• İSTANBUL
  • İMSAK
    00:00
    GÜNEŞ
    00:00
    ÖĞLE
    00:00
    İKİNDİ
    00:00
    AKŞAM
    00:00
    YATSI
    00:00
  • 0.0
  • 0.0
  • 0.0
Ahmet Tâlib Çelen
Ahmet Tâlib Çelen
TÜM YAZILARI

İnanmak çaba ve çile işidir

31 Ocak 2022
A


Ahmet Tâlib Çelen İletişim:

Eğitim sistemimizin kendisi bir bekâ meselesi olup çıkmıştır. Bu sistemden vatan, millet, ümmet şuûru ve heyecânına sâhip bir nesil beklemek beyhûdedir artık. Bu sisteme sağlıklı giren felç olarak çıkıyor. Bu nasıl bir eğitimdir ki isminin başındaki “millî” sıfatına rağmen çocuklarımızı mâzî-hâl-istikbâl çizgisi üzerinde kendi köklerine yaslanarak, kendisi kalarak geleceğe yürütemiyor? Tam tersine bu sistem yeni nesilleri cellâdına âşık ediyor, îmânından ve millî duruşundan uzaklaştırıyor, hızın ve hazzın ihtilâçlarına yuvarlıyor; deizmin, ateizmin, nihilizmin kucağına itiyor. Böyle bir eğitim sisteminin hiç olmaması millet ve memleket için belki daha faydalıdır. Hiç olmazsa çocuklarımız ebeveynlerinin ahlâk, vatan, millet anlayışı üzere devâm ederler, bir kimlikleri bâri olur. 

Geçenlerde bir gencimizin ateist olduğunu bildirdiği bir mesaj bırakarak intihâr etmesi hepimizi ziyâdesiyle üzmüştür. Eğer îmânımıza ve millî değerlerimize dayanan bir eğitim sistemimiz olsaydı muhtemelen böyle vak’alar yaşanmayacaktı. İnanmak ve inancını son nefese kadar devâm ettirebilmek bir çiledir. Meseleyi en güzel şekilde ortaya koyan bir yazıyı okuyucularımızın ıttılâına sunmak isterim. 

İnanmak ve bilmek

“İnanmak” ve “bilmek” farklı şeylerdir. Her “bilen” inanmış demek değildir. Çünkü bilip de “inanmayan”lara rastlamak mümkündür. Fakat inanmak için bilmek şarttır. Onun için İslâm büyükleri buyurmuşlardır ki: “İman için ilim, amel ve ihlâs esastır.” Yani, mümin, bilgi sahibidir, bildiklerini samimiyetle yaşamak ve yaşatmak arzusundadır. Yani “inanmış insana” tek başına “bilgili olmak” yetmez, o, samimiyetle inanmak ve inandığı gibi yaşamak zorundadır. Aksi halde kendini mutsuz hisseder. 

Biz, insanların, fıtraten “inanma ihtiyacı” içinde olduklarını, “inançsız” mutlu olamayacaklarını sanıyoruz. Bize göre, insanı “mutlu eden şey”, bilmekten çok inanmaktır. Çünkü “mutluluk” kavramı, zihnî ve aklî olmaktan çok “kalbî ve “hissî”dir; insanın, bildiklerine sevgi ve saygı duymasıdır. Bize göre, bir insanı tanımak, onu bilmektir; fakat bir insana “inanmak”, ona sevgi ve saygı duymaktır. Tamamı ile “tanımak” ve “bilmek” üzerine kurulu, sevgi ve saygıdan mahrum bir cemiyet mutlu olamayacağı gibi, çok şey bilen ve fakat “inanmayan” kişi de mutlu olamaz. Onun için, biz de Üstad Necip Fazıl gibi diyoruz ki: “Her şeyden önce, inanmaya inanmak gerek.” Daha sonra, “doğru inanmanın” yolu daha kolay ve daha rahat bulunur. 

Zamanımızda, bazıları, entelektüel olmayı “inançsız olmak” tarzında ele almaktadırlar. Güya “Onlar, sürekli şüphe halinde, nura doğru koşmaktadırlar” da “inanmış aydınlar, bildikleri ile yetinmektedirler.” Gerçekten onlar, böyle sanıyorlarsa, büyük yanılma içindedirler. Çünkü “inanmak”, inanmamaktan daha fazla bir çabayı gerektirir. Cesaretleri varsa, kendilerini “inanmanın çilesini” çekmeye davet ediyoruz. Bizim kanaatimiz odur ki, “inançsız”lar, böyle bir rizikoyu göze alamazlar. Çünkü onlar, bu zihnî zahmete katlanamazlar ve o kavurucu iradeyi gösteremezler. Aman Allah’ım, “inanmak” ne kadar zor, “inkâr etmek” ne kadar kolay! Gerçekten de “Cennet”in yolu dikenlerle, uçurumlarla kaplı da Cehennem’in yoluna çiçekler ve nefse hoş gelen kolaylıklar döşenmiş…” ve bu ne korkunç imtihandır.

Hemen bu noktada belirtelim ki, şüphe: 1. İlmî şüphecilik. 2. Marazî şüphecilik biçiminde ele alınabilir. “İlmî şüphecilik” (senkritisizm), gerçekten faydalıdır. İlmî çalışmalar ve incelemeler sonucunda ulaştığımız bilgilerin “sağlam” olup olmadığını araştırmamıza yardımcı olur. Zâten ilmî şüphecilik, tecrübe ve müşahede yolu ile elde ettiğimiz bilgilerin sürekli olarak kontrole tabi tutulması demektir. İşte beşeriyeti, “nûra götürecek” şüphe budur. Hiç şüpheniz olmasın ki, “inançlı aydınların” da böyle bir şüpheciliğe ihtiyacı vardır. Bu, onları bir Kitab-ı Ekber olan kâinatın içinde cereyan eden olayları ve bütün mevcudatı doğru bilmelerine hizmet edecektir. Nitekim İmam-ı Gazalî, El-Munkızu Mineddalal adlı eseri ile bu konuda tefekkür dünyasına öncülük etmiştir. 

“Marazî şüpheciliğe” gelince, bu “ilmî şüphecilikten” çok farklı olarak sürekli boşlukta kalmak, mânâsız vehimler içinde tırnaklarını kemirip durmak demektir. Bunlar âlemi, sevgiden ve saygıdan mahrum bir gözle seyrederler; en samimi duyguları, en halis niyetleri ve en masum davranışları bir “paranoyak” gibi korku ve endişe ile yorumlarlar. Sürekli huzursuz ve tedirgindirler. Onlara göre, din, ahlâk, hukuk ve diğer beşerî değerler, hep birer tuzak, birer aldatmacadır. Kısacası “marazî şüphe” içinde bulunan kişi, tamamen “müminin” zıddı bir tavır içinde çırpınır durur. (S. Ahmet Arvasi, Akıl ve Gönül, Burak Yayınevi, 1999, s. 48, “İnanmak ve Bilmek”)

Anaokulundan üniversiteye kadar çocuklarımız S. Ahmet Arvasi gibi hocaların elinde yetişseydi yukarıda bahsi geçen acıları yaşamazdık ve milletimiz mâzîde olduğu gibi kendisini aydınlatmakla kalmaz dünyâya da ışıklar saçardı. Büyük meselemizin yeni nesillerin yetiştirilmesi işini vatan, millet, ümmet şuûruna sâhip îmânlı kadroların eline vermek olduğunu bir daha ifâde etmiş olalım. 

NOT: Vurgular bize âittir. Yazının imlâsı kitaptaki şekilde muhâfaza edilmiştir. 

 

Haberle ilgili yorum yapmak için tıklayın.

Yorumlar

sülüman

camilerde ders verilmeli imamlar tarafından vakit namazları dışında boş koca gün boşa gidiyor her namaz arasına ders konulmalı camiyle bağlantısı daha yüksek olmalı diyanet uyuyor

Hasan Hüseyin Uysal

Vatan, millet, ümmet şuuru ile bir nesil yetiştirmek bu zamanda çok zor, ümitsizlik ile de bir yere varamayız, bunun için kendimizden tedaviye başlamalıyız. Allah sonumuzu hayır eylesin
x

WhatsApp İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23