Kalkan!
Her canlı, tehlikelerden, tehdîtlerden âzâde, emniyet içinde bir hayat yaşamak ister. Bu yüzden hemen hepsi kendisine bir sığınak arar veya inşâ eder. Bir in, bir ağaç kovuğu veya bir kuş yuvası… canlının emniyet için aldığı tedbîrlerdendir.
Allah her canlıya tehlike anında kendini koruyabileceği silâhlar da vermiştir. Bu bazı hayvanlarda keskin ve sivri diş, bazılarında pençe, boynuz, hız, gaga, kanat… olmuştur.
İnsan canlılar dünyâsında bedenen en zayıflardan birisidir. Onda ne aslanın diş ve pençesi ne çitanın hızı, ne gergedanın boynuzu, ne kartalın gagası ve kanadı vardır. Ama bunların hepsini alt edebilecek bir nimet ile güçlendirmiştir Allah onu: Akıl… İnsan aklı sâyesinde güç ve hız mevzûunda bütün canlıların fevkine çıkar. Elbette kendini emniyete almada da akıl, insanı bütün canlıların üstüne çıkarır. İnsanın yaptığı evler hiçbir canlının yuvası ile karşılaştırılamaz. Suyu, elektriği, tuvaleti, banyosu içinde olan, her türlü ihtiyâcını içinde karşılayabilen evler barınma ve emniyet duygusunun ürünüdür.
İnsan diğer canlılardan farklı olarak sâdece dünyâ hayâtı ve emniyeti ile yetinememektedir. Onda ilâhî hitâba muhâtap olma keyfiyeti de mevcûttur. Allah dünyâyı ve içindekileri insanı muhâtap alarak yaratmıştır. Eğer insan olmasaydı bütün bu dünyâ ve içindekiler mânâsız bir yığın hâline gelecekti. Dünyâ, insanla mânâsına kavuşmaktadır. Çünkü bütün bu mevcûdâtı yaratanı idrâk etme aydınlığı sâdece insana verildi. (Allah’ın Zât’ının idrâklerin ötesinde olduğunu belirtelim. Burada sözünü ettiğimiz kâinâtı yaratan bir Allah olduğunu idrâk etmek ve O’na inanmaktır). Allah’ı idrâk edince kâinatı da mânâlandırabiliyor insan. Eğer insan olmasaydı idrâk bakımından kâinât bir karanlık olacaktı. Seyyid Ahmet Arvasi, Kendini Arayan İnsan kitabının baş tarafında insan ile heykelini konuşturur. Orada “Dünyâyı aydınlatan güneş bile kendini idrâk bakımından sonsuz bir karanlık içindedir.” der. İnsan kendini idrâk edebilen varlık… Kendini idrâki de Allah’ı idrâk ile mümkün. Aksi takdîrde o da diğer canlıların karanlığına mahkûm.
İşte Allah’ı, kâinâtı ve kendini idrâk edebilen insan için bir de bu dünyânın “öte”si meselesi ortaya çıkar. Etrâfımıza bakıyoruz, bütün canlılar ölüyor. Annemiz, babamız, dostlarımız ölüyor. Anlıyoruz ki biz de mutlakâ öleceğiz. Peki ölüm bir yok oluş mudur? Allah peygamberleri vâsıtası ile bildirmiştir ki, ölüm son değildir. Tam aksine, başka bir mekân ve mâhiyette ebediyyen yaşamanın başlangıcıdır ölüm. Bakınız bunu da sâdece insan idrâk edebiliyor. Elbette resûllerin haberleri sâyesinde… Anlıyoruz ki, dünyâdan ötesi de var. Bu dünyânın hesâbının görüldüğü, boynuzsuz koyunun boynuzlu koyundan hakkını aldığı, Allah’ın emrettiği gibi yaşayanların mükâfâtlandırıldığı, tersine gidenlerin cezâlandırıldığı bir “öte” var. Allah insanı Cennet’le müjdelerken Cehennem’le tehdît ediyor. İnsan dünyâda iken nasıl bütün tehlike ve tehditlerden korunmuş olarak yaşamak istiyorsa âhirette de aynı şeyi istiyor. Yâni âhirette kendini tehdît eden, korkutan, ürküten Cehennem’den korunmak istiyor. Ölümden kaçış olmadığına göre âhiretten kaçış da mümkün değil. Âhiretten kaçamadığımıza göre Cennet veya Cehennem’den birisi mutlak istikâmet. Cehennem korkunç… Düşünüyor, taşınıyor ve âhiret emniyeti için Allah’ın emir ve yasaklarına uygun bir hayat yaşamaktan başka çâre bulamıyoruz. Öyle bir şey olsun ki hem bu dünyâdaki hem âhiretteki emniyetimizi temîn etsin. Hem bu dünyâdaki hem âhiretteki tehdît ve tehlikelere karşı bir “kalkan” olsun. İşte bu noktada Hz. Peygamber’in şu büyük müjdesi önümüze düşüveriyor:
“Oruç tutun. Şüphesiz oruç cehennem ateşine ve dünyânın kötülük ve musîbetlerine karşı kalkandır.”
Eğer hayvanların da idrâki olsaydı bu büyük müjdeyi, bu muhteşem emniyet imkânını baş tâcı ederler, hepsi oruç tutarlardı. Bütün canlıların aradığı kötülük ve musîbetlere karşı bir “kalkan” değil midir? İşte kalkan: Oruç…
Veyl, sokaklarda Ramazan gününde bu büyük imkânı tepip -hem de inadına yiyip içerek- idrâk kaabiliyeti olmayan canlılar arasına katılanlara…