Üşüyorum!
Durun kapanmayın pencerelerim
Güneşimi kapatmayın
Beton çok soğuk üşüyorum
Böyle söylemişti merhûm Muhsin Yazıcıoğlu. Zindanlardaki işkence günlerini anlatıyordu. Pencereleri kapalı, ışıksız, soğuk, beton odalar…
“Üşümek” deyince aklıma hep bu mısralar gelir. Üşümenin nasıl bir ıstırap olduğunu bu kadar müşahhas, elle tutulur gibi hissettiren söyleyiş yoktur zannederim. Uğruna bin bâdireden geçtiği devlet onu bu şekilde üşütmüştü.
Huzur dolu içimde
Ben sonsuzluğu düşünüyorum
Ey bu sonsuzluğun sahibi
Sana ulaşmak istiyorum
Bu mısraları söyleten de muhtemelen üşümenin şiddeti idi. İçini sonsuzluğun Sâhibi’ne kavuşarak ısıtabileceğini düşünüyordu. Sonsuzluğun Sâhib’i, bir insanı kendine yöneltmek için bütün diğer kapıları kapatabiliyor bâzen. Bu, kahır gibi görünen bir lütûftur aslında. O’nu bulduran bütün kayıplara eyvallah! O’nu bulan ne kaybetmiştir, onu kaybeden ne bulmuştur?
Aynı yolların yolcusu Abdurrahim Karakoç da Türk edebiyâtında hiçbir şâirin hayâl edemediği bir şey yapmış, alevi bile üşütmüştü:
Lambada titreyen alev üşüyor
Aşk kâğıda yazılmıyor Mihriban
Ben de üşüyorum…
Odunun, kömürün, doğalgazın gidereceği bir üşüme değil bu.
Doğudan batıya, kuzeyden güneye bütün İslâm âleminin ilimde, fikirde, işte, sanatta, iktisatta perîşân hâlini görüyor, üşüyorum.
Allah, “Mü’minler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah’tan korkun ki esirgenesiniz.” (Hucurat, 10) buyururken darmadağınık hâlimize bakıp üşüyorum.
Doğu Türkistan, Myanmar, Arakan Müslümanlarının hayvan hakları kadar bile haklarının olmadığı bir hayat yaşadıklarını görüyor ve hiçbir şey yapamamanın kahrıyla üşüyorum.
İsrail işgalindeki Kudüs’ü, işkence altında inleyen Filistinli Müslümanları düşünüyor, üşüyorum.
Kendi ülkemdeki yeni nesillerin bu içler acısı hâlimiz karşısındaki hissizliği karşısında sarsılarak üşüyorum.
Eğitim sistemimizin onca reforma rağmen hâlâ Batıcı, laik, seküler, materyalist, solcu-kemalist zihniyetten kurtulamamasını görüp üşüyorum.
Yeni nesillere ümmet, millet, vatana âidiyet duygusunun bir türlü verilememesi beni fenâ hâlde üşütüyor.
1980’lerden 2000’lere kadar cârî olan (önceki tarihlerde mevcûdu olmadığından problem de yok gibiydi), bilhassa 28 Şubat günlerinde azgınlaşan başörtü zulmünü iliklerine kadar yaşamış insanların tesettürü unutmuş çocukları karşısında ürperiyor, üşüyorum.
Ülkenin geçtiği ekonomik sıkıntılar yüzünden “Bu ülkede yaşamak istemiyorum, benim en büyük şanssızlığım Türkiye’de doğmaktır” diyen gençleri dinleyip üşüyorum. Bu gençleri bu hâle kim, hangi sistem getirdi?
Üç yaşındaki bir sabînin hem dedesi hem babası hem tecâvüzcüsü olan hayvan altı bir varlığın haberleri karşısında üşümenin ötesinde donuyorum.
Geçim darlığı çeken, evine ekmek götüremeyen vatandaşlarımızı düşünüp üşüyorum.
Başını sokacak bir dam altından mahrûm, şu kış gününde ısınamayan evlerinde titreyen garîbanlar gözümün önüne geliyor, üşüyorum.
Bütün bu dertler karşısında âcizliğimi düşünüyor, üşüyorum.
Günahlarımı görüyor, üşüyorum, titriyorum.
Ama ümitsizliğin harâm olduğunu da biliyorum.
İnsâna sadâkat yaraşır görse de ikrâh
Yardımcısıdır doğruların Hazret-i Allâh (Ziya Paşa)
diyorum.
Sonsuzluğun Sâhibi’ne sığınarak içimi bir miktar ısıtmaya çalışıyorum.