Depreme uzaktan bakmak
Aslında kendini bu milletten hisseden bir kişinin depreme uzaktan bakması mümkün değil. Cismen uzakta olsanız bile rûhen ve kalben ta ortasında yaşıyorsunuz. Yıkılmış evler, girilmez sokaklar, dağılmış âileler, korkulu bakışlar, yaşlı gözler, kısılmış sesler… Hepsi gözümüzün önünde gönlümüzün içinde.
Maddî bakımdan deprem bölgesinden uzakta olsak da depremi bizzat hissettik. Uyanıktık, sallanmaya başladık. Önce “Bu nedir?” diye bir şaşkınlık, ardından deprem olduğunu anlıyoruz. Televizyona koşuyorum. Bir felâketle karşı karşıya olduğumuz besbelli. Kısa bir müddet sonra içişleri bakanımız medya karşısında beyânât veriyor. Hassâsiyet ve hızını takdîr etmemek mümkün değil. Sabah ilk yıkıntı haberleri ulaşıyor. Uzaktayız ama içimiz yanıyor. Şâirin “Ben gurbette değilim/Gurbet benim içimde.” dediği gibi deprem tam içimizde, yüreğimizin ortasında gümbürdüyor.
Kitab’ımız “Mü’minler ancak kardeştir.”, Efendimiz “Mü’minler birbirlerini sevmekte, birbirlerine acımakta ve birbirlerini korumakta bir vücûda benzerler. Vücûdun bir uzvu hasta olduğu zaman, diğer uzuvlar da bu sebeple uykusuzluğa ve ateşli hastalığa tutulurlar.”, “Komşusu aç iken tok yatan bizden değildir.” buyururken depreme uzaktan bakamıyoruz elbette. Deprem sâdece on ilimizi değil bütün Türkiye’yi, hattâ bütün ümmeti ve vicdân sâhibi insanları vurdu. Bu yüzden deprem hiçbirimize uzakta değil, içimizde.
Yıkıntı önünde çocuklarını yüreğinde 7.7’den daha büyük bir depremle bekleyen baba ile biz de çocuklarımızı bekler gibiyiz.
Ciğerparesi yavrularını göz yaşları ile bekleyen anne biziz.
Annesini, babasını enkaz altında kaybetmiş çocuklar bizim çocuklarımız.
Ana rahminden alınarak kurtarılan günahsız yavrunun annesi artık milletimizin bütün anneleri.
Çâresiz yaşlılar, gençler, çocuklar… Siz, bizsiniz; biz, siziz.
Merhametli ve cömert milletimiz yardıma koştu. Hiçbir millet ferdi depreme uzaktan bakmadı. Bizzat bölgeye gidenler gitti, gidemeyenler yardım için kendini parçaladı âdetâ.
Arama kurtarma ekipleri, doktorlar, hemşireler, eczâcılar, mâdenciler, aşçılar… Kaynak ustaları, kepçeciler, inşaatçılar… Kimin elinden ne gelirse… Büyük felâketlerin bizi birbirimize nasıl bağladığını bir daha gördük. Millet olmak böyle bir şey işte, ümmet olmak böyle bir şey…
Bir aşçı batı illerinden koşmuş gelmiş. “Bin kişiye düğün yemeği yapar yorgunluktan biterdim, burada 15 bin kişilik yemek yapıyorum, en küçük yorgunluk yok. Bin kişilik yemekte dört tüp biterdi, burada 15 bin kişilik yemekte iki tüp bitmiyor. Burada başka bir şey var.” diyor tükenmiş göz yaşları ile ve bizi de ağlatıyor elbette.
Kurtardıkları her can ile birlikte “Allâhü Ekber!” diyen kardeşlerimizle birlikte biz de ayağa kalkarak, “Allâhü Ekber!” diyoruz. Sevinçleri bizim de sevincimiz oluyor.
Devlet-millet bütünleşmesini görmek bizi fevkalâde mutlu ediyor.
Bir kediyi, köpeği, kuşu bile bir insan kurtarma hassâsiyeti ve sevinci ile enkâzdan çıkaran yürek adamları, iyi ki varsınız!
Ama bütün bu güzellikleri her rengi karartan kirli elleriyle örtmeye, karartmaya çalışan kararmış ruhları da gördük ve onlardan fersahlarca uzak olduğumuza şükrettik. Eksikleri söylemek, kusûrları tenkid ayrı bir şey, herkesin gördüğü güzellikleri şahsî veya siyâsî menfaat sebebiyle kapatmaya, göstermemeye çalışmak başka bir şey. Her zaman olduğu gibi millete uzak kaldınız. Depremin enkâzı altında kalan asıl sizsiniz.
Bu büyük felâketten bile âdî menfaatler çıkarmaya çalışan hırsız ve yağmacıları da gördük ve nefretle dolduk. Milleti ile bütünleşememiş hayvandan aşağı varlıklar. Maalesef bunlar da hep aramızdalar ve fırsatını bulunca tıynetlerini gösteriyorlar. Ama bu defâ devlet işi sıkı tutuyor ve gereğini yapıyor çok şükür.
Depreme mesâfe olarak uzak bir noktadan bu büyük felâket böyle göründü. Allah ölenlere rahmet eylesin, yaralılara âcil şifâlar versin, kardeşlerimizi bir an evvel normal hayatlarına döndürsün. Allah bir daha böyle felâketler yaşatmasın.