Yeni bir liyâkat anlayışı lâzım
Yeni bir liyâkat anlayışı lâzım
AHMET TALİB ÇELEN
Allah size, emânetleri mutlakâ ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adâletle hükmetmenizi emreder. (Nîsâ, 58)
Bir iş, ehil olmayana verilirse kıyâmeti bekleyin. (Hadîs-i şerîf)
Herkes işin ehline verilmesini istiyor. Cemiyet hayâtında şikâyet edilen hususlara baktığımızda dönüp dolaşıp işin ehline verilmemesine dayandığını görürüz. En başta eğitim olmak üzere hukuk, ekonomi, siyâset, diplomasi, belediye hizmetleri… Hayâtımıza dokunan bütün alanlarda hepimiz işin ehline verilmesini istiyoruz ve problemlerin en çok işin ehline verilmemesinden kaynaklandığını düşünüyoruz. “İş verme” mes’ûliyetini taşıyanlar -başta bütün ülkeyi yöneten iktidarlar ve mahallî olarak belediyeler- bu yüzden hedef tahtasıdır. İşlerin ehline verilmemesinden şikâyet ebedîdir de bilhassa son günlerde bir kısım belediyelerdeki torpil ve kayırmalar; dost, akraba ve sevgili istihdamları bir lağım gibi patlamıştır. İşe gitmeden maaş alanlar, sevgili kontenjanından han-hamam-servet yığanlar, yurt içi-yurt dışı seyahatlerde yiyip içenler… Bu kadarını da tahmin edememiştik doğrusu. Öyle görünüyor ki bu çürümüşlük bir partiyi yeniden ebedî muhalefet mevkiine hapsedecek.
Peki, işi ehline vermek, yâni lâyık olana, liyâkat sâhibine vermek ne demek? Liyâkat ne demek? Eğitimde bir matematikçinin, edebiyatçının, târihçinin… dersini teknik olarak çok iyi bilmesi ve talebelere iyi aktarabilmesi midir? Bir hukukçunun hukûku çok iyi bilmesi midir? Bir bürokratın kendi alanının en iyi uzmanı olması mıdır? Bir tâmircinin çok iyi tâmir yapması, bir inşaat ustasının çok iyi duvar yapması, bir spikerin çok iyi ve düzgün konuşması, bir aktör/aktrisin çok iyi rol yapması mıdır? Yâni verilecek işi teknik olarak iyi bilmek liyâkat için yeterli midir? Cemiyet hayâtındaki birçok alanda çalışan yüz binlerce insanın hepsi mi iş bilmiyor?
Liyâkatin “işi bilme” ile alâkası inkâr edilemez. Netîcede ortada yapılması gereken bir iş vardır ve bunun lâyıkınca yapılması “işi bilmek”le mümkün olacaktır. Ama asıl şikâyetin işi bilmemekten değil, işi bildiği hâlde doğru dürüst yapmayanlardan kaynaklandığı da ortadadır. O zaman durup düşünmek lâzım; işin düzgün yapılmamasının tek sebebi “işi bilmemek” midir? Yoksa iş teknik olarak iyi bilindiği hâlde lâyıkı veçhile yapılmaması mıdır?
Bir eleman, yapacağı işi teknik olarak iyi bildiği hâlde ürettiği iş niçin problemli oluyor? Bu durumda liyâkat için “teknik bilgi ve beceri”den fazla bir şey gerekmektedir: Dürüstlük ve ahlâk… Bu yüzden bu mevzû ile alâkalı olarak yazdığımız her yazıda liyâkat için iki şart ileri sürüyoruz: Îman ve ahlâk. Bunun sebebi de gerçek bir ahlâkın ancak Allah sevgisi/korkusu ve âhiret endîşesi ile birlikte var olabileceği gerçeğidir. Îmânı olmayan bazı insanların da dürüstlük gayreti gösterdiğine rastgelsek de bunun çok zaman temelsiz ve iğreti olduğunu görürüz maalesef. Birileri derhâl atılacak ve “Îmanlı dediğiniz insanların da ahlâksızları var” diyecektir. Bunların îmanlarının temelsiz ve iğreti olduğunu söylemek zorundayız. Ahlâkî eksiklikleri îmanlarının eksikliğindendir. Sağlam ve köklü bir îman, sâhibini ahlâklı yapar. Ahlâkta gevşeklik îmanda gevşeklikten ileri gelmektedir.
Şu hâlde liyâkat anlayışımızda köklü bir değişim gerekmektedir. Yapılacak iş alanında teknik bilgi ve beceri ile birlikte kesin olarak îman ve ahlâk da şart olmalıdır. Îman ve ahlâk, mes’ûliyet duygusu demektir. Mes’ûliyet duygusu işlerin en iyi şekilde yapılmasını sağlayacaktır. Nurettin Topçu, “Bize iyi adam yetmez; bize kalp adamı lâzım” der. “Kalp adamı”, emre ve düzene uyan ve işini yapan adam değildir. Onun motor gücü içindedir ve iyilik ve ideal iş ona dışarıdan empoze edilmez, kendinden kaynaklanır. Bu da îman ve ahlâk adamı demektir. Kalp adamı, mes’ûliyet adamı olduğundan işini en iyi şekilde yapacaktır.
Bilhassa eğitim sâhasında yeni liyâkat anlayışı ile eleman alınmalıdır. Çünkü eğitim, tabîatı ve mâhiyeti gereği bütün millet hayâtını etkilemektedir. Sıkıntılar da başarılar da eğitim hayâtına bağlıdır. İyi bir eğitim sistemi sıkıntıları azaltırken başarı ve mutluluğu artıracaktır. Bir millet kendi îman ve kültürü üzerinde yükselerek mutlu olabilir. Kendine yabancı bir medeniyet ve kültürle gelişme de olmaz saadet de. Bu sebeple eğitim kadroları millî kültür ve îmânımızla mücehhez insanlarla teçhîz edilmelidir. Biz buna “İstiklâl Marşı Kriterleri” diyoruz. Eğitim hayâtımız içine İstiklâl Marşı Kriterleri’ne uymayan tek kişi bile sızamamalıdır. İstiklâl Marşı’ndan bir liyâkat tablosu çıkarılmalı ve bu tabloya uymayan kişiler eğitim kadrosuna alınmamalıdır. Eğitimimizin ve dolayısıyla toplum hayâtımızın tedâvîsiz problemleri bunu yapamamamızdan kaynaklanıyor. Eğitim kadrosunu teşekkül ettirirken “îman ve ahlâk” baraj olmalı ve ancak bu barajı geçenler arasında işini iyi bilme bakımından bir imtihan yapılarak kadrolar seçilmeli. “Îman ve ahlâk insanın yüzünde yazmaz; nasıl bileceğiz îmanlı ve ahlâklı olanı?” denebilir. Eldeki verilerle ilk seçim yapılır; çalıştığı yıllar içinde bir sapma ve uygunsuzluk görülürse kadrodan çıkarılır.
Aslında kamu vazîfelerinin hepsinde îman ve ahlâk baraj olmalıdır. Bunun ne kadar mühim olduğu son yaşanan hâdiselerde açıkça görülmüştür. Ama eğitim hayâtında yeni bir liyâkat anlayışına ulaşmak ve buna uygun tatbîkâta geçmek âcil ve elzemdir. Yeni öğretmen atamaları Millî Eğitim Akademisi mârifetiyle olacak. İnşâallah böyle bir liyâkat anlayışı bu Akademi eliyle yerleşir.
İmam alımında ne kadar güzel Kur’an okusa, Arapça bilse de ateist birisinin imam kadrosuna alınmaması nasıl adâletsizlik değilse öğretmen alımında da “îmanlı ve ahlâklı” olma şartı adâletsizlik değildir. Yeni nesillere iyi ders anlatmasının yanında “örnek” olacak şahsiyetler lâzım. Hem de daha çok lâzım.