Emeklilik: Ömrümüzün son demi…
Ömrümüzün son demi, son bahârıdır artık
Mâzîye bir bakıver, neler neler bıraktık.
Muallimliğe başladığım günler dün gibi… Bitmez tükenmez sandığım yıllar rüzgâr gibi geçiverdi ve bir anda kendimi evimde buluverdim. Büyük bir şaşkınlık ve telâş… Her gün sabah erkenden evden çıkmaya, mektepte derslere girmeye, talebelerle hemhâl olmaya, arkadaşlarla muhabbete alışmış bir insan birdenbire bunların hepsinden ayrılmış ve büyük bir okyanus ortasındaki bir adacıkta hayâtın dışına atılmış, itilmiş bir vaziyette buluveriyor kendini. Mes’ût âilem, çok ve samîmî dostlarım bu duyguyu yaşamama mâni olmuyor. Onlar önce de vardı ama işim ve meşgûliyetimle birlikte…
Meslek hayâtımda emekliliğe uğurladığımız birçok arkadaş oldu. Bir hüzün yaşadıkları ortada idi ama bu kadar sarsıcı olabileceğini tahmîn edememişim. Onları anladığımı zannederdim; anlamamışım, hepsinden helâllik diliyorum. Ağaçtan düşenin hâlini anlamak için ağaçtan düşmenin şart olduğunu bir daha idrâk ediyorum.
Hâlbuki emeklilik sebebiyle intihâr eden yakın dostlarım-abilerim vardı. Bunun insan rûhunda nasıl bir deprem meydâna getirebileceğini görmüş olmam gerekirdi. Gördüm, ama anlamamışım diyorum şimdi.
Hele bir tânesi… Temiz, dürüst, cesûr, idealist, beş vakit namazında, ağzı zikirli ……………. Hocam. Yeni nesilleri dînine, vatanına, milletine bağlı yetiştirmek için ders kitabından ayrı bir defter tutardı. O defterde dînî, millî, ahlâkî… neler olmazdı ki… Gazete kupürleri, kitaplardan alınmış notlar, fıkralar, menkıbeler… Yetiştirdiği talebeler bugün devletin yüksek kademelerinde vazîfe yapıyor. İsmini söylesem olmaz. İntihâr ile onun ismini yan yana düşünmek bile mümkün değil. Biz öyle bilirdik. Emekli olduktan sonra ancak bir yıl dayanabildi. İdeallerini yaşayabildiği ve aktarabildiği dünyâdan kopmak… Kaldıramadı. Keşke nasıl büyük bir sarsılış yaşadığını bilsem de daha yakın dursam, daha çok meşgûl olabilseydim. Gitti… Allah rahmet eylesin. Muhterem ağabeyim, seni ancak şimdi anladım, özür dilerim, hakkını helâl et!
Bütün bunları gördüğüm hâlde kendim için hiç böyle düşünmedim. “Ben inançlı insanım, okumayı yazmayı da severim, okurum-yazarım, eski yazılarımı toplar kitap olarak bastırırım, dostlarımla muhabbet halkaları kurarım… Hayat eskisinden de güzel geçer.” Böyle der, böyle düşünürdüm. Ama otuz dört yıllık alışılmış bir hayâtın birden bire bitmesi, sabahleyin kalktığınızda herkesin sokaklarda işine giderken sizin pencereden onları seyretmeniz meğer ne ağır bir şeymiş.
Aslında kısmen hissetmiştim olabilecekleri. İnsanı yıkan, ümitlerinin boşa çıkması oluyor en çok. Okumayı-yazmayı severim dedim ya… Buna bağlı olarak emeklilik yıllarım için kurduğum bir hayâl var. Gerçek olmaması için hiçbir sebep görünmüyor. Hazırlığım tamam. Ama kimseye danışmıyorum, hazırlık kalbimde. Yarın emeklilik evrâkımı tamamlayıp ayrılacağım. Bu gece bile gâyet rahatım. Hayâlini kurduğum ve aslında yarın başlatacağım meşgûliyeti akşamdan bir yoklayayım diyorum. İlk çaldığım kapı “Hiç ümit etme!” diyor. Gerçekleşmesi mutlak sandığım, önünde hiçbir mâni görmediğim iş ilk adımda boşa düşünce, ben de bir boşluğa yuvarlanmaya başlıyorum. Nabzımın hızlandığını hissedebiliyorum. Rengimi görmüyorum ama dışarıdan birisi hızla değiştiğini fark edebilirdi sanıyorum. Önümde hudutları belirsiz bir boşluk meydâna geliyor. Boşlukta hedefsiz, gâyesiz, rüzgârın sürüklediği bir balon gibi uçuyorum. Hayat mânâsını yitiriyor. Birkaç arkadaşımı arıyorum. “Vazgeçsem olur mu?” diyorum. “Abi, bu noktadan sonra vazgeçmek daha kötü olur.” düşüncesi öne çıkıyor. “Tamam” diyorum. Huzursuzum. “Ümîdini kaybedenin kaybedeceği bir şey kalmamıştır” derler ya, öyle.
Ertesi gün… Mektebe bir ömür verdiğim mesleğimden ayrılmaya gidiyorum. Ne olur ne olmaz diye yanıma kayınbirâderi de aldım. (Onun da emekliliği geldi, izinli olarak burada). Evrakları alıp ilçe millî eğitim müdürlüğüne gidiyoruz. İmzâlar imzâlar… Çıkıyorum. Artık resmen bir muallim değilim. Gece başlayan çarpıntı artıyor mu ne? Boşluk biraz daha mı büyümüş? Arabaya binip eve dönüyoruz. Bu küçük gezintinin iyi geldiğini fark ediyorum. Kendisi de muallim olan kardeşimi arıyorum, “Gel beni arabayla biraz gezdir” diyorum. Sağolsun, geliyor. Sokaklarda hedefsiz, gâyesiz dolaşıyoruz. E, bu ne kadar sürecek? “Yeter mi?” diyor kardeşim. Utanıyorum, “Tamam, yeter” diyorum. Beni eve bırakıyor. Evde yine kendimleyim. Yani boşluğumla baş başa. Bu arada zâten ömür boyu hiç yetmemiş ve emekli olunca iyice azalmış maaşımla maîşet motorunu yürütebilir miyim endîşesinin de yaşadığım hâlde payını îtirâf etmeliyim. İyi ki kayınbirâder izinde. Kendisi de emekliliğe hazırlandığı için en iyi o anlıyor. “Merâk etme Ahmet” diyor. “Öldük mü ya? Berâber bahçe yaparız, arıcılık yaparız, her gün gider geliriz, biz öyle âtıl yaşayacak adamlar değiliz, hem meşgûliyet bulur hem para kazanırız” diyor. İlâç gibi geliyor. Emeklilik sıkıntısı yaşayanlar için gerçekleşebilecek hayâllerin ne kadar iyileştirici olduğunu yaşayarak öğreniyorum. Yahya Kemâl’in “İnsan âlemde hayâl ettiği müddetçe yaşar” mısrâını da yeniden başka bir zâviyeden idrâk ediyorum.
“Allah bir kapıyı kapar başka bir kapıyı açar” derler. Birkaç gün sonra o hayâlini kurduğum faâliyet de başka bir kapıdan gerçekleşiyor.
Şimdi mi? Teyzemin hemşîre kızının söylediği gerçekleşti çok şükür: “Birkaç ay sonra bu sıkıntıların hiçbiri kalmamış olacak.”
Kayınbirâderimle tarlayı hazırladık; Ekim ayında fidanları dikiyoruz inşaallah…
Son bir not: İyi dostlar en mühim varlığımız; kıymetlerini bilelim.