Reyting Savaşları Ve Dozerle Felsefe Yapmak
“Kitleler tamamen bilinçaltı tarafından yönlendirilirler.”
(Gustav Le Bon)
Dillere pelesenk olmuş bir söylentidir, sürer gider…
Pazarda, sokakta, çarşıda insanlar,
“toplumun bozulduğundan,
ahlaksızlığın ayyuka çıktığından,
hiçbir şeyin eskisi gibi nezih ve saygın olmadığından”
bahsedip dururlar.
Söylentilere göre,
ne o eski Ramazanlar kalmıştır ne de o eski “insan”lar…
Konuşulanlara şahit olsanız, olup bitenlerde, bu söylentiyi dillendirenlerin hiçbir dahli bulunmadığını düşünürsünüz. Yani suçlu kesinlikle, dışarıdakiler yani yabancılardır.
Söylenenlere bakılırsa üçüncü sayfa haberlerinin aktörleri, haberciler, köşe yazarları, dizi filmler, siyasetçiler ve hatta faiz lobisi, bu rayından çıkmış toplumun tek müsebbibidir.
Toplum topyekûn bir saldırı altındadır zira ahlaki yozlaşma da yalnızca üst aklın eseridir…
YIKICILIK, YAŞANMAMIŞ YAŞAMIN SONUCUDUR (ERİCH FROMM)
Geçtiğimiz günlerde ansızın karşılaştığım ilginç bir tablo, sözünü ettiğimiz durumla ilgili bana eni konu muhakeme yapma imkanı verdi.
Güneşli bir öğle saatiydi. Yol üzerinde kümelenmiş, bir noktayı dikkatle seyreden insan kalabalığına rastladım. Olup biteni izlemek için omuzlar arasından başını uzatan, izlerken bir yandan da simit yiyen, seyir zevkini sigarayla pekiştiren ve hayretle yüzleri dalgalanan kadınlı erkekli bir topluluktu bu.
Sanılabileceği gibi toplanmış bu kalabalık, hemen yakındaki okulun bahçesinde, cıvıl cıvıl oynaşan çocukları izlemiyorlardı.
Biraz ötedeki koruda, rüzgarda sallanan ağaç meşherine bakıyor da değillerdi.
Hayır! Bir futbol maçı da izlenmiyordu orada.
İnsan birikimimizin numunesi sayılabilecek bu kalabalık şunu ya da bunu değil, irkiltici bir heyecan içinde, gök gürültüsü gibi darbelerle, üzerinde bulunduğu binayı an be an enkaza dönüştüren bir ekskavatör yani halk arasındaki deyimiyle ‘kepçe’nin mekanik hareketlerini izliyorlardı.
Kepçenin dokunduğu kolonlar çatırdayıp, kirişler kraker parçaları gibi etrafa saçıldıkça kalabalık, forveti gole giden taraftarlar gibi heyecanla titreşiyordu.
O an kitle denilen olguyu, “bu millet!” diye methedilen muammayı ve kalabalıklarla iş görmek durumundakilerin ne tür bir cehennemle yüz yüze olduklarını tüm çıplaklığıyla idrak etme fırsatı buldum.
Kepçe operatörü eski çağ arenalarını andıran bu gösteride adeta sadist bir gladyatör gibiydi.
O, kepçeyi binanın cılız mafsallarına indirdikçe izleyen kalabalık ondan daha şiddetli daha şaşırtıcı bir darbe daha bekliyordu.
Her zaman için sadece güce hayranlık ve saygı besleyen kitle, güçsüzlükten parçalanan binaya nefretle bakıyor ve yıkılışı büyük bir hazla seyrediyordu.
Elias Canetti “Kitle evleri ve nesneleri yok etmekten özellikle hoşlanır. Bu yıkımdan çıkan gürültünün, yıkımın yarattığı tatmine katkıda bulunduğu doğrudur. Bütün o sesler nesnelerin alkışlarıdır. “der.
İzleyicilerinin kölesi haline gelen operatör ise, gönüllü kalabalığı seyreltmemek için en pervasız numaralarını yapmalı ve izleyicilerine bol gürültülü bir şiddet gösterisi sunmalıydı.
Aksi takdirde saflar gevşeyebilir, yüzler ekşiyebilir, bekleşen kalabalık tatmin edici bir başka gösteri arayışına girebilirdi.
Operatörden her seferinde daha amansız darbeler bekleyen bu topluluk, son zamanlarda bulaşıcı bir öfke kasırgasına tutulmuş ülkemizin bir prototipi gibiydi.
YIKICILIĞIN GÖSTERGELERİ
Hakaret ve aşağılamadan uzak duran, “kendisi için istemediğini muhatabı için de istemeyen” bir siyasiyi en hafifinden “iktidarsızlıkla” yaftalayacaklar ve şimdiye kadar da yaftalamış olanlar bu kitleyi oluşturanlar değil miydi yoksa?
Siyasilerden beklediği tutumu medya dünyasına da dayatan; şiddet, sömürü ve cinsellik pompalayan TV programlarını günün birincisi, reyting şampiyonu yapan, dozeri izleyen bu kalabalık değil miydi?
Atılan her manşetin, öfkeden kırbaçlar şeklinde muhaliflerinin tepesine inmesini isteyen; kavgasız, entrikasız, teşhirsiz dizi ve programları yayından kaldırtan…
Seviyesizliğe, cehalete, müstehcenliğe, demagojiye, özentiye pirim yaptıran biz değil miydik?
Bir dizi yapımcısı “cinsellik içeren sahnelerde ailelerin kanal değiştirdiğini biliyoruz ama tecavüz sahneleri merakla izleniyor ve yüksek reyting alıyor ” demişti açık yüreklilikle…
Bu reytingleri yükselten “dış güçler” den başkası olamazdı(!) çünkü bu tip sahneler bizimkisi gibi “muhafazakar(!)”bir topluma uymazdı…
Ringin kenarından Frazier’ın karşısındaki Muhammed Ali’ye seslenen Bundini’ye ne kadar da benzer olduk toplum olarak. Bundini de aynı bizim gibi “Dans et şampiyon, dans et.” diyerek, rakibe daha acımasız saldırması için, gardı düşen Ali’ye deyim yerindeyse gaz veriyordu.
Biz de siyasete, medyaya, sinemaya aynısını yapıyoruz ve tercihlerimizle (reytingimizle) günlük hayattan sükuneti, aklı selimi, itidali ve ahlakı dışlayarak toplumun içini boşaltıyoruz . Oysa bu şeytani iştahın, hayatımızı ne kadar yaşanmaz hale getirdiğiyle alakalı referandum sürecinde meydanlarda oluşan atmosferi koklamak kafi…
Ne nezaket var meydanlarda ne nezafet; safi hoyratlık, safi cinnet…
ONLAR YIKAR, BİZ İZLERİZ
Yıkımı izleyen kitlenin yaptığı gibi siyasette, medyada, yalnızca yıkımı, şiddeti, yok etmeyi, intikamı, kabalığı velhasıl sadece aşırılığı dikkate almak klinik açından bir çeşit ölüseverlik’tir…
Eric Fromm’a göre ölüseverlik: “Canlı şeyleri cansız şeylere dönüştürme, sırf yıkım olsun diye yıkma tutkusudur. Canlı yapıları yırtıp parçalama arzusudur.”
TV yarışmalarında izlediğimiz işte böyle bir ölüseverlik’tir. Çünkü o programlarda, aslında ünsiyet kurulması gereken diğer kişi, yani rakip, saldırganlık, acımasızlık ve zalimce öç alma tutkusunun muhatabı olur. Nedensiz düşmanlık ve planlı yıkıcılık iş başındadır
Dizilerde de izleriz ölüseverliği. Bin yılda inşa edilmiş değer yargılarımıza dair ne varsa, tasvir ettiğimiz kepçe gibi yıkar geçer diziler. Kültürü, mescidi, mektebi, aile ocağını… Sırf yıktıkları, kültürü moloza dönüştürdükleri için izleriz onları. Onlar yıkar, biz izleriz…
Öncekinden daha erotik, daha saldırgan, daha kışkırtıcı ve antideprasansız izlenmeyen dizilerin, birbiri ardınca ekranlara sökün etmesinin ailece onlara destek vermemizden başka makul bir izahı olabilir mi?
Gazete sütunlarında okuduğunuz mütecaviz metinler işte bu ölüseverliğin manifestolarıdır…
Hiç,
“Ey Kılıçdaroğlu”…
Kahrolsun İsrail!,
Yıkılasın Birleşik Devletler!
Ah şu dış güçler!
İşte o üst akıl!
Hep bu FETÖ’cüler!”
diye, çözümden kaçmak için kirliliği ona buna havale etmeden, dürüstçe düşünelim…
Ekranlardan hanelerimize taşan fuhşiyatı, izleyerek, bizzat biz finanse etmiyor muyuz?
İnternetten kentin sokaklarına sıçrayan muzahrafatı biz meydana getirmiyor muyuz?
Ahlaki yıkıcılık dışında hiçbir kişisel özelliği olmayan, ye’cüc me’cuc’ü andıran o oyuncuları başlara taç eden biz değil miyiz?
Dizilerini izleyerek, videolarını tıklayarak, sosyal medyada takip ederek, onları günaha davet eden, benliklerini puta dönüştürmelerine sebep olan biz değil miyiz?
Bu ülkenin irfan dinamiklerini her gün vurduğumuz darbelerle, aynı o dozer gibi moloz haline getirerek karşıdan şehvetle izleyen biz değiliz miyiz?
Asıl ölüsever olan, yıkımı zevkle izleyen, sahtekarlığı alkışlayan, kabalığa hil’at giydiren biz değil miyiz?
Hani severken de yererken de “ifrat ve tefrit”ten kaçınacaktık…
Sokakta, hanede, sinemada, medyada hoyratlığa, uçarılığa, kültürsüzlüğe dur diyecektik!
Ahlaksızlığa, seviyesizliğe, şahsiyetsizliğe geçit vermeyecektik!
HİKMETİN İNCELİKLİ BİR ÖRNEĞİ
Tam da bu durumla ilgili derinlikli bir meseldir ki anlatılır:
Büyük velilerden Süfyan-ı Sevri arkadaşıyla bir evin önünde beklerken yanlarından süslenmiş biri geçer ve arkadaşı giden kişiye doğru bakar. Hazret, arkadaşına mani olmak için şu sözlerle meselenin bam telini ortaya koyar. “Eğer sizler bakmamış olsanız, böyle gösteriş ve israf yapmazdı. Bakarak onun gösteriş günahına siz de ortak oldunuz.” der.
O halde biz de o Mevlevi deyişindeki gibi söyleyiverelim, “Agah olun erenler!”. Zira akıl başta, nefs gemde gerek.
Aklımızı başımıza alalım. Ne inancımız ne insanlığımız şerri azdıracak ve kötülüğü kamçılayacak taleplere müsait değil…
“Hevasını ilah edinenler!” ayetinin muhatapları olarak menfi desteğimizle ne siyaseti ne de TV’yi nefsaniyetin esiri haline getirelim.
Ahlaksızlığı para kazanılır bir işkolu yapıp, kimsenin günahına ortak olmayalım…
Ne açıkta ne gizlide asla yıkıcılığa taviz vermeyelim…
Unutmayalım, büyük medeniyetler küçük ve ahlaklı fikir aristokrasileri tarafından meydana getirilmiştir, asla yıkıcı kitleler tarafından değil!
RTÜK’e görüş ve önerileriniz için,
444 1 178







