Eğitim sistemi idealist insan yetiştirmeli

25 Temmuz 2019 Perşembe

İdealist insan şikâyet etmez, çözüm üretir. 

Eğitim konferansları veriyorum. Birçok yerde şikâyet dinliyorum. 

Başarının iki önemli düşmanı vardır:

Şikâyet: Şikâyetin olduğu yerde eğitim biter, der Dr. Nurettin Topçu.

2. Mazeret: Mazeret bulan, iş yapmaz. Bin mazeret bir işe yaramaz. Bir milyon mazeret yapılmayan işin yerini tutmaz.  

Eğitimin Türkçesi’ni yazmış Prof. İsmail Aydoğan. Bir solukta okunabilecek oldukça faydalı bir kitap. Tanzimattan beri eğitimde Batı’yı kopyaladığımızı, kendimize has bir eğitim sistemi geliştirmediğimizi anlatmış. YERLİ BİR EĞİTİM SİSTEMİ öneriyor. 

“İdealist insan” yetiştirmek gerektiğini vurgulayan Prof. Aydoğan, idealist insanda bulunması gereken nitelikleri belirleyip, ona göre bir eğitim sistemi kurgulamak gerektiğini anlatmış. 

“İdealizm, bilmekten çok inanmadır ama inanmak için bilmek, bilmek için ise inanmak gereklidir. İdeal, işin birinci boyutu ve en önemli olanıdır. Bu boyutta tarih öğretiminin bilmekten daha çok inanmaya dayalı olarak yapılması gerekir.”(Eğitimin Türkçesi, s.38)

İnsanı harekete geçiren şey, düşünceleri ve inançlarıdır. Bir şeyi yapabileceğine inanmayan insan harekete geçmez. İdealizm insanı harekete geçiren en önemli güçtür. Tarihi yapan ve değiştiren insanlar ideal düşüncelere sahiptirler. 

“İnsan bedenden önce ruh, akıldan önce vicdandır.”

Ekonomi öncelikli hayat zihinsel köleler meydana getirir” diyor Prof. Aydoğan.

Kendi kültür, gelenek ve inançlarımıza uygun bir eğitim sistemi kurmamız gerekir. 

Eğitimin öznesi öğretmendir. Okul; bina, sınıf, tahta, sıradan ibaret değildir. Okula ruh veren, eğitimi canlandıran öğretmendir. Öğretmenlerimizi idealist yetiştirmemiz lazım. Bunun için eğitim fakülteleri yeniden düzenlenmeli. 

Öğretmen bilgili, donanımlı, idealist, medeniyet tasavvuru olan, bilge bireyler olmalı; sabırla çalışmalı ve fedakârca hareket etmeli. Öğrencilerini kendi evladı gibi görmeli, kendi çocukları ile nasıl ilgileniyorsa öğrencileri de öyle ilgilenmeli. Kendi çocuklarını nasıl bir geleceğe hazırlıyorsa öğrencilerini de aynı özenle yetiştirmeye çalışmalı. Evlatlarına nasıl davranıyorsa öğrencilerine de öyle davranmalı. 

Eğitim, terbiye demektir. Çocuklarımıza insanca yaşamayı, hayatın gayesini, erdemli ve fazilet sahibi olmayı öğretmeliyiz. 

Gençler, kimseye muhtaç olmadan, kimseye yük olmadan, kimseye minnet duymadan yaşamak için yeteneklerini geliştirmeli; ataların deyimiyle bir baltaya sap olmaya bakmalıdır.

İşini en iyi yapma ahlakına sahip gençler yetiştirmeliyiz. 

Ahlaklı olmak işini en iyi yapmak için çalışmayı gerektirir. 

Mehmet Akif, İstiklal Marşı’nı yazma kararı verdiği zaman sıra arkadaşı Hasan Basri Çantay’a şöyle der:

“En iyi şiiri yazmalıyız.”

Bunun için gecesini gündüzüne katar, o sırada ikamet ettiği Taceddin Dergâhı’nın duvarlarına dörtlükler yazar, yazdıklarını tekrar tekrar okur. Sonunda İstiklal Marşı yarışmasına katılan 724 şiiri geçecek mükemmel bir eser ortaya koyar. 

Ahlak, insana sorumluluk duygusu verir. Gençlerimize ömür boyu alnı açık, başı dik ve onurlu yaşama ideali verebilmeliyiz. 

“Kim kazanmazsa bu dünyada bir ekmek parası;

Dostunun yüz karası, düşmanın maskarası der Mehmet Akif. 

Gençlerimiz onurlu olmayı erdem kabul etmeli ve onurlarını korumak için çalışmayı en önemli erdem saymalılar. 

Eğitim sistemi bilgili, bilinçli, becerikli insan yetiştirebilmeli. Güzel ahlakı benimsetmeli.

Peygamberimiz (sav), İslam güzel ahlaktır, buyurur.

İslam ahlakı, insanı dünyada olgun ve erdemli insan olma hedefi verir; ahirete hazırlar,  cenneti kazanma hedefi gösterir. Cenneti kazanmak için insan iman sahibi olmalı, ihlasla çalışmalı, insanlara faydalı olmaya gayret etmeli, çok sevap kazanmalıdır. 

“İnsanların hayırlısı, insanlara faydalı olandır” buyurur Peygamberimiz (sav).

Prof. Aydoğan idealist insanda üç nitelik arar:

1. Geçmişi bilmeli. Geçmişi bilmeyen geleceği inşa edemez.

2. Geleceği inşa etme hayali olmalı. Hedefi olmayan kimse çalışmaz, çabalamaz, gayret göstermez. İnsanı, ulaşmak istediği hedefler harekete geçirir. 

3. Bugünü değerlendirme azim ve kararına sahip olmalı. 

Nitelikli insan işini kaliteli yapar; zarafet, nezaket ve idealizmle hayatını yaşar. 

İdeali olmayanın ahlakı, ahlakı olmayanın ideali olamaz.

Beyin Vitamini: Eğitimin Türkçesi, Pegem Akademi yayınları arasında çıkmış. Eğitim, insan yetiştirme, geleceği inşa derdi olanlara tavsiye ederim. 

 

Günün Özeti

YORUM YAZ

  • AliAli1 ay önce
    Ali rıza ve benzerleri çok cahilsiniz keşke öğrenebilseniz. Mesela osmanlıdaki kız okullarını...
  • Ali rızaAli rıza1 ay önce
    Güzel irdelemişsiniz lakin islam ümmeti ki osmanlı dahil gelmiş geçmiş bütün islam devletleri eğitime öğretime halkın uyanmasına asla önem vermemiş bilimi sadece fıkıh kelam akaid tefsir den ibaret sanmış ve pozitif bilimleri ( fizik kimya biyoloji matematik ) yani akli bilimleri felsefeyi yasaklamış zındıklık saymış bunu sizde biliyorsunuz , kızların okutulması dinen caiz değil denmiş kafirlik sayılmış , osmanlı yavuz selimin başlattığıaraplaşma ve dinin emevi yorumu yani hurafa eğitim , yunus emrenin , mevlananın hacı bektaşı velinin hür yani Türkün düşüncesinearap ın örf adetini din diye dayatması ikinci mahmut’ ta zirveye ulaşır , avrupa bilimle ileri giderken biz medereselerde dört işlemden ileri gitmiyorduk şimdi bile eğitim sisteminde her üç kişiden biri imam ikisi cemaat olacak şekilde eğitiliyor , sızlanmanın anlamı yok amma ıkra -OKU diye başlıyan yücebir dinin mensuplarıyız ne okuduk ne yazdık kadının saçıyla başıyla şalvarıyla , tırnağın kesim zamanı , komşunun tavuğu ineği ,buğdayımı yerse yumurtasısütühelalmidir harammıdır ? Düşünmeyi sorğulamayı aklı inkar eden yasaklıyan başta gazali buhari yani eşariye ekolunun ardına gittik geldiğimiz nokta bu ,sayın Reis güncelleme dedi herkes itiraz etti çok doğru söyledi, islam ümmeti çok geç kaldı,yalnışta israr felakettir ,
  • ErtanErtan1 ay önce
    Eğitim Müfredatındaki çoğu dersler zorunluluktan veya tamamen çıkarılmalı. Mesala Tarih, Ahlak, Resim, Beden, Müzik, Mantık, Felsefe, Psikoloji, Sosyoloji, Din Kültürü, Beden gibi dersler. Bunlar günümüzde gereksiz, zaman kaybı, masraf, öğrencilerin hafıza kirliliğine neden.Bu dersleri arzu edenlere Milli Eğitim konularla ilgili kitaplar hediye edebilir. Bu saçmalıkları vergilerimizle finanse etmek istemiyoruz. Din dersi cami veya kuran kursunda öğrenilebilir
  • sadece hakikatsadece hakikat1 ay önce
    Fr tr denen iftiracı namussuz uzun zamandır dünyada gerçek manada şeriat ülkesi yok bu bir .sanki görmüş gibi anlatıyorsun bu iki.s.arabistan ,iran gibi ülkeler de şeriat değil sapıtmış ülkeler.beyinsiz hem şeriat diyorsun hem kızların ırzına geçiliyo diyorsun. karıncayı öldürtmeyen bir dine bu iftirayı nasıl yapabiliyorsun!!
  • İşsiz İşsiz 1 ay önce
    Anlaşılan o ki çok uzun zamandır sadece konuşuyorsunuz, eğitimde durum ne diye hiç incelememişsiniz. İsterseniz modül denilen şeylerden birini göndereylim size veya bir atölye örneği verelim büyükşehirleden birindeki köklü bir okuldan. Ama haklısınız her zamanprim getirisi en yüksek olanı hariçten gazel okumaktı.
  • Şehbaz Şehbaz 1 ay önce
    Şifre ve ölçü buradaVicdanın ziyası, ulûm-u diniyedir. Aklın nuru, fünun-u medeniyedir. İkisinin imtizacıyla hakikat tecelli eder. O iki cenah ile talebenin himmeti pervaz eder. İftirak ettikleri vakit; birincisinde taassub, ikincisinde hile, şübhe tevellüd eder. RN-Münâzarât/85
  • bozerenbozeren1 ay önce
    meli ile malı evlenmişler hiç doğmuş.
  • Gurbetçi...Gurbetçi...1 ay önce
    Sayın Cumhurbaşkanı'm, 2015 seçim beyânnâmenizde de va'dedilmiş olduğu üzere, YURT DIŞINDAN BORÇLANARAK EMEKLİ olanlara hiç değilse"MİNİJOB" yani"yarı zamanlı"ÇALIŞMA HAKKInın bir ân önce verilmesini çok ricâ ediyoruz. Teşekkürler, vesselâm..!
  • Hayrettin HATUNOĞLUHayrettin HATUNOĞLU1 ay önce
    Bu özel okullar MEB yayınladığı yönetmenliklere neden uymazlar bu MEB çıkardığı yönetmenlikler sadece devlet okulları için mi geçerli? Özel okul ve kolejler bu yönetmenliklerden muaf mı? Son yıllarda bakanlığın denetimleri yapmaması özel okul ve kolejleri başına buyruk hale getirdi. Bakın bazı özel okul ve kolejler daha fazla öğrenci kaydedip daha fazla para kazanmak için MEB tabi olduğu kanun ve yönetmenlikleri umursamıyorlar bile. Mesela bir Sayısal öğrencinin velisine''Siz getirin çocuğunuzu bize kaydettirin biz sizin çocuğunuza Türk Dilive Edebiyatı, Beden Eğitimi, Tarih, Coğrafya, Resim, müzik. benzeri dersleri okutmayacağız onlardan yazılı ve sözlü sınavlara da girmeyecekler biz o derslerden sanal yüksek notlar vererek ortalamasını yüksek tutacağız.'' gibi sözler verip öğrenci kaydediyorlar. Lütfen özel okul ve kolejlere giderek bir sayısal öğrencininTürk Dili ve Edebiyatı dersi yazılı kağıdını isteyin yüksek bir notun olduğunu ama yazılı kağıdının olmadığını görürseniz hiç şaşırmayın. Bu bazı özel okullar devletin üstünde bir konuma mı sahipler? Başına buyruk hareket ediyorlar. Bazı dersler gereksiz ise milletin çocuklarına boşu boşuna neden MEB neden okutuyor? Bu özel okullar daha fazla para kazanma hırsı yüzünden insan değil resmen robot yetiştiriyorlar. Matematik, fizik, kimya, biyoloji bilgileri yükleyerek test sorusu ezberleterek; duygusuz, spordan, sanattan,şiirden, merhametten, sevgi ve saygıdan uzak ülkenin başına bela androidoluşturma peşindeler. Lütfen ülkenin geleceğinin karartılmasına izin vermeyin. Bize doktordan, mühendisten öte insan lazım. Bu özel okul ve kolejlerin çok ve daha sıkı , ciddi denetlenmesi lazım.
  • Fr frFr fr1 ay önce
    Iyi bir egitim laik sistemde olur laiklik dini devre dışı bırakmak değil, din adına zorbalık ve zorlama yapanları devre dışı bırakmaktır. Laiklik sayesinde bu ülkede kadın ve erkek eşittir. Çünkü ümmet zihniyetinde, anti laik sistemde kadın bir köle statusundedir. Üzerine bir çok kadın ile evlenebilir, oy kullanamaz, bir kararı kendi başına alamaz. Bugün laikliğin ne olduğunu bilmeden haklarını laikliği karalayarak aramaya çalışan kadınlar, bu özgürlüğünü Atatürk'e ve laikliğe borçlu olduğunu umarım bir gün anlarlar. Şeriat ülkelerinde idama çarptırılmış bekar kızlar cennete gidemesin diye ırzına geçiliyordu. Hala devam ediyor mu bilmiyorum ama bunu din ile açıklayabilen varsa beri gelsin...
  • alisalis1 ay önce
    Yetkin insan demek olan insan-ı kâmil; Allah'ın ef'âl, esmâ, sıfât, hatta şuûnât-ı zâtiyesinin en parlak aynası demektir. "Mutlak zikir kemaline masruftur." esprisi açısından, insan-ı kâmil denince, ilk akla gelen Hakikat-ı Muhammediye'dir (sav). Sonra da diğer enbiya, gavs, kutup ve derecelerine göre evliyâ, asfiyâ, ebrâr ve mukarrebîn.. bu konuda böyle bir farklılığı kabullenmek, Kur'ân ve Sünnet-i Sahiha açısından mahzursuz olduğu gibi, akla, mantığa, hiss-i selime de aykırı değildir.Bir kısım mülâhazalara bağlayarak bazı felsefeci ve kelâmcılar insan-ı kâmili, "akl-ı evvel", "akl-ı küll", "kelime-i câmia", "nokta-i câmia", "nokta-i vahdet", "sırr-ı ilâhî", "âyine-i sırr-ı ilâhî", "vesile-i uzmâ"; bazı sofiler de pîşuva, hâdî, mehdî, dânâ-ı kâmil, mükemmil, bâliğ, tiryak-ı ekber, iksir-i a'zam.. şeklinde birbirinden farklı kelime ve tabirlerle yorumlamış iseler de, bütün bu mülâhazaların hepsini câmî bir hususa irca etmek de mümkündür; o da, insan-ı kâmilin âyine-i vücûd-u Hak ve "dû kevn" olması gerçeğidir. Evet o, varlığın özü, usâresi, dili, tercümanı olarak bütün kevn ü mekânlardaki "kenz-i mahfî"yi ifadenin yanında, her şeyi Zât-ı Hakk'a bağlar; bağlar ve O Zât'ı hem vicdanın enginliği, hem de muhtevalı mahiyetinin diliyle seslendirir.Aslında insan-ı kâmil, öyle bir mir'ât-ı mücellâdır ki, her dakika kim bilir kaç defa, şuûnât-ı zâtiye onda "bî kem u keyf" tecellî eder, tecellî eder de, işte böyle bir arzlıdan ötürü yerküre semâların önüne geçer. Zira insan-ı kâmil, âdeta bütün varlığın aklı, kalbi ve ruhu mesabesindedir; onsuz hiçbir şey doğru anlaşılamaz, hiçbir ilim mârifete dönüşemez ve hiçbir şeyin hayat esrarı tam hissedilemez. Onun bakış zâviyesine bağlanamamış bütün bir fizik âlemi ruhsuz, ve onunla şöyle-böyle aydınlanamamış bütün zaman parçaları da nûrsuzdur.. tabiî böyle bir boşlukta yaşayan insanlar da kalbî ve ruhî ufukları itibarıyla fetret insanı sayılırlar. Muahezeye maruz kalmayacakları mânâsına fetret insanı değil, mahiyet-i insaniyelerini inkişaf ettirememiş olma anlamında fetret insanı.Bugüne kadar insanların arızasız Hakk'a yönelmeleri hep insan-ı kâmillerce gerçekleştirilegelmiştir; kitleler onların rehberliğinde ebedî mihraplarını bulmuş, Hakk'a yönelmiş ve onların neşrettiği nûrlar sayesinde varlık ve hadiseleri isabetli yorumlayabilmişlerdir. Bu itibarla da denebilir ki, onları bulan dolayısıyla da hakkı hakikati bulmuş ve onları iç dünyalarıyla müşahede eden de, mazhar ve tecellîgâhın şeffafiyeti, vüs'ati ölçüsünde Hak cemalini temâşâ etmiş sayılır.İnsan-ı kâmil, din ve diyanet adına örnek bir tiptir. İman, İslâm, ihsan onun yol ve yörüngesi, Allah rızâsı hedefi, Hakk'ı sevip sevdirmek vazifesi, Cennet ve Cemalullah da -kulluğunu onlara bağlamama kaydıyla- bu mübarek düşünce ve aksiyonun sürpriz semeresidir.İnsan-ı kâmil, her zaman başkalarına yararlı olma emelinde ve mârifet ufkunu yükseltecek bilgi peşindedir. Ahlâk-ı haseneye bağlı yaşadığından, hep güzellik sergiler durur.. güzel görür, güzel düşünür, güzel ve faydalı sözler söyler.. güzel işler yapar, güzelliklere ve güzellere peyrev olur.. her davranışını Hak hoşnutluğuyla irtibatlandırarak, hep O'nunla oturur-kalkar.. O'nu düşünür.. O'nu konuşur.. her tavrı ve her beyanıyla O'nu hatırlatır ve hakkın-hakikatin en talâkatli bir lisanı olarak yaşar. Kâmil insanların en kâmili İnsanlığın İftihar Tablosu, bu yüce evsafın birinci kahramanıydı. İslâmiyet'in özündeki ilâhî sırrı görebilmek için, onu bir kerecik olsun -önyargısız ve insaflı olmak şartıyla- temâşâ yetiyordu. Cîlî'nin de dediği gibi; varlık âleminde, Hazreti Muhammed Mustafa (sav) ölçüsünde kemalât-ı insaniye ile tanınmış bir ikinci şahsı göstermek mümkün değildir.Eğer kemalden maksat; Hakk'ın hiçbir zaman yanıltmayan vahiy ve ilhamlarıyla ruhların tasfiye edilmesi, nefislerin tezkiyesi, insânî lâtifelerin inkişafı; ve bunların yanında cismanî isteklerin, bedenî arzuların aşılması, derken Hak'la tam mukayyet hâle gelinmesi ve bekâ-yı Ehadiyet'le bekâ bulup, bütün esmâ, sıfât ve şuûnât-ı ilâhiye adına mücellâ bir mir'ât seviyesine ulaşılması ise, -ki öyledir- bu yüce evsafı mahiyetinde cem etmiş bulunan ve kulluğunu "kâb-ı kavseyni ev ednâ" ufkunda sürdüren Hazreti Rûh-u Seyyidi'l-Enâm (aleyhi ekmelü't-tehâyâ), kemal ehlinin en kâmili ve Bediüzzaman'ın ifadesiyle, şeref-i nev-i insanın ve divan-ı nübüvvetin de hâtemidir.. evet O Zât, kemaliyle ferid-i kevn ü zaman ve bihakkın fahr-ı kâinattır. Sofîye ıstılahında insan-ı kâmil; ilâhî ve kevnî, aslî ve zıllî, cüz'î ve küllî, cevherî ve arazî, maddî ve manevî bütün âlemleri özünde cem etmiş bulunan bir asıl cevher, bir hulâsa, bir usâre ve bir fihristtir. Seyyid Şerif'e göre, beşerin medâr-ı fahri olan Zât; "kadri, kıymeti fevkalâde yüksek sırlı bir kitap ve ilâhî, kevnî hakikatleri câmi öyle bir risaledir ki, bedenî ve cismanî kirlerden arınmış olan talihlilerden başkası O'nu tam idrak edemez." Aklın zâhirî nazarında âlem-i kebir kâinattır; hakikatte ve Allah katında ise kebir olan insandır. Hazreti Ali'nin yaklaşımıyla, onun mahiyeti meleklerden de ulvîdir; avâlim onda pinhândır, cihanlar onda matvîdir. (Türkçesi Âkif'e aittir.) İnsan-ı kâmil, Cenâb-ı Hakk'ın, zâtî şuûnâtının tam bir mazharı ve O'nun varlığının da câmi bir aynası olması itibarıyla, bâtını esmâ, sıfât ve şuûnât-ı zâtiyenin nokta-i mihrakiyesi, zâhiri de kelime kelime, satır satır, paragraf paragraf bütün varlık ve eşyanın kısmen sarahaten, kısmen de remzen ve işareten tam bir hulâsası, bir fihristi, hiç olmazsa ana başlıklarıyla eşya ve hadiselerin câmi bir indeksidir. Hazreti Vücûd, onda küllî ve tafsilî bir şekilde tecellî ettiğinden, yani icmalen de olsa o her şey ve her nesneden bir çizgi, bir kelime, bir satır taşıdığından, bir mânâda her varlık onun âyine-i vücûdunda mündemiç, Zât-ı Hak da kalbinde kenzen mütecellîdir. Her hâlde ilk insan-ı kâmile meleklerin secde ile emredilmesinin hikmetlerinden biri de, işte onun bu zâhirî-batınî donanımı ve potansiyel zenginliğiydi! Böyle bir zenginlik, aynı zamanda bu ölçüdeki hususî teveccühe ciddî bir teveccühle mukabeleyi gerektiriyordu ki, o da din şeklinde sistemleştirilen ilâhî ahlâk ve kevnî kanunların temsilinden ibaret olan diyanetti. Evet, eğer Hakk'ın gözü bizim üzerimizde ise -ki öyle olduğu açıktır- bizim gözümüz de dini, hayata hayat kılma cehdiyle hep O'nda olmalıydı..!Varlık ve hadiselerle münasebet ve müdahalesi açısından insan-ı kâmil, yeryüzünde Allah'ın tam halifesidir. Bu itibarla da o, ilâhî icraatı temâşâ, herkes ve her şeye nezaret etme konumuyla Hakk'ın gören gözü, işiten kulağı, tutup destekleyen eli olmakla şereflendirilmiştir. O, şefkatle görülüp gözetilme, himaye edilip korunma durumunda bulunan herkesi, bir anne gibi kucaklayıp bağrına basan tam bir merhamet insanıdır. Evet o, her zaman çevresini şefkatle süzer.. damarlar içinde dolaşan kan gibi, içtimaî bünyenin her yanında bulunur.. zararlılara karşı o bünyeyi korur.. ihtiyaca göre onu görür-gözetir ve besler.. bir ruh gibi onun bütün faaliyetlerini kontrol eder.. ve her hâliyle onun varlığının en sağlam teminatı olduğunu gösterir. وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلاَّ رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ "Başka değil, Biz seni bütün âlemlere ancak rahmet olarak gönderdik." (Enbiyâ, 21/107) mazmununca insan-ı kâmil, Hazreti Rûh-u Seyyidi'l-Enâm itibarıyla bil-âsale, diğerleri açısından da bittebeiye, ins-cin, canlı-cansız her şeye ve herkese rahmettir.وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلاَّ كَافَّةً لِلنَّاسِ بَشِيرًا وَنَذِيرًا "Biz seni bütün insanlara rahmetimizin müjdecisi, azabımıza karşı da uyarıcı olarak irsal ettik." (Sebe, 34/28) işaretiyle de bütün insanlığa rehber, rehnümâ, hâdî, mehdî, nezîr ve beşîrdir.İnsan-ı kâmilin bütün varlık ve eşyaya tekvinî emirler açısından nezareti, onların ruhlarına feyiz ifazası, mahiyetlerinin şerh u izahı ve beyanı uygun burhanlarla değerlendirip irfana bağlamak; şuurlu varlıklar zâviyesinden görüp gözeticiliği de, irşad, pişdarlık, onların ruhlarının tasfiyesi, nefislerinin tezkiyesi ve insanî lâtifelerinin Hakk'a uyarılması şeklindedir. Evet o, halk içinde, tesbit-i kıble, tevhid-i kıble adına bir pusula ve olgunlaşmaya açık ruhları da insanî kemalâta yönlendirip yükselten bir mürebbîdir. O'nu tanıyıp atmosferine girebilen herkes, istidâdı ölçüsünde Hakk'a ulaşmış ve O'nu bulma yoluna girmiş sayılır. Gerçi Hak, cisim, cevher, araz olmadığı gibi, zamandan, mekândan, mesafeden, hayyizden de münezzehtir; "ulaşma", "bulma" gibi kelimeler O'nun hakkında birer mecazdır. Bunlarla kastedilen şey ise, bize her şeyden yakın O Zât'a karşı mahiyetimizdeki uzaklığı aşmak, kalben, hissen, zevken O'nun yakınlığını duymaktır.. evet, hayvâniyetten sıyrılıp cismaniyeti aşan hemen herkes, kabiliyeti ölçüsünde, "bî kem u keyf" kalben O'nun yakınlığını duyar, basiretiyle temâşâsı zevkine erer ve ruhuyla da her zaman üns yudumlayabilir. Bu mevzûda, herkesin belli şeyler duyup hissetmesi söz konusu olsa da, tam mazhariyet, sürekli aynadarlık ve kusursuz aksettirme, O'nun küllî tecellîsinin mazhar-ı tâmmı olan insan-ı kâmile mahsustur.Bütün varlık, esrar-ı ulûhiyeti insan-ı kâmilde duyup hissettikleri gibi, Hazreti Zât da, başka aynalardaki tecellî ve zuhûru, has bir mânâda bu mir'ât-ı mücellâda temâşâ buyurur. Bu itibarla da insan-ı kâmil, fâniler arasında Bâkî'yi gösteren câmi öyle bir aynadır ki, onu gören Hakk'ı görmüş, onu seven Hakk'ı sevmiş, ona uyan Hakk'a ubûdiyet neşvesine ermiş olur. Aslında bütün bunlar, asliyet plânında ve külliyet çerçevesinde hakikî insan-ı kâmille alâkalı hususlardır. Zılliyet dairesinde ve cüz'iyet çizgisinde kemal sahiplerine gelince onlar, bittebeiye bu payeyi ihraz ederler. Bunlar, ilim, irfan, muhabbet, aşk u şevk, cezb u incizâb hususunda hakikî insan-ı kâmilin mirasçılarıdırlar ve mevhibeleri, misyonları itibarıyla da aynı sofranın davetçileri ve davet edilenleri sayılırlar.Hak, her zaman değişik aynalarda kendini temâşâ edip ettirmesi ve insan-ı kâmilin de bu temâşâ edilen şeyler arasında en şeffaf, en berrak ve Rahmaniyet şuûnâtını tam aksettiren câmi bir ayna olması itibarıyla o, yeryüzünde görme ve gösterme vazifesi açısından çok önemli bir unsurdur ve ondan hâlî bulunan mekânlar, zamanlar da min vechin yetimdirler. Bu itibarla da her mekân parçasının, her zaman diliminin su kadar, hava kadar insan-ı kâmile ihtiyacı vardır. Evet eğer Hak, insan-ı kâmilde, câmi ve tafsilî bir plânla mütecellî ise -ki öyle olduğunda şüphe yoktu-bu mazhariyetteki kimselerin her zaman ve her mekânda bulunmaları bütün bir varlık için çok önemlidir; zira böyle birinin zâtı, Hazreti Zât'ın aynası; ilmi, ilminin lem'ası ve o da, varlık içinde Hak sırlarının sırlı bir anahtarıdır.Onu bulup onunla aynı atmosferi paylaşan biri, başkalarının hiçbir zaman ulaşamayacağı pek çok esrara, envâra ulaşır ve bir feyiz kaynağı hâline gelir. İnsan-ı kâmil, her zaman kendi konumunun farkındadır. O, kendini bir meclâ, bir memer ve en fazla da bir mazhar telâkki eder; eder de ne kendini, ne sıfatlarını, ne de zâtî gibi görülen kabiliyetlerini kat'iyen kendinden bilmez; aksine, nefsini فَلَمْ تَقْتُلُوهُمْ وَلَكِنَّ اللهَ قَتَلَهُمْ "Siz onları kendiniz olarak öldürmediniz; onları Allah öldürdü." (Enfâl, 8/17) mazmununa bağlı görür ve her zaman وَمَا رَمَيْتَ إِذ رَمَيْتَ وَلَكِنَّ اللهَ رَمى "Attığında da sen atmadın; onu Allah attı." (Enfâl, 8/17) hakikatini vicdanında duyarak, hep memerriyet ve mazhariyet mülâhazalarıyla oturur-kalkar; ne ittihad ne hulûl; her şeyi O'ndan bilir ve üzerindeki fevkalâdelikleri de O'nun ekstradan tecellîleri sayarak,"Değildir bu bana lâyık bu bendeBana bu lutf ile ihsan nedendir.?" (M.Lütfi)der; sevinç ve sorumluluklarını değişik taaccüblerle daha bir derince duyar. Aslında hulûl ve ittihad, bizzat mevcut iki şey arasında cereyan eder. Hak karşısında insan-ı kâmil müstakil bir mevcut değildir ki, hulûl ve ittihad söz konusu olabilsin. Zât-ı Hak, bi'l-asâle bir mevcud, insan ise, O'nun ziyâ-yı vücûduyla kâimdir. İster insan-ı kâmil isterse bir başkası, vücûdu mümkün ve yaratılmış olan muhtaç birini büyütme adına böyle bir tasavvur, dalâletten başka bir şey değildir.İnsan-ı kâmil, her şeyin Hak'tan geldiği şuuruyla kendi mahlûkiyet ve kulluk sınırlarını korumada fevkalâde hassas hareket eder ve ne mazhariyetlerini şatahat vesilesi yapar, ne de âyinedarlığında ayniyet iltibasına düşer. Kendisindeki mevhibeleri kâmilâne aynadarlık yapma ölçüsünde, ilâhî sıfât ve zâtî şe'nlerin bir tecellîsi ve ehadiyet-i ilâhiyenin de bir mazhar-ı tâmmı olarak duyar, zevk eder ve mehâbetle iki büklüm olur. İnsan-ı kâmilde böyle bir hâl, onun nefis ve enâniyeti açısından yok olup, kalbî ve ruhî hayatı itibarıyla yeni bir mevcudiyete ermesi hâlidir ki; buna, bizzat var olmayan birinin, O'nun vücûduyla hakikî var olmayı zevk etmesi de diyebiliriz. Mevlânâ, Divan-ı Kebîr'inde, bu mazhariyet ve bu payenin kahramanlarıyla alâkalı olarak şöyle der:هَست محو و محوست آنجا پديد آمد مراتا بديدم از ورايى آن جهان جان صفتذَرّه ها اندر هوايش از وفاو از صفا"O makamda var olan bana yok göründü, yok olan da var. Bir câna benzeyen dünyanın ötesinde, O'nun sevdasıyla başları dönmüş varlıklar gördüm. Hepsi de, tertemiz vefa ve safâ içindeydiler."İnsan-ı kâmil, Zât-ı Hak adına bir mücellâ ayna ve başkaları hesabına da, çevresinde peyklerin dönüp durduğu bir Kutup Yıldızı'dır. O, kendi etrafında döndüğü aynı anda, bir yandan sürekli olarak kendi yörüngesinde O'na merbûtiyetini soluklayarak pervaz ederken, diğer yandan da وَعَلاَمَاتٍ وَبِالنَّجْمِ هُمْ يَهْتَدُونَ "Yol bulmada Allah size ne emareler ne emareler vaz' etti.. ve o yıldızla da onlar, dosdoğru yollarını bulurlar." (Nahl, 16/16) işaretiyle, âleme yolunu, yönünü gösterir ve hep bir işaretçi gibi hareket eder. Aslında o, her zaman bir mihrab, bir kapı, bir köprü vazifesi görür; doğruya yönelmeyi sağlar, doğruyu görmeye menfezler açar ve insanları, kendi dünyalarının darlığından sonsuzluk ikliminin genişliğine ulaştırır. İnsanlar, onun atmosferine girince üns esintileri duymaya başlar; o kapının önüne varınca öteden çağrılarla ürperir ve o köprüden geçince de, Hazreti Zât-ı Ehad ü Samed'le, en kâmil mânâda bir abd-Mabud münasebeti ufkuna yükselirler. Bu ufuk, külliyet plânında ve vâhidiyet çizgisi itibarıyla istivâ-i arş televvünlü, cüz'iyet dairesinde ve ehadiyet yörüngesi açısından da lâtife-i rabbâniye buudludur. Bu ufkun yolcularının en önemli yol azıkları ve bir mânâda zâd u rahîleleri ise, kalbin her zaman lebriz edilerek pak ve temiz tutulması, başkalarının, ahvâlimize muttalî olamayacağı kutlu vakitler sayılan gecelerin o sihirli dünyasında da, secdelerle pusuya yatıp tecellî avlamaktır. İbrahim Hakkı:"Dil beyt-i Hudâ'dır, ânı pak eyle sivâdan,Kasrına nüzul eyleye Rahman gecelerde."diyerek, yol alma adına gecelerin o serin ve ufku açık iklimini salıklar bizlere. Kenz-i Mahfî'ye uzanan gece koridoru veya helezonuyla alâkalı şu hoş söz de Mevlânâ'ya ait:نيك اختريت باشد گر چون قمر نخسيىگر شهريار خواهي اندر سفر نخسيىدر سـايهء خدا خســبند نيكبختانزنهار اي برادر جـاي دگر نخسيى"Eğer sen O Eşsiz Padişah'ı istiyorsan ve eğer O'nun yolunda sefere çıkmış isen, bu yolculukta uyumamak gerekir. İyi ve bahtiyar kimseler, Allah'ın sevgi ve merhamet gölgesinde uyurlar. Kardeşim, sakın başka yerde uyuma!" Uyuma ve insanı engin düşüncelere, lâhutî mülâhazalara çeken geceleri, ya kıyam edebi, ya rükû tâzimi, ya secde mahviyeti ya da evrad u ezkâr tazarruu ile geçir.Bazı mutasavvifîne göre, her şeyin bir açık olan yanı vardır ki; ona zâhir denir; bütünüyle bu âlem, işte o zâhirdir. Bir de kapalı yanı vardır ki, ona da bâtın denir; o da mânevî, uhrevî ve bütün metafizik dünyalardan ibarettir. Bunlardan başka bir de, bu iki cepheyi câmi ve âlem ile esmâ arasında, zuhûrun butûndan, butûnun da zuhûrdan ayrılma noktasında berzahî bir âlem vardır ki, o da insan-ı kâmil âlemidir. Hakk'ın kendi zâtına ilmi, bi'l-asale kendisine aynadır. Zât-ı Hak da, tasavvurlarımızı aşkın bir mânâ ile o aynada müteayyindir. İnsan-ı kâmilin ilmi de, bittebeiye ve zılliyet plânında kendi aynasıdır. O da, bu ilim aynasında müteayyindir. Ne var ki, onun bütün sermayesi mevhibedir ve vâhid-i kıyasî zâviyesinden Hazreti Zât'ta bulunan şeylere birer delil ve birer emare mesâbesindedir..Evet, insanın zâtı, Zât-ı Hakk'a, sıfatları da sıfât-ı Sübhaniye'ye dayandığı gibi, bunlardaki izafîlik ve sınırılılık ya da zılliyet ve cüz'iyet de tamamen, Cenâb-ı Hakk'ın evsafındaki hakikîliğe, nâmütenâhîliğe, asliyet ve külliyete delâlet etmektedir veya delâlet etmek içindir.Zât-ı Hak'la bu çerçevedeki münasebet açısındandır ki, insan-ı kâmil mertebesine ulaşan müstaid bir müntehî, aynı zamanda hilâfet-i tâmme mertebesine de yükselmiş sayılır. Bunun üstünde ise, vücub-imkân arası bir nokta diyebileceğimiz "ev ednâ" payesi vardır. Ve o payenin de, gelmiş-gelecek bütün insan-ı kâmiller arasında bir tek mümessili olmuştur; o da mertebe-i ekmel veya Hazreti Ehadiyet'in tecellî-i etemmine mazhar bulunan Hazreti Rûh-u Seyyidi'l-Enâm (sav)'dır. O'nun bu ölçüde "aksa'l-merâtib"i ihraz buyurması, yüksek ahlâkı; davranışlarındaki istikameti; Rabbiyle münasebetlerindeki derinliği; dünyevî-uhrevî konulardaki dengesi; ilâhî ve kevnî hakikatlerin esrarına nüfuzdaki ısrar ve kararlılığına lutfedilmiş peşin bir teveccüh-ü Rahmânîdir. Bu itibarla da, O'nun dışındaki bütün kâmillerin kemalâtı O'na nisbeten izafî, tâlî ve O'na tebaiyete bağlıdır. Evet, semâ-i risâletin ayları ve güneşleri sayılan başımızın tâcı bütün o büyük insanların nûr ve ziyâsı, Hazreti Rûh-u Seyyidi'l-Enâm'ın içinde bulunmadığı zaman itibarıyladır. Busayrî:فَإِنَّهُ شَمْسُ فَضْلٍ هُمْ كَوَاكِبُهَا يُظْهِرْنَ أَنْوَارَهَا لِلنَّاسِ فِي الظُّلَمِ "O bir fazilet güneşi, diğerleri ise yıldızdır. Yıldızlar insanlara ışıklarını ancak geceleri sızdırırlar." diyerek, O Zât'ın, güneşin üstünlüğünü hâiz olduğunu, diğerlerinin ise, O'na nispette peykler mesâbesinde bulunduğunu ve O'nun olmadığı dönemlerde çevrelerine nûrlar saçıp etraflarını aydınlattıklarını söyler ki, yerinde bir tesbittir.Her şeyden evvel, Hazreti Rûh-u Seyyidi'l-Enâm (aleyhi ekmelü't-tehâyâ), varlığın hem çekirdeği hem de meyvesi olması itibarıyla, hilkat ağacı mebdeden müntehâya hemen her faslında sürekli O'nunla münasebet içinde olmuş ve O'na bağlı gelişmiştir. Aslında O, meyvenin de ötesinde, hilkat ağacının özü, usâresi ve ruhudur. İsterseniz, O'na (aleyhi salavâtullahi ve selâmuhû) varlık bulamacının en temel unsuru da diyebilirsiniz."Hilkat-i âlemden maksad-ı a'lâDünyaya gelmiş ol mihr-i muallâ.."Evet, Cenâb-ı Hakk'ın esmâsının bütününden ibaret olan mahiyet-i mücerrede-i vücûdun âyinedarlığından arz ve semânın ictinab etmeleri, taayyünlerinin bunu aksettirmeye tam müsait olmayışındandı. İnsanın taayyünü ise, bilkuvve bunu aksettirecek donanımda idi. İşte, insanoğlu, böyle önemli bir gayeyi gerçekleştirmek için vücûd-u hâricî ile şereflendirildi. İnsanların bazıları itibarıyla, böyle önemli bir âyinedarlık vazifesini tam temsil edememeden ötürü bir zulüm ve cehalet söz konusu olsa da, o potansiyel cehalet ve zulme düşmeme de, yine böyle bir âyinedarlığa terettüb eden duyarlılık, sorumluluk ve temsilden geçiyordu. Yani insan, mahiyetindeki zulüm ve cehalet açığını vahy-i semâviyle harekete geçireceği vicdan mekanizmasıyla kapatacak ve kaybetme alanını kazanma pazarı hâline getirecektir. İnsanların bir bölümü itibarıyla da bu, böyle oldu. İşte إِنَّا عَرَضْنَا اْلأمَانََةَ عَلَى السَّموَاتِ وَاْلأرْضِ وَالْجبَالِ فَأبَيْنَ أَنْ يَحْمِلْنَهَا وَأَشْفَقْنَ مِنْهَا وَحَمَلَهَا اْلإِنْسَانُ إِنَّهُ كَانَ ظَلُومًا جَهُولاً "Biz, emaneti (teşriî açıdan değil, tekvinî zâviyeden) göklere, yere, dağlara teklif ettik de, onlar bunu yüklenmekten çekindiler ve böyle bir sorumluluktan korktular. (Mahiyet ve donanımı itibarıyla) bu emaneti insan üzerine aldı. Doğrusu (pek çoğu itibarıyla) insanoğlu, (bu emanetin hakkını gözetemediğinden), çok zalim ve çok cahil bir duruma düştü." (Ahzâb, 33/72) âyeti, bu umumî serencamenin esrarlı bir tercümanıdır. Arz, semâ ve bütün eşyanın hakikat-ı uzmâyı görme, gösterme ve aksettirmede zarurî birer eleman olan kalb, irade, şuur, his ve bunların "lâtifeler" unvanıyla diğer fakülteleri bulunmadığından, o yüce hakikat adına ne tam temessül kabiliyetleri, ne de temsil aktiviteleri vardır; zira, taayyünleri fevkalâde dardır. Dolayısıyla da, ayna olacakları şeyi mahiyet-i insaniye ölçüsünde zengince ifade edebilmeleri mümkün değildir. Ancak insandı ki, tekvinî donanımı teşriî emirlerin temsiliyle derinleştirerek bu misyonu edaya yeterli olduğunu ortaya koyuyordu.. ve bu misyonu ortaya koyabilenler de, zulümden ve cehaletten kurtuluyordu.Evet her insanın bu vazifeyi yerine getirmediği veya getiremediği gerçekti ama; yaratılış gayesinin şuurunda olan ve insan-ı kâmil olma yolunda teşriî dairede rehabiliteden rehabiliteye koşan bir kısım müstesna fertler de bulunacaktı. Ki bunlar, istidatlarını inkişaf ettirme ve bilkuvve kemallerini bilfiile çevirme istikametinde her zaman insanoğlunun yaratılmasına gaye teşkil eden "iman-ı billah", "mârifetullah", "muhabbetullah", "aşk u şevk", "cezb u incizâb", "zevk-i ruhânî".. gibi dairelerde ebediyetlerin dantelasını örecek ve bu ilâhî maksadı gerçekleştireceklerdi. İşte, dünya ve ukbâ âlemlerinin birleşik noktasına taht kurmuş bu gönül sultanları, mahiyetleri mahiyet-i beşeriyeyi aşkın, canları Cân'ın nefahâtıyla dipdiri, ufukları üns esintileriyle üfül üfül hep kemal yolunda kemal soluklamada ve berzahî vücûdlarıyla her an yeni bir çerçeveye oturmaktadırlar. Mevlânâ, her zamanki o sehhâr ifadesiyle, kemal semâsının bu üveyklerini şöyle resmeder:مردان رهش زنـده بجان دگرنـد مرغـان هواش ز آشـيان دگرندمنگر تو بدين ديده بدشان كايشانبيرون ز دو كون درجهان دگرند"Hak yolunun erleri, bu candan başka bir can ile diridirler. Onun havasından kanat çırpıp uçan kuşların ayrı bir yuvası vardır. Beyhude bu gözle bakma, onları göremezsin; onlar, iki dünya ötesinde başka bir âlemdedirler."Allah, ef'âl ve esmâsıyla mâlûmdur; esmânın tecellî alanı da, varlık ve hâdiselerdir. İnsan ise, varlığın hem nüvesi, hem de meyvesidir. İnsan-ı kâmile gelince o, her şeyin özü, usâresi ve ruhudur. Öyle ise, mebde itibarıyla varlığı mülâhazaya almadan, insanı düşünmeden, insan-ı kâmil ufkuna yönelmeden, Allah'ı kâmil mânâda bilmek de mümkün değildir. Zira insan-ı kâmil, Zât, sıfât, esmâ ve ef'âl dairesiyle alâkalı câmi bir lisandır.. ve vücûd mertebesinin en son halkasını teşkil etmesi açısından, bütün vücûd mertebelerinin enmûzeci mahiyetindedir. Bu itibarla da diyebiliriz ki, Cenâb-ı Hakk, kendi azamet ve celâline uygun şekilde ancak insan-ı kâmille bilinir.. onunla görülür, onunla işitilir ve onunla duyulur. Diğer taraftan, insan-ı kâmil de, her şeyi O'nunla görür, O'nunla bilir, O'nunla tutar ve O'na bağlayarak münasebete geçer. Ne var ki, bu görmelerin, duymaların, işitmelerin, işlemelerin, başlamaların ve münasebette bulunmaların asliyet plânında bir tek mümessil ve kahramanı vardır; o da, Hakikat-ı Muhammediye'dir (sav). Zira O'nun hakikati, bütün hakikatlerin câmii bulunan vâhidiyet hakikatine dayanmaktadır. "Allah" ism-i zâtı, O'nun -mürebbisi mânâsına- Rabb-i hâssıdır. Ve bu ism-i şerif, bilmutabaka, bililtizam ve biddelâle bütün esmâ-i hüsnâ ve sıfât-ı Sübhaniye'yi de tazammun ettiğinden, Hazreti Rûh-u Seyyidi'l-Enâm'ın (aleyhi ekmelü-t tehâyâ), hem esmâ-i İlâhiye'ye, hem sıfât-ı Sübhaniye'ye, hem de şuûnât-ı Zâtiye'ye mücellâ bir ayna olduğu kendiliğinden ortaya çıkar. Bu itibarla da, "Mir'ât-ı Muhammediye' den Allah görünür dâim." sözü mübalâğa değil, vâkıa tam muvafıktır. Diğer bütün büyükler bu ölçüde bir mazhariyete sahip olamadıklarından ذلِكَ فَضْلُ اللهِ يُؤْتِيهِ مَنْ يَشَاءُ "Bu Allah'ın bir fazlıdır, o'nu dilediğine verir." (Cum'a, 62/4) Onların mir'âtiyetleri de izafîdir.Evet, bu büyüklerden her biri, birkaç ism-i şerifin ya da sıfat-ı Sübhaniye'nin mazhar u meclâsı ise de, her isimden nasibi aynı ölçüde değildir. "Herkesin kabiliyetine vâbestedir âsâr-ı feyzi." fehvâsınca, semâ-i risalet ve vilâyetin ayları, güneşleri sayılan bu insanlar, ne ölçüde büyük olurlarsa olsunlar, yine de kendi istidat ve kabiliyetleriyle mukayyettirler. Bunlar, kendi arş-ı kemalâtları itibarıyla müntehî, Hazreti Ekmel-i Kümmelîn (Kâmiller Kâmili)'e nisbetle mütevassıt ve mübtedîdirler; vazife ve misyon açısından değil, mir'âtiyet ve meclâiyet açısından mübtedîdirler. Ârifler, iman-ı billah, mârifetullah, muhabbetullah ve zevk-i ruhânîde derece derece birbirlerinden farklı oldukları gibi, esmâ-i İlâhiyenin mütefavit derecedeki tecellîlerine mazhariyet açısından da insan-ı kâmil mertebeleri hep farklı farklı olagelmiştir. evliyâ, asfiyâ, ebrâr, mukarrebînin, dinin yoruma açık yanlarıyla alâkalı, yani fürûâtta ortaya koydukları teviller, tefsirler de, o kâmil insanlara dair böyle bir farklılığın tezahürüdür.Enbiya ve mürselîn arasındaki farklılık ise:تِلْكَ الرُّسُلُ فَضَّلْنَا بَعْضَهُمْ عَلَى بَعْضٍ "Biz, bilinen bu peygamberlerin kimini kiminden üstün kıldık" (Bakara, 2/253) mazmununca, ilâhî takdire bağlı olmak üzere, yine esmâ-i ilâhiyenin farklı dalga boyundaki tecellîlerinden kaynaklanmaktadır. Hz. Âdem'in mazhar olduğu icmalî "ilim", Hz. İbrahim ve İsmail'deki "ilim"le beraber "hilm", Hz. Mesih'deki "kudret", başkalarına nisbeten ileri seviyededir ve bu yüce kâmetlerin hususiyeti gibidir. Hazreti Rûh-u Seyyidi'l-Enâm (aleyhi ekmelü's-salâti ve etemmü't-teslîmât)'da ise, bütün enbiya ve mürselînde icmal edilen esmâ ve sıfât-ı Sübhaniye'nin tafsilî bir şekilde ve a'zam derecede tecellîsi söz konusudur.Herkes kendi çerçevesinde kâmildir ve kemali de onun istidat ve mârifet gayretiyle mebsuten mütenasip (doğru orantılı)'tir. Evet, bütün kâmil insanlarda beyan ve burhanın yanında irfan da önemli bir derinlik ve zenginliği teşkil etmektedir. Bu hususlardan herhangi birindeki bir kusur, kemal adına da ciddî bir eksiklik sayılır. Kur'ân ve Sünnet temel yörünge; mantık ve akılla istidlâl, beyana bağlı bu konunun bir burhan ayağı; irfan ise, böyle bir istikametin semeresidir.Son söz:"Savm u salât u hac ile zahid işin biter sanmaİnsan-ı kâmil olmaya lâzım olan irfan imiş." (Niyazi)يَا رَبَّنَا يَا سَيِّدَنَا وَيَا غَايَةَ رَغْبَتِنَا، أَسْأَلُكَ يَا اَللهُ أَنْ لاَ تُشْوِيَ خَلْقِي بِالنَّارِ،[1] نَعُوذُ بِاللهِ مِنْ عَذَابِ النَّارِ، نَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الْفِتَنِ مَا ظَهَرَ مِنْهَا وَمَا بَطَنَ،[2] وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلَى سَيِّدِنَا وَشَفِيعِ ذُنُوبِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِهِ وَأَصْحَابِهِ كُلَّ مَا اخْتَلَفَ الْمَلَوَانِ وَتَعَاقَبَ الْعَصْرَانِ وَكَرَّرَ الْجَدِيدَانِ وَاسْتَقْبَلَ الْفَرْقَدَانِ.Sızıntı, Nisan-Mayıs 2000, Cilt 22, Sayı 255-256[1] el-Hâkim, el-Müstedrek 1/729[2] Müslim, cennet 63; Müsned 1/292, 305< Önceki
  • Gurbetçi...Gurbetçi...1 ay önce
    Sayın Cumhurbaşkanı'm, 2015 seçim beyânnâmenizde de va'dedilmiş olduğu üzere, YURT DIŞINDAN BORÇLANARAK EMEKLİ olanlara hiç değilse"MİNİJOB" yani"yarı zamanlı"ÇALIŞMA HAKKInın bir ân önce verilmesini çok ricâ ediyoruz. Teşekkürler, vesselâm..!
  • Eren Eren 1 ay önce
    Her emeğin bir karşılığı olmalı değil mi?? İdeal diye diye insanları açlık sınırında yaşamaya razı hale getirdiniz.
  • alioğlualioğlu1 ay önce
    işini mükemmel yapmak için eğitim ve öğretim lazım yerine işe girmek yüksek ücret almak arzularını tatmin esas olunca işte böyle garip nesil ortaya çıkıyor.Kulluk için din öğrenmek ile yüksek ücret için din öğrenmek farklı şeyler olsa
  • AdnanAdnan1 ay önce
    İtikadı sağlam olmayana, doktor dedi ne yerse yesin
  • Hakikat Hakikat 1 ay önce
    Allah yardımcımız olsun hocam.Ben bir öğretmen olarak yazıyorum. Okulların öğretmenlerin manevi hali çok perişan.Odada öğrenciden başka herşey konuşulur.Konuşmalar mide bulandırıcı. Nefsani hevesattan başka birşey yok.Maneviyatı iyi öğretmen maalesef bizim tesettür kılıklı kişiler tarafından bile tercih edilmiyor. Yani veli çocuğunun ilkokulda davranış ve terbiyesinden ziyade kim çok test çözdürüyor ona bakıyor.İlkokul bir de bile sanki öniversiteye hazırlıyor.Maneviyattan uzaklaşan sözüm ona eğitimci kılıklı lardan topluma bir cacık olmaz.

Günün Özeti