Hikayesi olan kazanıyor
Deniz, “büyük özgürlük” diyor Hasan Cemal. Evet bence de öyle. Bu yazıyı ben de denizden yazıyorum. Lakin denizin esintisi Hasan Cemal’in kafasına vurmuş olmalı ki, akademisyen siyasetçi İbrahim Kalın’ın tweetine kafayı takmış. Ne diyordu Kalın: “Biz masalları olan bir coğrafyanın çocuklarıyız. Bize 150 yıldır modernleşme adı altında başkalarının hikâyeleri anlatıldı. Artık kendi hikâyemizi yazma zamanıdır.”
1995 yılında Erdoğan’ın RP Ümraniye Teşkilatının açılışında yapmış olduğu konuşmaya atıfta bulunarak, “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir demek, koskoca bir yalan! Kesin hâkimiyetin sahibi Allah’tır” sözüne takılmış. Bizim kendi hikayemizdeki kadın-erkek ilişkilerinden siyasetimize kadar sorgulayan Cemal, Ak Parti siyasetinin şeriatçı argümanlara dayandığını, bu yüzden de sandıkta büyük yenilgiye uğrayacağımızı yazmış. 19 yıldır her seçimde seküler partileri yere vuran, girdiği her seçimi zaferle neticelendiren bir adama, sandıkta yenilgiden bahsetmek için biraz tarih bilgisi, sosyoloji ve erdem lazım. Sırtını dayadığı batılı değerlerin iflas ettiğini göremeyecek kadar basiretsizleşen bu kalemlere diyecek bir söz bulamıyorum.
…….
Biz yine de yazmaya devam edelim. Bir kişi de istifade etse kârdır.
Efendim bugün köylülük konusunu işleyelim isterseniz. Köylü milletin efendisidir. Ben de köylüyüm. Köy hayatını çok severim. Keşke köyde bir dönüm tarlam olsa da ekip biçsem. Cefakârdır, üretkendir köylüler. Pamuk, salatalık çapalayan, yaylalarda sürüsünü otlatan çobanlara hep gıpta etmişimdir.
Köylülük dedimse; tabii bu, gelenekten ziyade, idarecilerin köylülük kavramına yükledikleri anlamı içeriyor. Köylü sınıfını ucuz oy deposu olarak görenle, onun ürettiği ürüne el koyan zihniyet aynıdır. Konuyu modernlik ve medeniyet olarak da ele almıyorum.
Malum Cumhuriyetin ilk yıllarının elit(!) kadroları neredeyse ekonomisi hiç bulunmayan bir ülke devralmışlardı(!). Kendileri en azından öyle söylüyorlar. Savaştan çıkmış bir devletin ekonomisi zayıflar. Haydi doğrudur diyelim. Devletin kalkınması gerekiyordu. Lakin 1929 yılında tüm dünyada bir ekonomik kriz yaşandı. Bu yüzden de Türkiye dış yardım alamadı. Peki o günkü kadrolar bu açığı nasıl kapattı? Hani dedelerimiz anlatırlardı ya, tahsildarlar kolluk gücüyle milletin arazisine gider, hasadın bir kısmına el koyarlarmış. Yani devlet, kaynak üretmek için köylü sınıfına yüklenmiş. Bu arada vermek istemeyen veya ürününü devletten gizli ambarına götürmek isteyen köylüye de zulüm edilmiş. Yani sizin anlayacağınız devleti yöneten o günün kadroları 1930’dan 39’a kadar tam 9 yıl tarım sektörü ile ayakta kalmayı ve kalkınmayı başarmış. Gelin görün ki köylüye dayalı bu ekonomik kalkınmanın CHP’ye yönelik ağır siyasi sonuçları oldu. CHP’nin kaynak bulmak için sırtını köylüye, tarıma dayama eylemi, köylülüğe ve hatta dini değerlere karşı olduğu algısını oluşturdu. Gerçekte de öyleydi. Mesela Demokrat Parti’nin iktidara yürümesinde bu algının payı büyüktür. Tabii CHP’nin toplum nezdinde din düşmanı gibi algılanmasının yegane sebebi köylüye yüklenmesi değil elbet. Kur’an Kursları ve dini tedrisata baskısı söz konusudur. Sadece bunlar da değil. Ezanın 18 yıl boyunca Latince okunması, toplumsal baskı ve dil devrimi, bardağı taşıran damlalar olmuştur. İşte o günden beri Anadolu köylerinden oy alamaz CHP. Alnındaki o algıyı da hâlâ silebilmiş değiller. Silmeye de niyetleri yok. Geçmişle yüzleşme niyetinde olmayan, milletin inancına, gelenek ve göreneklerine saygı duymayan ulusalcı zihniyet, sittin sene bu ülkede iktidar olamaz. Dedem rahmetli ölünceye kadar hep; “bunlar din düşmanı oğul, camilere at bağladılar, Elif Ba okuyana dipçik vurdular, bize zulüm yaptılar” dedi.
Özetlersek, CHP’nin köylü sınıfa yüklenmesini sadece ekonomi temelli ve tarihsel zorunluluk olarak ifadelendirmek güçtür. Partiyi dönüşüme zorlayanlar 6 okun hışmına uğruyorlar. Klasik CHP kimliği ile ulusalcı CHP damarının savaşıdır aslında yaşanan. Ne ki klasik de olsa, ulusalcı damarıyla ülkenin manevi değerlerine saldırmaya devam da etse, CHP’nin %25’lik kemikleşmiş bir oy potansiyeli vardır, o kadar. Bu rakamı Millet İttifakı’nı canlı tutarak % 50’lere taşımayı hedefliyorlar ama nafile. Ecevit’in bile hizaya getiremediği CHP’yi Muharrem İnce hiç getiremez. Kemal Kılıçdaroğlu mu? O da klasik CHP ile ulusalcı çizginin arasında savrulup duruyor. Bu CHP’den bir hikaye çıkmaz.
NORMALLEŞME VE EKONOMİ
Koronavirüs tüm dünyada etkisini göstermeye devam ediyor. Sokağa dönüş yapmış olsak da salgın evde olduğumuz dönemden farklı değildir. O halde salgın bittiği için mi sokaklardayız, yoksa devam ediyor da toplum olarak bağışıklık kazanmak için mi? İkincisi, yani ekonomi düzelsin; korku ve panik bitsin, bağışıklık kazanarak mücadeleyi sürdürelim denildi. Bugün itibarıyla vaka sayısı ile ölüm oranlarında düşüş yok. Bilakis düğün, asker uğurlamaları, eğlence mekanları ve plajlar virüsü daha da tetikledi. Millet olarak maske takmaya ve sosyal mesafeyi uygulamaya azami dikkat gösteremedik. Devletimiz ekonominin çarkları işlesin diye normalleşme için düğmeye bastı. Okulların açılması, havanın soğumaya başlaması ne getirir, ne götürür; tüm bunların iyi hesap edilmesi gerekiyor. Normalleşme şart, eyvallah.. Maske takmak, sosyal mesafeye uymak ve hijyen de öyle. Lütfen kurallara uyalım. İş bitmiş değil. Ne bu salgının aşısını bulabildik, ne de henüz virüsü topraklarımızdan kovabildik. Dolayısıyla yeniden evde kalmak ve birçok özgürlükten mahrum olmak istemiyorsanız lütfen kurallara uyunuz.







