Derin Boğaziçi!
Boğaziçi Üniversitesi’ne Prof. Dr. Melih Bulu rektör olunca ortalık karıştı ve bâzı hocaların da desteklediği talebeler işi polisle çatışmaya kadar vardırdılar. Arkada sinmiş güçler de bu hâdiselerden yeni bir Gezi isyanı çıkarabilir miyiz diye şevke geldiler. Cumhurbaşkanımız Erdoğan ve bâzı siyâsîler açıklamalar yaptılar; muhâlefet partileri ise patırtı çıkaran gençleri “özgürlük” adına desteklediler. Gerginlik henüz bitmiş değil.
Mesele Boğaziçi Üniversitesi olunca insan küçük çaplı da olsa bir araştırma yapmadan duramıyor. Meğer Boğaziçi Üniversitesi ne enteresan bir müessese imiş. Bulduğum bilgilerden birkaçını paylaşayım:
1863’ten 1971’e kadar Boğaziçi Üniversitesi’nin rektörleri şunlarmış:
1. Cyrus Hamlin (1863-1877), 2. George Washburn (1877-1903), 3. Caleb Frank Gates (1903-1932), 4. Paul Monroe (1932-1935), 5. Walter Livingston Wright (1935-1943), 6. Floyd Henson Black (1944-1955), 7. Duncan Smith Ballantine (1955-1961), 8. Patrick Murphy Malin (1962-1964), 9. Dwight James Simpson (1965-1967), 10. John Scott Everton (1968-1971)
(Boğaziçi Üniversitesi Sitesi:
http://www.boun.edu.tr/tr_TR/Content/Genel/Tarihce/Universite_Rektorleri)
Bunların içinde misyonerler de var ve biz bunu Boğaziçi’ne son seçilen rektöre karşı üniversite hocalarından bazılarının desteklediği talebe nümâyişlerinden sonra öğreniyoruz maalesef. Türkiye’de mâzîsi yabancı rektörlerle dolu başka bir üniversite de yok bildiğimiz kadarıyla.
Boğaziçi Üniversitesi’nin bazı hoca ve talebeleri bu garip vaziyeti hiç dert edinip düşündüler mi acaba? Ama kanûnî yollardan yeni bir rektör seçilince ortalığı velveleye verebildiler. İtiraz seçene mi, seçilene mi yoksa her ikisinin de kimliğine mi?
Yeni rektör Melih Bulu’ya gösterilen tepkiler sebebiyle Boğaziçi Üniversitesi ve nümâyişler üzerine birçok yazılar yazıldı. Fakat benim dikkatimi en çok eski bir yazı; Engin Ardıç’ın 2005 tarihinde yazdığı “Sola kitakse” başlıklı yazısı çekti. Bu yazının tamâmına yakınını paylaşmak istiyorum. Yazıda sâdece Boğaziçi Üniversitesi’ne dâir enteresan bilgilerle değil yakın târîhimizle iltisaklı başka mühim ipuçlarıyla da karşılaşıyoruz:
… bizim A sınıfına Charles Gilchrist gelirdi.
Ölmüştür herhalde, toprağı bol olsun, savaş yıllarında SOE, yani İngiliz Özel Harekât Dairesi’nin ajanı olarak komandoluk yapmıştı, görev bölgesi Yunanistan, uzmanlık alanı da köprü uçurmak ve daha önce de nöbetçi Alman askerinin gırtlağını çıt çıkarmadan jiletle kesmek...
(…) (Ben en arkada oturuyorum tabii, dalgacılar köşesinde... Mesut Yılmaz’ın eşi Berna bacım da en ön sırada!)
Hiç mi hiç İngilizce’den nasibini alamamış gabilerin toplandığı C sınıfına da Mary Elizabeth Nadi giderdi (yoksa o sınıfa Enis Dinç bakıyordu da Bayan Nadi D’ye mi gidiyordu, yanlış olmasın)...
Bayan Mary, Doğan Nadi’nin eşi, yani Yunus Nadi’nin gelini, Nadir Nadi’nin yengesiydi. Bu durumda İlhan Selçuk’un nesi olur, bilmem.
Şimdi, otuz beş yıl sonra Hasan Cemal’den öğrendim, Bayan Mary Nadi de savaş yıllarında OSS ajanıymış!
Pardon, savaştan hemen sonra, işgal altında tuttukları Berlin’de.
“Office of Strategic Services”, yani “Wild Bill” namıyla maruf William Donovan’ın kurduğu, FBI’ya bağlı olmayan ilk Amerikan dış istihbarat ve harekât örgütü...
Donovan’ın yardımcısı Allen Dulles da savaştan sonra, 1947 yılında, Başkan Truman’ın emir ve onayıyla CIA örgütünü kuracaktır... Yani OSS, CIA’nın atası, ağababasıdır.
Gene çok sevgili hocalarımızdan biri olan Hilary Sumner-Boyd’un da MI5 ajanı olduğunu Mehmet Eymür’den öğrendiğim zaman çok şaşırmıştım ama, Bayan Mary’nin öyküsü hepsine tüy dikti!
Yani, son Robert College başkanı John Scott Everton’un CIA ajanı olduğunu biliyorduk ama, bu kadarı...
Pes doğrusu!
(Sevgili Orhan Pamuk, sizin müdür John Chalfant neciydi acaba yahu?)
Bayan Mary, daha sonra, Dünya Bankası’nda çalışan yeğeni Zeynep’in oğlunun, okulunu bitirince CIA örgütüne “analizci” olarak girmesini önermiş, çünkü çok iyi para veriyorlarmış... Anlatan Hasan Cemal, tanık Ufuk Güldemir.
Zeynep’in ablası Emine, Cumhuriyet Gazetesi’nin ortağı ve yöneticisi...
Aile, İzmir “eşrafından”, eni konu zengin ve ünlü Uşşakizade ailesi...
Babaları Bülent Uşaklıgil, ünlü romancı Halit Ziya’nın oğlu... Büyükelçi... (Orada bir de Vedat olacaktı ama o konuyu hiç açmayalım, kıyametler kopar!)
Aynı aileden Latife Hanım’ın kim olduğunu soracak kişiler de bir daha benim yazılarımı okumasınlar.
Solcu gazetenin ortakları bunlar. Yönetiyorlar, yön veriyorlar.
(…)
(Engin Ardıç, Akşam, “Sola kitakse”, 17. 12. 2005)
O sol gazete (Cumhuriyet) twitter hesâbında önce yayınlayıp sonra her nedense sildiği tweetinde “ABD Boğaziçi Üniversitesi’ne el koyabilir.” diyebildi. Nasıl yâni? Bu üniversite Türkiye’nin bir üniversitesi değil mi?
Hâdiselerde gözaltına alınanlar içinde Boğaziçi talebesi yok denecek kadar azmış. Öyle görülüyor ki öğrenci özgürlüğünü teröristler kullanıyor.