Irkçılığın insanlığa maliyeti
Irkçılığın insanlığa maliyeti
AHMET VAROL
İnsanlar birlikte ve toplu olarak yaşayacak karakterde yaratılmışlardır. Birbirlerine aynı zamanda ihtiyaçları var. Bireysel olarak yapmaları mümkün olmayan bazı işleri birlikte ve dayanışma yoluyla yapmaları mümkündür.
Bu dayanışma sadece aynı dönemde birlikte yaşayan insanlar arasında gerçekleştirilen değil nesilden nesile aktarılabilen bir dayanışma tarzıdır. Önceki nesillerin bilimsel keşifleri, kültürel ve ekonomik birikimleri, kalıcı nitelikteki ürünleri bir nesilden sonrakine aktarılır.
Bundan dolayı bir insanın mensubu olduğu topluluğa sevgi duyması, onun haklarını savunması, ona yapılan haksızlıklara karşı tavır alması tabii ve fıtratı gereğidir.
Bu toplumsal yapıların en küçük ve çekirdek modeli ailedir ki söz konusu dayanışma ve sevgi bağının ailede başlaması gerekir. Sonra en dar halkadan en geniş halkaya doğru kademe kademe ilerleyerek bütün insanlığı kaplar.
Bu itibarla en geniş çerçevede tüm insanlığı ilgi alanımıza dahil eder ve sahipleniriz. İnsanlığın herhangi bir kesimine yapılan haksızlığın ve zulmün en geniş çerçevede kendisinin insan olduğunu söyleyen herkesi rahatsız etmesi gerekir.
Ama bu sahiplenme, ilgi ve desteğin sınırlarının ahlâk ve hukuk kurallarıyla çizilmesi gerekir. Örneğin kendi ailemize yapılmasını istemediğimiz bir haksızlığın, mensubu olduğumuz aile tarafından başkalarına yapılmasına destek veremeyiz. Orada ölçüyü kaçırmış, sınırı aşmış dolayısıyla bir aşırılık içine girmiş oluruz. Bu ölçü ve sınır, halka halka genişleyen tüm toplumsal yapılar için geçerlidir.
Bu konuda da aslında insan fıtratı yönlendirici ve koruyucu niteliklere sahiptir. Çünkü insan fıtratı iyiye meyilli, kötüye tepkili karakterde yaratılmıştır. Bundan dolayı Arapçada iyiliğe maruf kötülüğe münker denir. Etimolojik kökeni itibariyle maruf insan tabiatının ve fıtratın benimsediği, münker ise yadırgadığı şeydir.
Dolayısıyla toplumsal bağ ve mensubiyetlerin kazandırdığı duyarlılıktan hareketle mensubu olduğumuz toplumsal yapıyı savunmak ve ona yönelik haksızlığı önlemeye çalışmak ne derece fıtratın gereğiyse bu mensubiyeti başkalarına zulüm ve haksızlığın gerekçesi yapmak da aynı derecede fıtrata aykırıdır. O yüzden burada fıtri değerler korunamamış olduğundan bir “sorunluluk” yani “hastalık” hali başlamış olmaktadır.
Bir insan nasıl bedeninde meydana gelen arızalardan dolayı hastalık hali yaşıyorsa aynı şekilde ruhsal karakterlerinde fıtri değerlerden uzaklaşma sebebiyle de hastalık hali yaşayabilir. Ama ikisi arasında önemli bir fark vardır: Bedensel arızalardan kaynaklanan bozulma ve hastalıklardan rahatsız olur ve onlardan kurtulmak için tedavi görmeyi arzular. Ama ruhsal karakterlerindeki arızaları ve bozulmaları sahiplenir ve onlardan kurtulmak için çaba sarf etmek yerine, onları gerekçelendirmek için kendine dayanak oluşturmaya çalışır.
Bunun sebebi ise ruhun bedeni yönetmesidir. Beden arızalandığında ruh onu düzeltmek ve yeniden sağlığına kavuşmasını sağlamak için devreye girer. Ama ruhun bizzat kendisinin arızalanması durumunda bunu arıza ve hastalık hali değil normal bir durum olarak kabullenmesi riski vardır.
İşin kötü tarafı ise bu tür hastalıkların da bazılarının aynen bedensel hastalıkların bazıları gibi bulaşıcı olmasıdır.
İşte ırkçılık böyle bir hastalıktır. Irkçılık düzeyine gelmeden önce bir insanın mensubu olduğu toplumsal yapılara ilgi duyması ve sorumluluk yüklenmesi normal olmakla birlikte ırkçılık düzeyine geldikten sonra hastalık halini almakta ve artık topluma zarar vermektedir.
Ne yazık ki yaşadığımız dönemin en tehlikeli hastalıklarından biri ırkçılıktır. Bulaşıcı olması tehlikenin her geçen gün daha da büyümesine ve insanlığın geleceğini tehdit etmesine neden olmaktadır.
Bu durum karşısında sağlıklı ruhların bu hastalığın yayılmasının önüne geçmesi ve tıpkı geçmişte muhtelif veba virüslerine karşı mücadele ettiği gibi ırkçılık hastalığına karşı savaşması gerekir.
Çağımızın en tehlikeli “ırkçılık” vebalarından biri de uluslararası siyonizmdir.