Sonra bir gün zil çalacak yine…
Emeklilik, ömrün gün batımı vakti. Bir zamanlar apaydınlık olan dünyâ gölgelenmeye, gölgeler uzamaya başlamıştır. Geleceğe dönük ümitler, hayâller, projeler yerini geçmişe dönük hâtıralara bırakmıştır. Dost muhabbetlerinde bugünden de bahis açılsa da uzun sürmediğini, nasıl olduysa yine eski günlerden konuşmaya başladığımızı hayretle fark ederiz. Gençlikle ihtiyarlığın ayrıldığı çizgi burasıdır sanki. Söze “Bizim zamânımızda…” diye başlıyorsak bizim için hayâtın başka bir devresi başlamış demektir.
Bir zamanlar hayâtın tam ortasındasınızdır. Hayât sanki sizin etrâfınızda dönmektedir. Talebeleriniz, velîleriniz, iş arkadaşlarınız… Bir koşuşturmacadır gitmektedir. Hayâta, ülkenize, milletinize, insanlığa bir şeyler katmak için ümîdiniz vardır. Birtakım müspet kıvılcımlar ümîdinizi kamçılamakta, şevkinizi artırmaktadır. Yetiştirdiğiniz îmânlı, ahlâklı, vatanperver talebeleriniz üniversite kazanmış, bitirmiş, hayâta atılmış, akademisyen olmuş, devlet kademelerinde hizmete başlamıştır. Başka idealist kişi ve teşekküllerin gayretleriyle birlikte sanki dünyâda bir şeyler değişecek gibi görünmektedir. Bütün bunlar hayâta daha bir heyecânla yapışmanıza vesîle olmaktadır.
Bir gün… Birdenbire sizin için saat duruveriyor. Oyundan alınmış bir futbolcu gibi seyirci vaziyetine düşüvermişsiniz. Oyunun gidişâtına fiilen bir tesîriniz kalmamış. Sâdece sevinebiliyor, üzülebiliyorsunuz. Oyundan alınan sporcu bir sonraki maçta yine sâhaya dönebilir; daha doğrusu jübilesi yapılmış bir sporcu gibisiniz. Çok zor…
Sabah kalktığınızda dünkü talebelerinizin yine yollardan güle oynaya mekteplerine gittiklerini görüyorsunuz, sınıfları dolduracaklarını, meslektaşlarınızın aynı minvâl koşuşturmacaya devâm ettiklerini düşünüyorsunuz. Boğazınıza bir şeyler düğümleniyor. Sizin için hayâtın bu kısmı artık durmuştur. Dünyânın uzağına bir yere atılmış gibisiniz. Eğer “Ben mesleğimi başka işlerle sulandırmam; hocaysam hocayımdır, başka bir şey değil” diyerek idealistliğin dibine vurduysanız ve bu sebeple önceden emeklilik günleriniz için bir meşgûliyet bulmadıysanız kendinizi hudutlarını bilemediğiniz ve göremediğiniz bir boşlukta yüzer buluveriyorsunuz. İdealistliği fazla abartmayıp bir dükkân açarak, bazı îmâlât işleriyle uğraşarak, şimdiki mesleğinin uzantısı bazı meşgûliyetlere başlamış olarak emekli olanların hayâtın bu yeni devresine daha kolay intibâk ettiklerini gördüm. “Hiçbir sıkıntı yaşamadık” diyor böyle arkadaşlar. Nasıl yaşasınlar ki onlar için hayâtın yeni bir devresi bile sayılmıyor emeklilik. Dün yaptıkları işe bugün de devâm ediyorlar. Hayâtın içinde kendimize bir yer açacak ve o yeri açık tutacak bir yan meşgûliyet alanını mutlaka önceden ayarlamalı. İki oyuncağınız varsa birisi elinizden alınırsa diğeriyle idâre edersiniz. Tek oyuncağınız varsa ve o elinizden çıkarsa dudaklarınız büzülmeye başlıyor. Hayât bir oyun zâten. Oyuna devâm edecek bir vesîle bulduysanız problem yok.
“Müslümana emeklilik yok; beşikten mezâra çalışmak var” diyene katılırım. İşte bunun için de mutlakâ emeklilik devresi için Müslümanca faâliyetler belirlemeli ve emekli olmadan evvel başlamalı bu faâliyetlere. O vakit emeklilik hizmetin yeni bir merhalesi hâline gelecektir.
Bu yazımızı Zeki Ömer Defne’nin emeklilik duygularını dile getirdiği “Ziller Çalacak” şiiriyle bağlamak istiyorum. Bence bir öğretmenin emeklilik hislerini anlatan en güzel şiirdir.
ZİLLER ÇALACAK
Zil çalacak... Sizler derslere gireceksiniz bir bir.
Zil çalacak, ziller çalacak benimçin,
Duyacağım, evlerden, kırlardan, denizlerden;
Tâ içimden birisi gidecek ardınızdan uça ese...
Ama ben, ben artık gidemeyeceğim.
Zil çalacak... Siz geminize, treninize gireceksiniz bir bir.
Zil çalacak, ziller çalacak benimçin,
Duyacağım, iskelelerden, istasyonlardan bütün;
Tâ içimden birisi koşacak ardınızdan...
Ama ben, ben artık gelemeyeceğim.
Sonra bir gün zil çalacak yine,
Hiç kimseler, kimsecikler duymayacak...
Ne sınıflar, ne iskeleler, ne istasyonlar, ne siz...
Tâ içimden birisi kalacak oralarda...
Ben gideceğim.