--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

İzmir Ve Bayburt Sarkacında Referandum'un Düşündürdükleri

Ali Osman Aydın
Ali Osman Aydın

“Düşmanlarımıza tek bir borcumuz var: adalet!” (Aliya İzzetbegoviç)

Yakın tarihin en tartışmalı seçimini şüphe götürmez bir neticeyle Cumhurbaşkanı Erdoğan kazandı. Kabul edilmeli ki Erdoğan yalnızca ülke içindeki muhaliflerini değil, hükümetleri ve medyasıyla beynelmilel güçleri de yenilgiye uğrattı.

Ancak bu zaferin aydınlatamadığı mühim noktalar vardı. Mesela Milli Görüşü iktidara taşıyan ve 94’ten bu yana siyasal potansiyeliyle katalizör fonksiyonu gören İstanbul ve Ankara’da “Hayır” oylarının beklentilerin üstünde çıkması iktidar cephesinde hayal kırıklığı yarattı. 7 Haziran’da Ak Parti saflarından ayrılan pragmatik kitle yine benzer bir yaklaşımla anayasa değişikliğine tarafsız kalacağı bir noktaya kendini konuşlandırarak gelişmeleri seyretmeyi seçti. Bu olguyu CNN Türk medyasının dillendirdiği gibi “Hayır”ın taban genişletmesi olarak okumak gerçeklere ters bir değerlendirme olur. Aynı kitle,  belki gerekçeleri tam anlaşılamamış, sosyal medya tarafından enikonu manipüle edilmiş bir anayasa değişikliğini değil de Erdoğan’ı oyluyor olsaydı sonuç şimdikinden daha farklı olurdu muhtemelen. Ancak böyle olmadı.

Erdoğan referandum kampanyasını sonuna kadar dirayetle götürdü.  Ancak yerel yönetimlerden başlamak kaydıyla parti içi mekanizmaların referandum sürecinde benzer bir tutumu sergilediğini söylemek mümkün değil.

Dostlar alışverişte görsün kabilinden, çoğunluğu yemekli çeşitli etkinliklerle referandum çalışmaları yapılması sokakta tuhaf bir rahatsızlığa neden oldu.

 “Ne de olsa asıl kampanya Erdoğan tarafından yapılıyor.” yaklaşımı maalesef yüzeysellik ve gönülsüzlükle birleşerek partinin kimi sokak çalışmalarını şekillendirdi.  Erdoğan sahaya inmeden önceki anketlerin negatif sonuçları da yereldeki çalışmaların tartışmalı performansını ortaya koyuyordu.

Büyükşehirlerde yaşanan oy kaybını yurdun doğusundan gelen can suyu oylar dengeledi desek yanlış olmaz. “Hayır” bloğunun güçlü merkezlerinden biri İzmir olurken,  “Evet”in en gür sedası, yatırımların merkezi İstanbul ya da Bursa’da değil, Bayburt’ta çınlayıverdi. Ak Parti’nin, muhalefetin aksine, blok hareket eden ideolojik bir kitleye yaslanmadığı gerçeği bir kez daha gün yüzüne çıkmış oldu.

Çok iyi bildiğiniz bütün bu gelişmeleri siyaseti ve siyasi gelişmeleri düşüncemin merkezine oturttuğum için zikretmedim elbette. Aksine, siyaset nazarımda hiçbir zaman böylesi bir öneme haiz olmadı. Zira hiçbir kalıcı değişimin siyasetle yukarıdan aşağıya doğru gerçekleşemeyeceğine bilakis bütün dönüşümlerin ancak küçük ve ahlaklı topluluklarca aşağıdan yukarıya doğru gerçekleşeceğine inandım ve inanmaya da devam ediyorum.

Dolayısıyla siyasetten söz ediyorsak maksadımız, günübirlik siyasal panoramalar sunmak değil ve olmamalıdır da. Bunun yerine kendini siyasal olarak “muhafazakâr” addedenlerin, yani iktidarın yaslandığı kitlenin bu ülkedeki akıbetinin hayır olup olmayacağını analiz etmek olmalıdır.

İSTENEN ELDE EDİLDİ, YA SONRA…

Seçim sonrası atmosfere göz gezdirince aklıma gayri ihtiyari şimdilerde pek duyumsamadığımız 28 Şubat’ın o soğuk mu soğuk pazar sabahları geldi. Ve elbette Eyüp Sultan Camii’nde kılınan sabah namazları sonrası arşa salınan kırık kalpli dualar…

Dualarda mealen, yönetim erkine sahip olunarak onu, toplumun ezilmiş, dışlanmış, bütün kesimlerine adalet dağıtan bir mekanizmaya dönüştürmek isteniyordu. Adaletsizlik fena halde can yakıyor, Medine Sözleşmesi elden ele dolaşıyor ve muhafazakâr iktidarla devlete adilane bir yönetim gelmesi amaçlanıyordu.

Çünkü iktidar tüm dini çevrelerde algılandığı gibi aynı zamanda bir ıslah aracıydı ve şehrin arka sokaklarında filizlenen bir hareket ancak iktidara sahip olursa maruf ve nehy görevlerini bihakkın yerine getirebilirdi.

İktidar bu kutsal amacın en kestirme aracıydı…

İktidar ele geçirilirse mesele kökünden halledilebilirdi.

İktidarla, desteksiz yürütülen kültür çalışmaları daha güçlü yapılabilir, dergi, gazete, kaset (zamanın deyimiyle), film çalışmaları finanse edilebilir, basılmak için bekleyen kitaplar okuyucuyla buluşabilir, muhafazakâr sermaye gelişebilir, okullar başörtülülere açılabilirdi.

Partileri kapatılmış, okullardan atılmış, sosyolojik gulyabaniye dönüştürülmüş o topluluk Allah’tan ne istediyse, istenilenler bir bir verildi çok geçmeden.

İNSAN DÜŞÜNDÜĞÜ DEĞİL, YAPTIĞI ŞEYDİR.” (Mesa Selimoviç)

3 Kasım zaferi sonrasında, geçmişte gönüllü yapılan STK hizmetleri yerine, belediye faaliyetleriyle, bakanlık girişimleriyle, meclis oluşumlarıyla vatandaşa dokunulmaya çalışıldı.

Geçmişin mütevazı toplantılarında organize edilen ıslah çalışmaları yerini, şatafatlı şenliklere bıraktı…

Muzafakarların her şeye çare diyerek hayatlarını vakfettikleri iktidar, zaman içinde eskinin muktedirlerini silecek kadar kavileşti ama yazık ki sokaklar sahipsiz, camiler cemaatsiz, bilabedel yürütülen dernek faaliyetleri hamisiz kaldı maalesef.

Samimiyet, yerini kirli ve müşterisi bol bir politikliğe bıraktı.

Umulanın çok ötesinde bir iktidara sahip olundu fakat başlangıçta hedeflenen gönüllere girme gayesi zamanla bertaraf oldu.

Referandum sonuçlarıyla birlikte sahipsiz kalan bu meseleleri düşünmenin yararına inanıyorum. Yolun başında, yalnızca insanlara ulaşmak, zulme mani olmak ve iyiliği yaymak için araç olarak görülen siyaset mekanizmasının bazılarımızca içinde “insan”a yer olmayan bir amaç haline gelmiş olması hepimizi endişelendirmeli. Sanattan, fikirden, prensipten kopuk salt siyasetle, sıradan dünyevi amaçlar dışında herhangi bir noktaya varılamayacağı artık anlaşılmalı…

Tolstoy’un Peygamberlerin öğretilerinden alıntılayarak yer verdiği “Bütün insanlar kardeş sevgisiyle bağlanıp mızraklarını eritecek ve orak haline getirecekler.” ifadesini şu günlerde “Egemenlikle ne yapılmalı?” sorusu üzerinden bir kez daha düşünmeliyiz ve muktedir olmanın üzerimize yüklediği adalet misyonunu…

“Kâfi miktarda kazanım elde edildi, zaten iktidardan da murad buydu.”diye düşünenler belki manzaraya biraz da şöyle bakmalılar.

Kültür ve medya alanında kitlede karşılığı olan kalifiye insanlar yetiştirebildiysek,

sinema, tiyatro ve müzik dünyasına kendi rengimizi verebilecek yerli yetenekler kazandırdıysak,

eğitim kurumlarımızla dostu düşmanı aydınlatıyorsak,

Necip fazıl’ın deyimiyle “Ben neyim ve bu hal neyin nesi?  ”diye varlık muhasebesi yapabilen bir gençlik mayalayabildiysek,

Cennetin Krallığı filminde “Hristiyanlar Kudüs’ü aldıklarında, bu duvarların içindeki her Müslümanı katlettiler.” diyen Balian’a: “Ben onlardan biri değilim! Ben Salahaddin’im…Salahaddin!” diyecek kadar adaleti tesis ettiysek…

Yönetimimizle, bürokrasimizle, hükümet etme biçimimizle referanslarımızdaki mütevazı, sade, gösterişe sırt dönen dünya görüşümüzü kurumsallaştırdıysak eğer,

düşünmeyelim ve sarhoş eden şehrayine, bu zafer coşkusuna biz de ortak olalım…

Ali Osman Aydın Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle