Ramazan, oruç ve aydın yabancılaşması
“Aydın yabancılaşması” diye bir bekâ meselemiz vardır. Orhun Kitâbeleri’nde bile bundan şikâyet edildiğine göre milletimizin bağrında eski bir yaradır: “Çin milletine beylik erkek evladı kul oldu, hanımlık kız evladı cariye oldu. Türk beyler Türk adını bıraktı.” Türk beylerinin Türk adını bırakmaları tam bir mağlûbiyettir. Çünkü “Savaş, ölünce değil düşmana benzeyince kaybedilir.”
Tanzîmât, düşmana benzememe mevzûunda direncin kırıldığının resmî vesîkasıdır. Artık sonuna kadar düşmana benzeme yarışı başlayacaktır. Elbette bu yürüyüşte Avrupa görmüş Batı hayrânı şâirler ve yazarlar başı çekecektir. Bu milleti medenîleştirmek için Batı’dan damızlık erkek getirmeyi teklîf eden Abdullah Cevdet gibi, ölümü denemek için intihâr eden Beşir Fuat gibi, “Bugün sa‘y ü irfânım tebdîl-i tâbiiyyet etti” diyen, Târîh-i Kadîm şiirinde dinsizliğini açıkça îlân eden Tevfik Fikret gibi zirveleri gördü “aydın yabancılaşması” denilen hastalık. (Günümüzdeki felâkete girmeyelim)
Yahyâ Kemâl de Avrupa görmüş olsa da bir ara “Nev-Yunanilik” gibi bir edebî akıma yaklaşsa da bu hastalıktan sıyrılabilmiş bir şâirimiz. Onun “kendi gök kubbesi”ne dönüşünü Beşir Ayvazoğlu, “Yahya Kemâl Eve Dönen Adam” kitabında anlatır. Yahyâ Kemâl, eve, yâni milletine dönmeyi başarmıştır.
Onun “Atik-Valde’den İnen Sokakta” şiiri hem aydın yabancılaşmasını hem kendisinin yabancılaşanlardan olmadığını pek güzel anlatır. Şiiri okuyalım:
ATİK-VALDE’DEN İNEN SOKAKTA
Nihad Sami Banarlı’ya
İftardan önce gittim Atik-Valde semtine,
Kaç def'a geçtiğim bu sokaklar, bugün yine,
Sessizdiler. Fakat Ramazan mâneviyyeti
Bir tatlı intizâra çevirmiş sükûneti;
Semtin oruçlu halkı, süzülmüş benizliler,
Sessizce çarşıdan dönüyorlar birer birer;
Bakkalda bekleşen fıkarâ kızcağızları
Az çok yakından sezdiriyor top ve iftarı.
Meydanda kimse kalmadı artık bütün bütün;
Bir top gürültüsüyle bu sâhilde bitti gün.
Top gürleyip oruç bozulan lâhzadan beri,
Bir nurlu neş'e kapladı kerpiçten evleri.
Yârab nasıl ferahlı bu âlem, nasıl temiz!
Tenhâ sokakta kaldım oruçsuz ve neş'esiz.
Yurdun bu iftarından uzak kalmanın gamı
Hadsiz yaşattı rûhuma bir gurbet akşamı.
Bir tek düşünce oldu tesellî bu derdime;
Az çok ferahladım ve dedim kendi kendime:
"Onlardan ayrılış bana her an üzüntüdür;
Madem ki böyle duygularım kaldı, çok şükür."
Atik Valde, İstanbul Üsküdar’da III. Murad’ın annesi Nurbânû Vâlide Sultan tarafından 1570-1579 yılları arasında Mimar Sinan’a yaptırılan külliyedir. III. Ahmed’in annesi Gülnûş Vâlide Sultan’ın (ö. 1715) Üsküdar İskele Meydanı’nda yeni bir külliye inşa ettirmesi üzerine Eski Vâlide, Atik Vâlide veya Vâlide-i Atik adlarıyla anılmaya başlamıştır. (islamansiklopedisi.org.tr)
Üsküdar, İstanbul’un Anadolu yakasıdır ve halkı dindâr, gelenek-göreneklerine bağlıdır. Yahyâ Kemâl bir Ramazan günü iftâr saatlerine yakın bir vakitte mezkûr sokaktadır. Kendisi dindârâne bir hayât yaşamasa da yaşayan halkına meftûndur Yahyâ Kemâl. Bu yüzden bu sokaklardan sık sık gelir geçer. İftâr yakın olduğu için herkes evlerine çekilmiştir, sokaklar tenhâdır. Ramazan mâneviyâtı inmiş ve sükûneti tatlı bir bekleyişe çevirmiştir. Semtin halkı oruçludur ve bu yüzden benizleri süzülmüş bir şekilde birer birer çarşıdan evlerine dönmektedirler. Bakkalda bekleşen yoksul kızlar topun atılmasının ve iftârın yakın olduğunu göstermektedir. Nihâyet meydanda kimse kalmaz ve bir top gürültüsü ile gün biter. (Bu arada eski zaman telakkîmizde gün, gece 24:00’te değil akşam ezânıyla biterdi) İftârla birlikte kerpiçten evleri nûrlu bir neşe kaplamıştır. Yahyâ Kemâl bu âna tutkunluğunu şöyle ifâde eder: “Yârab nasıl ferahlı bu âlem, nasıl temiz!”Ama bir problem vardır: Şâirin kendisi oruçsuzdur. Bu mes’ût ânları milleti ile berâber yaşayamadığı için neşesizdir. Sanki milletinden çok uzak düşmüş, gurbette gibidir. Böyle üzüntüye gömülmüşken içinde bir kıvılcım çakar. Bir miktâr ferahlamıştır. Çünkü oruç tutmasa ve milleti ile kaynaşarak iftâr sofralarına oturamasa bile en azından bundan dolayı üzülebilmektedir. “Onlardan ayrılış bana her an üzüntüdür.” Bu üzüntü çok kıymetlidir. Onun “aydın yabancılaşması”ndan kurtuluşu ve milletine dönüşüdür bu üzüntü. Şâir hiç olmazsa bu üzüntüyü verdiği için Allah’a şükreder: “Madem ki böyle duygularım kaldı, çok şükür.” Ya bu kadarcık bir duygusu da kalmasaydı…
Bu noktada Ramazan ve orucun başka bir yönünü de keşfediyoruz: İnsana kendini gösteren bir aynadır Ramazan ve oruç. İnancın, amelin, duyguların ile nesin ve nerede duruyorsun? Bunu en iyi anlayabileceğimiz bir imkân ve fırsattır Ramazan.