Semalarımız izinle mi, iradeyle mi korunur?
Semalarımız izinle mi, iradeyle mi korunur?
ALİ COŞAR
Bir savaş uçağı sadece çelikten, motordan, radar boyasından ibaret değildir. Bir savaş uçağı; onu göğe salan iradenin imzası, onu uçuran milletin egemenlik mühürüdür.
Son günlerde manşetlerde soğuk bir teknik tabir dolaşıyor: "F-35’ler derin uykuda, uyandırılıp teslim edilecek..." Özel koruyucu sıvılarla mühürlenmiş, hangarlarda mumyalanmış gibi bekletilen uçaklardan, yenilenecek yazılımlardan, yeniden geçilecek denetimlerden bahsediliyor. Sanırsınız ki ortada basit bir teknik bakım süreci, sıradan bir tedarik takvimi var.
Oysa gerçeğin yalın ve sert yüzü gözlerimizin içine bakıyor: Parasını ödediğimiz, Türk mühendisinin teriyle, Türk milletinin helal kazancıyla alınan gövdeler, okyanus ötesindeki hangarlarda adeta dünyanın baş belası emperyal bir iktidar gösterisinin birer rehinesine dönüştürülmüştür. Üstelik bu irade gaspının faturası yetmezmiş gibi, uçakların bekletildiği her günün hangar kirası da yine bu millete ödetilmek istenmektedir.
Bu tablo, şahsi bir kriz değil; tarihsel bir hafızanın tazelenmesidir.
Biz bu filmi ilk kez izlemiyoruz. Türk havacılık tarihine baktığınızda, dışarıdan uzatılan her hazır sistemin, aslında milli bağımsızlığa vurulmuş kadife bir kelepçe olduğunu görürsünüz. Marshall Yardımları, vb. 1948’den beri süregelen tedarik zincirleri, bu millete sadece uçak satmadı; kendi gökyüzünü yönetme iradesine sınırlar çizdi.
Sizi bir küresel ağa (ODIN) bağlayan, verinizi, mühimmatınızı, yazılımınızı ve hatta siber altyapınızı başka bir merkezin onayına tabi kılan bir sistem; gerçekte kriz anında kumandayı başkasına teslim etmek demektir. Yani; ODIN; dünyadaki tüm F-35'lerin uçuş verilerini, arıza tespitlerini, yedek parça ihtiyaçlarını ve görev planlamalarını tek bir merkezî sistem üzerinden Pentagon ve üretici firma (Lockheed Martin) sunucularına aktarır. Bir ülkenin F-35 uçurabilmesi için kendi Hava Kuvvetleri siber altyapısını bu ağa bağlaması ve ABD denetiminden geçirmesi gerekir. Bu durum, uçakların fiziki olarak teslim edilse bile, dijital ve stratejik olarak her an okyanus ötesindeki tek bir merkeze/bağlantıya bağımlı kalmasını kaçınılmaz kılan simgeleyen kritik bir unsurdur.
Türk milletinin en mahrem savunma hattı, başkasının sunucularından verilecek "onay" mesajına bakamaz, bakmamalıdır! Kendi ilacını üretemeyenin, reçeteyi yazana mahkûm kalması gibi; gökyüzünü başkasının teknolojisine emanet edenler, gün gelir kendi vatanını korurken izin istemek zorunda kalırlar.
Edebiyatın meşhur kavramıdır "Büyük Uyku"... Derin bir sessizliği, iradenin teslim alınışını simgeler.
Okyanus ötesindeki o gasp edilen 6 uçak ister uyandırılsın ister hangarların tozlu raflarında unutulsun; bizim için asıl tehlike platformların uyuması değil, bu milletin bağımsızlık ruhunun uyutulmasıydı. Fakat o pranga çoktan kırıldı!
Bugün KAAN’ın kanat çırpışında, Bayraktar’ın, Anka’nın, Kızılelma’nın gürültüsünde sadece teknik bir başarı yürümüyor. O kanatlarda; "Devrim" otomobilinin yarım kalan hüznü, merhum Nuri Demirağ’ın engellenen rüyaları, merhum Vecihi Hürkuş’un gasp edilen istikbal mücadelesi yeniden ayağa kalkıyor. Kendi yazılımını yazamayan, kendi mühimmatını taşıyamayan, kendi radarını gözleyemeyen bir hava gücü; ancak başkasının yazdığı senaryoda bir figüran olabilir.
Biz hangarda bekletilen çelik yığınlarının masallarıyla vakit kaybedemeyiz. "Acaba ne zaman uyandıracaklar ne zaman verecekler?" sorusu, bu aziz milletin ufkuna yakışmaz.
Varsın onlar kendi uçaklarını koruma sıvılarıyla mühürleyip uyutmaya devam etsinler. Bizim asıl müjdemiz; Kızılelma’yı, KAAN’ı, Anka-3’ü çelikten bir iradeyle göğe salan Türk mühendislerinin uykusuz gecelerindedir.
Başkalarının uyandıracağı uçaklara muhtaç olmak değil; kendi semalarında tamamen hür, tamamen yerli ve milli bir iradeyle var olmak bu milletin tarihsel hakkıdır. Çünkü istikbal göklerdedir; ama o gökler, ancak kendi kanatlarıyla uçanlarındır!