• İSTANBUL
  • İMSAK
    00:00
    GÜNEŞ
    00:00
    ÖĞLE
    00:00
    İKİNDİ
    00:00
    AKŞAM
    00:00
    YATSI
    00:00
  • 0.0
  • 0.0
  • 0.0
Ahmet Tâlib Çelen
Ahmet Tâlib Çelen
TÜM YAZILARI

Müslüman yazarın vaaz mes’ûliyeti (2)

09 Şubat 2026
A


Ahmet Tâlib Çelen İletişim:

Müslüman yazarın vaaz mes’ûliyeti (2)

AHMET TALİB ÇELEN

Ömer Lekesiz’in “Vaazdan kaçış” yazısını vesîle ederek Müslüman yazarların vaaz mes’ûliyetinden söz ediyorduk. Devâm ediyoruz…

Şu bilgi de hoş; kaybolup gitmesin: Merhum Şerif Benekçi ile Zaman Gazetesi’nde bir mülakat yapılıyor. (Mâlûmunuz kendisi imam idi; romanları da “hidâyet romanı” sayılır bu yüzden). Gazeteci şuna yakın bir soru soruyor: “Hocam, Müslümanlar roman, film gibi imkânlardan faydalanmakta biraz geç kalmadılar mı?”


Cevâbı âdetâ ezberledim: “Hangi mevzûda geç kalmadık ki... Bir kuşlukta uyandık. Bir de baktık ki namaz geçmiş. Namazı kazâ etmenin telâşıyla tâdîl-i erkânı da terk ettik. Oysa düşünmedik ki kazâda da tâdîl-i erkân gerekir.”

“Tâdîl-i erkânı terk etmek”... Bu, bir taraftan “vaaz”ın terki, öbür taraftan işini adam gibi yapmanın terki olarak anlaşılabilir. (Kendisinin, daha çok “işi tekniğine göre yapmamayı” kastettiğini sanıyorum) Hakîkaten geç kalmışlığın telâşıyla yazılan Oğlum Osman, Kızım Ayşe gibi roman denilmeye şahit isteyecek karalamalar meçhûlümüz değil. Ama bunların bile vaaz bakımından bir vazîfe gördüklerini, birçok insanı müspet yönde etkilediğini söylemek, hakkı teslîm etmektir.


Tâdîl-i erkânı terk etmeyelim. Yani bir taraftan adam gibi roman yazalım; dost düşman kabûl etsin bunu... Ama öbür taraftan asıl mes’ûliyetimiz olan “vaaz”ı, “nasîhat”i de unutmayalım. “İslâmî” bir roman olacaksa, onu İslâmî yapacak olan başka nedir? Bize dudak bükeceklermiş, büksünler! Kimden utanıyoruz, kimden korkuyoruz yahu! Biz mü’miniz... Başkaca her şey ayağımızın altındadır!



Bir Müslüman yazar, eseriyle kaç kişinin kalbine hidâyet iletebildi, kaç kişiyi küfür bataklığından kurtarabildi, kaç kişinin kalbine Allah ve Peygamber sevgisi aşılayabildi, kaç kişiyi güzel ahlâka ısındırdı... Bunları düşünmeyecek de ne düşünecek? “Vaaz” yani “nasîhat”, kaçamayacağımız mes’ûliyetimizdir. Fakat bunu yaparken Hz. Peygamber’in emrine uyarak, “en güzel şekilde” yapmalı. Edebiyâtın ehemmiyeti de bu noktadadır; edebiyâtın vazîfesi “nasîhati” daha tesirli kılmaktır. Elbette bunun da bir “tâdîl-i erkân”ı vardır ve Müslüman yazar sözü tesirli kılmanın en ince yollarını bilmek ve tatbîk etmekle de mükelleftir. “Nasîhat”in insanların beynine çakır dikeni gibi batmaması; bir hoşça, bir güzelce yapılması gerekir. Bu noktada “Sanat eseri haykırmaz; telkîn eder.” diyen Necip Fazıl’a “Sözüm odun gibi olsun hakîkat olsun tek” diyen Mehmed Akif’ten daha yakınız. Doğruya ve güzele ulaştıran “telkin” de özünde bir “vaaz” mânâsı taşır.


Şule Yüksel Hanım ve Ahmet Günbay Bey, yazdıklarının hesâbını en kolay vereceklerdendir Allâhu a’lem... Bir de mahviyetlerine bakınız; o da Müslümanca... Ortada kendileri yok, eserleri var. Kitabını okuyanlardan çoğu Ahmet Günbay’ın kendini bilmez; bir resmini bile görmemiştir. Artistlik yapmıyor adam; Allah râzı olsun. Ya ötekiler? Yani solcular, mukaddessizler ve bizim kaçaklar? İşin artistliğinde... Adamlar yazar mı, sinema sanatçısı mı, şarkıcı mı... belli değil. Bütün istedikleri şöhret... Eserlerinin şöhreti de değil... Eser bile onları, kendilerini (nefislerini) meşhur etmek için lâzım. Nice zamandır yazarlar magazin sayfalarının malzemesi… Bu iş bitmiştir! Yok o şununla çıkıyormuş, yok filanca sevgilisini terk etmiş, artık filancayla ilgileniyormuş… Daha cıvık ve mübtezel haberler gırla; burada zikretmek istemiyorum. Bir yazar böyle husûsiyetleri ile mi haber olmalı? Eser nerde eser? Kaldı ki eseriyle zikredildi diyelim, bu bile haberi ciddîleştiremiyor. Çünkü dâvâ o değil; fikir başka başk’olmuş! İsmail Dede Efendi’nin o meşhûr sözü kulaklarımda yankılanıyor: Bu işin tadı kaçtı!


Hâlâ modern dünyânın kötülüklerinden korumak istediğimiz kızlarımıza Huzur Sokağı veriyoruz. Sokağa Açılan Kapı, Boşluk, Dallar Meyveye Durdu, Üç Deniz Ötesi... hâlâ «hidayet» için vazgeçemediğimiz kitaplar. Bu yazarların hiçbir kıymetleri yoksa bizim mahallede -ve bütün Türkiye’de- okumayı bu kadar sevdirdikleri-yaydıkları için bir kıymetleri olmalı değil midir? Ahmet Mithat Efendi gibi... Ama yok işte… Mezkûr yazarların eyvallahları da yok; iyi kötü bildikleri yolda yazmaya devâm ediyorlar.

Kaldı ki bu yazarların ve eserlerinin Türkiye’de Müslüman gençliğin yükselişindeki rolü de henüz tam araştırılıp ortaya çıkarılmamıştır. Hâlâ bir tek roman okuyup örtünen, beş vakit namaza başlayanların sayısı çok fazladır. Bu yazarlar sessiz-reklâmsız Türkiye’nin mâlûm değişim/dönüşümünde de (bugünkü iktidar dâhil) büyük rol oynamışlardır. Üniversitedeyken birçok yeni edebiyatçı arkadaşa bu mevzûda tez hazırlamalarını tavsiye ettim; ama sözümü tutturamadım. (Ben eski edebiyatçıydım)



Son olarak: Bizde iki bakımdan da “tâdîl-i erkân”ı terk etmeden yazan kim var? Bilmediklerimiz bizi bağışlasınlar; ama Mustafa Kutlu Usta yine perdenin ardından el sallıyor...

Başka?.. İsim vermenin sakıncalarını biliyorum; ama bâzen mecbur kalıyoruz. En azından bâzı eserleriyle Necip Fâzıl, Sâmiha Ayverdi, Safiye Erol, Bahaettin Özkişi, Mustafa Necati Sepetçioğlu, Emine Işınsu, Tarık Buğra, Nazan Bekiroğlu’nu hem “vaaz mes’uliyeti”ni unutmayan hem de “tâdîl-i erkân”a riâyete dikkat eden yazarlara misâl verebiliriz diye düşünüyorum.


Bu listeye girmeyi hak edip de bilmediğim ve zikredemediğim yazarlardan özür dilerim. Liste daha kabarık olabilirdi; ama sözün “roman” üzerinde yürümesi sebebiyle böyle oldu.

NOT: 2012’de yazdığım bir yazıyı kısmen elden geçirerek yeniden paylaşıyorum.

Haberle ilgili yorum yapmak için tıklayın.
x

WhatsApp İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23