Bir tanrıtanımaz ile sohbet…
“Ben Tanrı’ya inanmam!” sözünü, pervasızca ve uluorta kullanan kişi, eğer “antisosyal” bir davranış göstererek cemiyetin dikkatini çekmek isteyen ezik ve patolojik bir tip değilse, mutlaka zihnî gücü yetersiz ve her türlü fikir çilesinden mahrum biridir.
Artık herkes bilmektedir ki, “Tanrı kavramı”, bütün beşer tarihi boyunca, bütün zaman ve mekânlarda, fert ve cemiyet plânında, bütün beşeriyetin dimağını işgal eden, bütün fikir tarihi boyunca insan zihninin “temel problemlerinden biri” olmak gibi ciddi bir konudur ve konu olmakta devam etmektedir. Bu konuda yüzbinlerce kitap yayınlanmış, eserler verilmiş, peygamber, âlim, velî ve hattâ filozof alın teri ve göz nuru dökmüştür. Hattâ insanlık tarihini bir dinler tarihi biçiminde ele alan ilim adamları ve sosyologlar dahi vardır.
Bütün bunlardan habersiz, kendini üç-beş sloganın cazibesine kaptırmış, kültürsüz, çilesiz, tefekkürsüz militan ve saldırgan birkaç zavallının, bu konudaki “menfi çığlıkları”, aldatılmışlığın ve şartlanmışlığın ötesinde bir mânâ ifade etmez, nitekim etmiyor da...
Yıllar önce böyle biri ile konuşuyorduk. Kendisi, Eğitim Enstitüsü'nden talebemdi. Temiz bir aile köküne bağlı olmakla birlikte, onu Marksistler sarmış, inançlarını allak bullak etmişlerdi. Bir gün, bana ders dışında bazı sorular sormuştu ve aramızda şöyle bir konuşma geçmişti:
- Hocam, siz Tanrı’ya inanır mısınız?
- Evet, ya siz?...
- Eskiden inanırdım, ama şimdi değil!...
- Eskiden inandığın tanrı ne oldu?
- Galiba öldü!
- O halde, inandığın şey, gerçekten Allah değilmiş, ölmesi ve yok olması gereken yanlış bir tanrı fikri imiş.
- Yanlış bir tanrı fikri ne demek?
- İnsanlık, asırlardan beri Allah’ı arıyor, fakat kendini, eşyaya ait illüzyonlardan, çocukluktan kalma antropomorfizmden (en soyut varlıkları bile insana benzemekten) ve animizmden (tabiatı ve tabiat kuvvetlerini canlı sanıp onlara tapınmaktan) kurtaramadığı için, farkında olmadan objektif ve subjektif yanlış bir “tanrı kavramına” sahip oluyor. Sonradan, yaşı ve tecrübesi arttıkça, bunun “Gerçekten Allah” olmadığını görüp onu kırıp atıyor. Bütün beşer tarihi, bir bakıma “sahte tanrılar”dan kurtulup “Yüce Allah’a ulaşma” çilesinden ibarettir. Beşeriyet, Allah’ı bulmak için yüzbinlerce “put” kırmak zorunda kalmıştır ve kalmaktadır. Kim bilir, senin red ve inkâr ettiğin “tanrı fikri” nasıl bir şeydi? Sen, onu kırmakla gerçekte «Allah›a giden yolda, bir engeli aşmış olmalısın.” İslâm’da “Lâilahe illallah” demek, bütün “sahte mabutlardan” kurtularak, Allah’a doğru yol bulmak demektir. Yüce kurtarıcı Hz. Muhammed’in (O’na binlerce selam olsun) hayat ve mücadelesini ciddiyetle incelersen, gerçekten huzur bulursun.”
Ders zili çaldı ve ayrıldık.
(S. Ahmet Arvasi, Hasbihal, 3. Cilt, Burak Yayınevi, s. 226-228)
Aklımda bu gencin Marksist arkadaşları tarafından hocanın önünden sürüklenerek götürüldüğüne dâir bir anekdot kalmış. “Bırak şu büyücüyle konuşmayı” diyerek götürmüşler. Belki de merhûm başka bir yazısında aynı hâtırayı anlatmıştır. Arvasi Hoca’nın rahlesine düşenin inançlı bir insana dönüştüğünü çok gördükleri için “büyücü” diyorlardı besbelli.
Maalesef eğitim sistemimize Arvasi Hocalar değil arkadaşlarını “bırak, bu büyücü ile konuşma” diyerek sürükleyip götürenler hâkim oldu. Bu laik, seküler, âhiretsiz, yabancı zihniyetin hâkimiyeti bir türlü kırılamadı maalesef. Bu yüzden îmândan, öz kültüründen, târîhinden kopuk veya bunlarla alâkasız, kendi insanından ve ülkesinden iğrenen, yabancı kültür ve hayat tarzlarına meftûn, bunalımlar içinde intihâra sürüklenen bir nesille karşı karşıyayız. Bu gidişin sonu yok oluştur. Ve hep söylediğimiz gibi buhrandan çıkışın tek yolu eğitimimizin inançlı ve idealist kadrolar eliyle yürütülmesidir.