Karakter İmalatçısı Diziler
Memlekette kesif bir başkanlık tartışması hararetle sürüyorken benim uzak ara tek gündemim, Televizyon…
Öyle evlendirme programları falan da değil üstelik, gündemimi, diziler oluşturuyor…
Gittiğim her yerde konuştuğum herkesle bir şekilde konuyu bu mecraya getirip dizilere dair konuşmaya çalışıyorum, zira;
dizilerden daha acil,
dizilerden daha hayati,
dizilerden daha mühim,
başka herhangi bir meselemiz olmadığını düşünüyorum.
Aktüel siyaset, hatta Diyanet, evlilik programlarını mercek altına almış olsa da, “dizi” konusu bir ruhsal mühendislik sahası olarak dokunulmazlığını sürdürüyor.
Ve televizyonun ülkemizde bir aile etkinliği-eğlencesi olarak konuşlandırılması onun sözünü ettiğim fonksiyonunu daha da kritik hale getiriyor.
Sinemaya ve tiyatroya gitmeyen, kitap okumayan, spordan hazzetmeyen, çevresel etkinliklere yabancı toplumumuzda akşam saatlerinin vazgeçilmez etkinliği ailece bir TV etrafında halelenmek oluyor.
Gün içinde hiyerarşi içinde ezilmiş erkek ve görsel iktidarın lanetlediği “kadınca” işlerden dolayı yaşamından nefret duyan kadın, bu psikolojik eziklikten kurtulmanın çaresini TV de buluyorlar maalesef. Gençler ise özdeşleşme yoluyla hayali de olsa ilginin merkezindeki hem cinsleri üzerinden kimlik arayışlarını sürdürüyorlar.
Gün içindeki tüm çatışmalar, eşikte bekleyen ailevi sorunlar, siyasal problemler ekrandaki dünyanın dağdağası içinde yitip gidiyor. Bütün psikolojik sorunlara en azından akşam sekizden yarıma kadar bir ara verilmiş oluyor.
DİZİLERİN KİMLİK TASARIMI
Diziler adeta bir “kişilik” mağazası sunuyorlar izleyiciye. Müşteriler bu mağazada Anadolu irfanından yoksun, profan, gerçek dışı, yerli olmayan, ultra bakımlı, kültürsüz, yalnız suretten ibaret şımarık erkek ve kadın kimliklerini bulma imkanına kavuşuyorlar.
Dizideki tüm olayların “süper kişilikler” etrafında dönmesi ve süper kişiliklerin daima yüceltme dolu davranışlara muhatap olmaları izleyici de baş edilmesi güç bir kompleks oluşturuyor.
Bu anlamda yaralayıcı bir mukayese duygusu dizi boyunca izleyicinin yakasını bir türlü bırakmıyor. İdeal erkek ya da kadın kimliğini, her hareketinde onaylanan insanüstü güçlerle mücehhez bu karakterlerin temsil ettiğini düşünen izleyici, travmatik bir dönüşüm rayına giriyor. O saatten sonra izleyici için gözde olmanın, beğenilmenin, el üstünde tutulmanın mağazadaki o kişilik tiplerinden birini üzerine geçirmekten başka bir yolu kalmıyor. İzleyiciler, ekrandaki kadın ya da erkeğe benzedikçe, ideal cinsel kimliğe kavuştuğunu düşünüyor ve böylelikle ”Kendi”si olmanın utancından ancak “başkası” olarak kurtulabiliyor.
TOPLUM HER AKŞAM GÜÇ, GÖRKEM, ŞEHVET VE GÜZELLİK TARAFINDAN BÜYÜLENİYOR
Dizilerin mutlu olmaya güdülenmiş cinsel kimlik bombardımanı dolayısıyla toplum her akşam güç, görkem, şehvet ve güzellik tarafından büyükleniyor. İmrenilerek izlenen ‘şey’ ler izleyicilerin kendi bedenlerine, kendi hayatlarına karşı öfke ve tehdide dönüşüyor. Tanık olunan dünya karşısında izleyici kendi hayatının, bedeninin yetersizliğiyle serseme dönüyor ve beklentileriyle hoşnutsuzluğu aynı oranda artıyor.
Bedenler, hayatlar ve izlenen dünyaya benzemeyen her şey sorgulanmaya ve dahası değişime uğramaya başlıyor…
TOPLUM TORNA TEZGAHINDAN GEÇİRİLİYOR
Bu yüzden, kafanızı çevirdiğiniz her yerde aynı giyinen, aynı şeyleri izleyen, aynı tepkileri veren, birbirinin aynı kadın ve erkek kimliklerini görmemiz şaşırtıcı değil. Çünkü günlük ortalama 5 buçuk saatlik TV izleme süresiyle toplum her akşam aynı torna tezgahından geçiriliyor.
Bilinç altımızdaki “gerçek erkek ve kadının” ne-nasıl olması gerektiğine dair tasarım çalışması, her akşam ekran başında harcanan süre boyunca aralıksız devam ediyor.
KİMLİKLER DİZİLER TARAFINDAN TASARLANIYOR
Ülkemizin güzel çocuklarını ebeveynler dünyaya getiriyor ama “kimlik” tasarımı diziler tarafından yapılıyor.
Gençler hayatı, kadın erkek ilişkilerini, kendi cinsiyetlerini ve karşı cinsi batı taklitçisi kafalarca kotarılmış dizilerden keşfediyor.
Bu yüzden tavırlarıyla, hayata bakışlarıyla dizi kahramanlarına, özenti kumkuması popüler oyunculara, renkli ışıklar altında cüzzamlı ruhları seçilmeyen kimi umarsız ünlülere, kendi ebeveynlerinden daha çok benzer hale geliyorlar.
Ve tamda bu nedenle ayaklarını sürüyerek okula gidiyor, öğrenmeye dair her teklifi reddediyor, hayata tutunamıyor, kültürsüz, inançsız, umutsuz insanlar olup çıkıyorlar. Tıpkı yoğun bakım sahnelerinden, haz merkezli kimliklerden, cinnet seanslarından, sapkın ilişkilerden geçilmeyen dizilerin sahte kahramanları gibi…