Tencere, tasarruf ve Z kuşağı
Bir gazeteci olarak Türkiye siyasi hayatını 30 yıldır takip ediyorum. Refah Partisi döneminden bugüne kadar geçen sürece bizzat şahit oldum. Recep Tayyip Erdoğan’ın siyasette yaşadığı evreleri, başarılarını, bugünlere tırnaklarıyla kazıyarak geldiğini bilenlerdenim. Onun çok güçlü bir siyasi hikâyesi var. Siyasette hikâyesi güçlü olanlar kazanır. İlçe, il başkanlıkları, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı, zindan hayatı ve sonrasında Ak Parti’nin kurulmasıyla başlayan genel başkanlık, Başbakanlık ve Cumhurbaşkanlığına uzanan sürecin geldiği noktayı iyi analiz etmemiz gerekiyor. Elbette Ak Parti’nin de bir ömrü var ve günü geldiğinde miadını tamamlayacaktır. İbn-i Haldun’un da ifade ettiği gibi, devletler, ideolojiler de tıpkı insanlar gibi; doğar, büyür, gelişir ve günü geldiğinde ölüme mahkûm olurlar. Bu anlamda kendisi de bir fani olan Erdoğan, makam ve mevkilerin gelip geçici olduğunu, asıl olanın millete hizmet etmek ilkesi olduğunu iyi bilir. Bu girizgâhtan sonra kısaca Ak Parti’nin 20 yıllık siyasi hayatını değerlendirmeye çalışalım.
Türkiye’yi 2000-2001 krizi derinden etkilemişti. Millet perişan olmuş, başarısız ve yorgun, aynı zamanda da vurguncu partilerden ve iktidarlardan bıkmıştı. Koalisyon hükümetleri ile Türkiye’nin bir yerlere varamayacağını anlayan milletimiz 3 Kasım 2002’de yapılan erken seçimde her anlamda kendisine en çok umut vaat eden siyasi partiyi tek başına iktidara getirdi. İşte o oluşum Ak Parti’ydi. Milletin desteğini arkasına alan AK Parti büyük bir heyecan ve aşkla yaptığı reform ve yatırımlarla ekonomide önemli bir dönüşüme imza attı. Türkiye bir taraftan daha hızlı ve istikrarlı bir büyüme patikasında ilerlerken bir taraftan da küresel ekonomik sistemdeki rolünü güçlendirmek için mücadele etti. Partinin iktidara geldiği ilk yıllarda Recep Tayyip Erdoğan, siyasi yasağı bulunduğu için seçimlere giremeyerek milletvekili seçilemedi. Fakat gittiği Avrupa ülkelerinde Başbakan gibi karşılanıyordu. AK Parti, iç ve dış, yerel ve ulusal engellemelere rağmen reformlar ve seçim başarılarıyla dolu 20 yılı geride bıraktı. Şimdi artık geçmişin başarısı ile övünmenin vakti değil. Bundan sonrasında neler yapılabilir, ona bakmak gerekiyor. Suriye iş savaşının, 15 Temmuz darbe girişiminin ve sınırlarımızdaki diğer terör saldırılarının, son olarak da küresel Covid-19 salgınının elbette payı büyüktür. Lakin faturayı büsbütün yan faktörlere kesip, kendi savurganlık ve yaptığımız israfı görmezden gelemeyiz. Ak Parti, kendisinden öncekilerden devraldığı enkazı ayağa kaldıran, yaptığı reformlarla Türkiye’yi şahlandıran bir partidir. Devlet, ekonomik kriz dönemlerinde doğal olarak tasarruf tedbirleri uygular ve kamu kurum ve kuruluşlarında bir takım kısıtlamalara gidilir. Eskiler “ayağını yorganına göre uzat!” derlerdi. Lakin kamunun gazete alımına dahi sınırlama getirirseniz, millet gidişattan kaygı duymaya başlar. ‘Acaba önümüzdeki yıllarda devlet kendi memurunun maaşını veremeyecek duruma mı gelecek?’ diye endişe etmeye başlar. Ya da yazılı basının (gazetelerin) iyice öldürülüp ortamın tamamen sosyal medyaya bırakılması mı amaçlanıyor?
Covid-19 salgını ve yukarıda sıraladığım yan etkenler, şu anda yaşadığımız ekonomik daralmanın tuzu biberi oldu. Tamam sıkıntı küresel, ancak geçim derdine düşen, markete-pazara gittiğinde poşetin yarısı boş dönen sokaktaki insan için bu geçerli bir mazeret değil. Vatandaş cebine bakar. Esnaf, çiftçi ve memur perişansa, vallahi sizi sorgulamaya başlar. Türkiye’ye çağ da atlatsanız eğer tencere teorisi devreye girmeye başlamışsa, tehlike kapıda demektir. TÜİK enflasyonu yüzde kaç olarak açıklarsa açıklasın, hikâyedir. Fiyat artışları herkesin ortak derdi olmuşsa, devlet erkânı bunu görmezden gelemez. Bilir misiniz bu ülkede Türk siyasi hayatından bir Demirel geldi geçti. 7 sene yasaklı kalmıştı. 6 defa hükümetten gitti, 7 sene de hükümet kurmuştu. Tüm olumsuzluklara rağmen “dün dündür, bugün bugündür” diyerek gemisini yürütürdü. Darbe ve muhtıra girişimlerinde Demirel hep hedefteydi. Halk ağzıyla konuşan Demirel, pratik zekâ ve hazır cevap bir adamdı. Yollar yürümekle aşınmaz sözü de ona aittir. Ama ben bugün Demirel’in ekonomik kriz dönemlerine ışık tutan ve her siyasetçinin dikkate alması gereken sözüne değinmek istiyorum. Böylesi dönemlerde Demirel derdi ki, “tencerenin devirmeyeceği iktidar yoktur.” Yani millet perişansa, evine ekmek götüremez duruma gelmişse, bakkala, manava gittiğinde cebi yanıyorsa iktidar tehlikededir demektir.
Ak Parti’nin ivedi kendisini toparlaması, kaybettiği gençliği kazanması, ekonomik krizi, pahalılığı önlemesi gerekiyor. Dış politikasını çok başarılı bulduğum ve önemsediğim Ak Parti’nin bir an önce toplumun ana gündemi olan ekonomiye odaklanması, dövizdeki dalgalanmayı kırmak için adımlar atması elzemdir. Kitleleri uzun süre etkileyebilecek duygusal hamlelerle bu süreci geçiştiremezsiniz. Önünüzde modern ve dijital bir gençlik var. Elektrik ve doğal gaza zam yaptığınızda sosyal medyayı sallayan halk yığınları var. Sivil ve askeri vesayeti ortadan kaldırmış olmamız, güçlü bir medya desteğine sahip olmamız da sorunları tek başına çözmeye yetmez.
Ak Parti’nin sosyolojik tabanının erimemesi için gerekli tedbirler acilen alınmalıdır.
Bu milletin umudu hâlâ Recep Tayyip Erdoğan’dır. Muhalefetin aslında yaptığı ve ortaya koyabildiği güçlü bir argümanı yok. Ak Parti bunu bile fırsata çevirebilir. Dolayısıyla Ak Parti, etrafını saran olumsuz ne varsa silkelemeli ve yeni bir şahlanış başlatmalı. Devleti, medyayı ve sermayeyi iyi kontrol etmeniz yetmez. Reform ve üretime ağırlık vermeli. Doğalgazı bulduk diye müjde verip, geldiğimiz noktada doğalgaz ve elektriğe zam yapıyorsak bunun sebebini millete anlatmamız gerekiyor. Ak Parti’nin yüzleşmesi gereken gerçek şudur: Kendisini iktidara taşıyan ve Türkiye’nin en uzun soluklu iktidar imkanını sunan milletin sorunlarına yoğunlaşması, onu rahatlatması, gençliğe umut vermesi, işsizliği ortadan kaldırması gerekiyor. Bu hem ülkemizin hem de kendisinin bekası için çok önemlidir.







