Sarsılış!
Yine deprem, yine enkâz, yine acı ve gözyaşı… Kelimeler ağızda düğümleniyor. Hiç düğümlenmeyen, hep hakîkati gösteren kelimelere bırakalım sözü:
Zilzâl suresi:
1- Yer o dehşetli sarsıntısıyla sarsıldığında;
2- Ve yer ağırlıklarını dışarı attığında;
3- Ve insan, “Ne oluyor buna!” dediğinde;
4- O gün yer, bütün haberlerini rabbinin ona vahyettiği şekilde anlatır.
5- İşte o gün insanlar yaptıkları kendilerine gösterilsin diye (bulundukları yerden) farklı gruplar halinde çıkarlar.
6- Kim zerre miktarı hayır yapmışsa onu (karşılığını) görür.
7- Kim de zerre miktarı şer işlemişse onu (karşılığını) görür.
Vâkıa suresinden:
4- Yer şiddetli bir sarsılışla sarsıldığı,
5- Dağlar paramparça olduğunda,
6- Dağılıp toz duman haline geldiğinde.
A’râf sûresinden:
4- Biz nice memleketleri helâk ettik. Geceleyin uyurlarken veya gündüz vakti dinlenirlerken azabımız ansızın başlarına çöküverdi.
Bu ürpertici kelâmla kalplerimiz sürekli ürperseydi keşke. Zerre kadar iyiliğin ve kötülüğün karşılığının olduğu bir güne uyanacağımızı hiç unutmasaydık. Evet, Allah “Dilediğini dilediği gibi yapar.” (Bürûc, 16) ama kul olarak da üzerimize düşeni yapabilseydik keşke. Olacak şey o zaman olsaydı… İlme, bilgiye yeterince ehemmiyet ve kulak verseydik. “Bize bir şey olmaz” demek yerine “Her zaman herkese her şey olabilir” diyebilseydik. Müteahhidinden bürokratına, işçisine kadar herkes ahlâkı baş tâcı edebilseydi. İğneden ipliğe her şeyin hesâbının verileceği büyük günü aklımızdan hiç çıkarmasaydık keşke. Üç kuruşluk dünyâ menfaati için sonsuz hayâtımızı ateşe atmasaydık. Dünyâda acılar hep olur ama keşke kul olarak mes’ûliyetimiz olmasaydı.
Yardımlaşmada üzerimize yok. Âdetâ 7’den 70’e herkes felâketzede vatandaşlarımız için koşturuyor. Allah cömert ve merhametli milletimizden râzı olsun. Bu güzelliği bir de iş ahlâkımıza taşıyabilsek fevkalâde olmaz mıydı? O zaman bu acılar hiç yaşanmaz veyâ daha az kayıp üzerinden yaşanırdı belki. Bunun için millet ve ümmet olarak topyekûn bir îman ve ahlâk yıkanmasına ihtiyâcımız var. Ahlâk ve dürüstlükte dünyâya örnek olması gereken bir ümmet muhâtapları karşısında bile sınıfta kalıyorsa bir yerde bir problemimiz var demektir. Kalplerimiz de depremle sarsılan yeryüzü gibi “bir sarsılışla sarsılıp” aslına dönmez, yerine oturmazsa dünyâ da sarsılıp duracaktır. Bir an evvel o ahlâkî yıkanmanın gerçekleşmesini Cenâb-ı Hakk’tan dilerim.
Bu dehşetli sarsılışta vefât eden kardeşlerimize Allah’tan rahmet, yaralılara da âcil şifâlar dilerim. Geride kalanların da bir an evvel normal hayatlarına dönebilmelerini…
AHMET DOĞAN İLBEY’E RAHMET
Deprem, kıymetli bir yazarımızı da bizden ayırdı. Sarsıldım. Ahmet Doğan İlbey, Yenisöz Gazetesi’nde yazardı. Yazıları eş zamanlı olarak Türkiye Yazarlar Birliği sitesinde de çıkardı. Ben merhûmu yaklaşık on yıldan beri okur, yazılarını paylaşırdım. İlk olarak bir dostumun “Bak, şöyle bir yazar var, dili de çok mazbût, uydurma kelimeler kullanmıyor, tavsiye ederim” deyişiyle keşfettim. Hakîkaten günümüzde benzeri artık pek az kalmış dil hassâsiyeti olan yazarlardan biriydi. Cumhûriyet devrindeki bir dil katliâmı olan tasfiyeciliği iyi bilir ve sık sık yazılarına mevzû ederdi. “Üslûpta üstâdım Cemil Meriç’tir.” derdi. İslâm’dan uzak ırkçılığı reddeder, gerçek Türk’ün “Hakk’a tapan Türk” olduğunu canhıraş bir şekilde dile getirirdi. Son zamanlarda neredeyse bütün mesâîsini bu fikri işlemeye tahsîs etmişti. Kendisiyle ancak yazışarak tanışabildim. Yazdığım hiçbir mesajı hiç cevapsız bırakmaz ve mutlakâ “Aziz dost” diye başlardı. Yazılarından ve yazışmalarından anladığım din, dil ve târîh şuûru tam, dost canlısı, dost ve düşman kutuplarını İslâm’a göre net olarak belirlemiş istikâmet sâhibi bir Müslüman Türk idi. Yüz yüze görüşüp halleşemeden ecel onu ayırdı. Çok sevdiğine inandığım Efendimiz’in âgûşunu açıp beklediği ümmetlerinden olduğuna dâir ümîdim büyüktür. Allah rahmet eylesin, mekânı cennet olsun. Geride kalanlarına sabr-ı cemîller ihsân eylesin.