Çınarlar göçüyor bir bir!
Gölgesinde huzûrla oturduğunuz, varlığı ile mutlu olduğunuz ve emniyet duyduğunuz çınar ağacınızın bir sabah kalktığınızda devrilmiş olduğunu görseniz nasıl yıkılırsınız? Millet olarak kısa bir müddet içinde dört defa yıkıldık. Çünkü milletin (ve ümmetin) dört çınarı devrildi kısacık bir aralıkta. Yaprak dökümü Sezâî Karakoç’la başladı, sonra birer gün arayla Mustafa Yazgan, Ş. Teoman Duralı ve Yılmaz Yalçıner… Allah hepsine rahmet eylesin.
Necip Fâzıl’a atfedilen bir söz: “Osmanlıca okuyup yazan nesil gitsin, başınıza gelecek felâketi o zaman görün.” Yine büyük bir fikir adamının vefâtı üzerine bir dostumun söylediği söz de bana enteresan gelmişti: “Notlarını kâğıtlara yazan nesilden biri daha gitti.”
Çınarlar devrildikçe dünyâ ıssızlaşıyor, çoraklaşıyor. Dünyâya katlanma sebeplerimiz gittikçe azalıyor.
Sezâî Karakoç, şiirleriyle ve fikir eserleriyle bir devrin gençliğini yabancı idolojilere kapılmaktan korumakta büyük bir rol oynamıştır. Komünistliğin moda olduğu, kendi kültür ve medeniyetine bağlılığın gericilik görüldüğü, Müslümanların sanattan anlamaz diye aşağılandığı bir zamanda karşı tarafın şâir ve mütefekkirlerinden geri kalmayan, hatta onlara fark atan, birçok sol görüşlü şâir ve yazarın da takdîr ettiği bir sanat ve fikir adamı olarak Müslüman gençliğe bir ümit ve hayât suyu olmuştur Sezâî Karakoç. Onun sâyesinde kendine bir îtimât duygusu gelmiş ve başını dik tutmuştur gençlik. Hemen belirtelim ki Sezâî Karakoç’un şâir tarafı mütefekkir tarafını gölgelemiştir diyebiliriz. Mona Roza’nın bütün şiirlerini gölgelediği gibi. Bilenler biliyordu elbette ama halk, en çok cumhurbaşkanımız sâyesinde onun diğer dâvâ şiirlerinden haberdâr olmuştur. Oysa onun asıl derin tarafı mütefekkir tarafıdır. Şöyle demek de mümkündür: Nesirle ifâde edemeyeceği duyguları şiirle, şiirle anlatamayacağı düşünceleri nesirle yazmıştır. Yeni nesillerin onun şiirinin büyüsüne takılıp kalmaması ve mütefekkir tarafından da sonuna kadar istifâde etmesi elzemdir.
Mustafa Yazgan’ı lise çağlarımda okuduğum Sessiz Çığlık romanı ile tanımıştım. O devirde bizim câmianın romanı yoktu desek yeridir. Sessiz Çığlık bugün îtibâriyle gençlere çok câzip gelmeyebilir. Ama o günlerde bize ilâç gibi gelmişti.
Mustafa Yazgan, çok duyduğum ama fazla tanımadığım bir sîmâydı benim için. Zannediyorum bütün câmia için de böyleydi. Bir Necip Fâzıl, Sezâî Karakoç gibi bilinmezdi meselâ. Hattâ kendisine nispetle çok yazmamış Osman Yüksel Serdengeçti kadar bile sohbetlere mevzû olmazdı. Ama o, romanı Sessiz Çığlık gibi sessiz ve derinden giden bir dâvâ neferi olarak vazîfesini yapmış bir kıymetimizdir. “Yorulmak yok. Sizler bu dünyâya yorulmaya, oturmaya, yürümeye değil, dâvânız için koşmaya geldiniz. Vazîfeniz koşmak” dermiş. “Dâvâma sevdâm, yaşımı bana fark ettirmedi” diyen bir adamın kaybına yürek yanmaz mı?
Teoman Duralı, tam mânâsıyla âlim ve mütefekkirdi. Onun yazı ve sohbetlerinde dâimî bir şaşırma hissi yaşamışımdır. Kelimeler, cümleler, kenarda kıyıda kalmış ehemmiyetsiz sandığımız bilgiler onun bir temâsıyla yeniden canlanır, bir uykudan uyanırcasına gerinirler; zihin ve kalbe açılan pencereler hâline gelirlerdi. Profesörlük filân onun taktığı unvânlar değildi. O, milletine olan borcunu ödeme derdinde som bir ilim ve fikir adamıydı. Ayağı millete, ümmete ve toprağına basardı. Çağdaş İngiliz-Yahudi Medeniyeti adlı kitabı fikir hayâtımızın köşe taşı eserlerindendir. Daha sonra genişleterek Çağdaş Küresel Medeniyet ismiyle yeniden yayınlamıştır. “Evrensel hukûk” hakkında yazdıkları beni yine hayrete düşürmüş ve zihnime kazınmıştı: “Beşerî hukûk sistemlerinin hepsi neş’et ettikleri coğrafyanın izlerini taşırlar. Yâni coğrafyaya mahkûmdurlar. Başka bir coğrafî bölgede geçerli olmayacak birçok normları, kâideleri olması kaçınılmazdır. Dolayısıyla beşerî hukûk sistemleri evrensel olamazlar. Ancak ilâhî kaynaklı bir hukûk sistemi evrensel olabilir.” (Meâlen, bende bıraktığı izle yazıyorum) Bu bakış bende büyük akisler meydâna getirmiştir. Şu sözleri çerçeveletip okullarda her sınıfa asılmalıdır: “Biz kültür soykırımına uğramış bir milletiz. Bunu kelimelerle ifâde edemiyorum. Hâfızayı kaybettik, alzheimer olmuş bir milletiz. Bunun en önemli müsebbibi yazının katlidir. Peyami Safa bunu, ‘Milli kütüphânesine girip tek kelime okumadan çıkan tek millet’ olarak özetlemiştir. Dünyâ birçok devrim, birçok ihtilâl gördü. Hiç birinde yazıya dokunulmadı. Japonlar için Çin alfabesi yabancı, İranlılar için Arap alfabesi yabancı ama hiçbiri dokunmadı. Türkiye’nin yeniden istiklâline kavuşması yazının değiştirilmesine mi bağlıydı? Beşerde gen ne ise insanda yazı da odur. Medeniyet yazı üzerine kurulmuştur. Yapacağınız en büyük katliâm budur. Biyolojik soykırımda ‘kılıç artıkları’ olur ama kültür soykırımı kesinkes bitirir; tertemiz eder.”
Ve Yılmaz Yalçıner… Gazetemizde de yazılar yazmış olan merhûmun ne kadar enteresan bir kişilik olduğunu onu yakından tanıdığı anlaşılan bir twitter hesâbından öğrendim:
Yılmaz Yalçıner abi vefat etmiş. Yiğit, cevval, tezcanlı Yılmaz abi. 80’lerde uçak kaçırıp, “Kenan Evren gelsin, konuşalım” diyen, Evren gelince ‘Kelime-i şehadet nedir?” diye soran, 11.5 yıl hapis yatıp, oğlu Yusuf’u 17 yaşında toprağa veren Yılmaz abi. Yazı-çizi-veri-yorum başlığıyla Yeni Akit’te yıllarca yazan Yalçın abi. Üsküdar’da tanıştığım, ismer dükkanını kendine ofis yapan, 1-2 yıl sürekli yanına uğrayıp sohbet ettiğim Yılmaz abi. Bir gün “Ömer, gel bak ne buldum” deyip bir belge gösteren Yılmaz abi. Hüseyin Üzmez, “Ben 10 yıl yattım, Yılmaz seni geçicem dedi, sözünü de tuttu, 11.5 yıl yattı” diyerek esprisini yaptığı Yılmaz abi. “Ömer’im canın sıkıldığı zaman gel sohbet edelim, ben burda olmasam da otur, oku, yaz, çay iç” diyen Yılmaz abi. “Ömer ben de biliyorum parti ile İslam’a hizmet olmaz ama nasıl olur, nasıl yaparız bilmiyorum” diyen Yılmaz abi. Refah Partisi iktidar olunca “Şunları şunları yapmazsanız ezerler” deyip liste yapan Yılmaz abi. Daha neler neler! Rabbim müminlere rahmet eylesin. Amin. (Ömer Yıldırım)
Allah cümlesine rahmet eylesin, mekânları cennet olsun.