Fiziksel mesafe sosyal mesafemizi öldürmemeli
Kavramı tartışmanın aslında hiç kimseye faydası yok. Bu makalenin de amacı; kavramdan ziyade, salgın nedeniyle aramıza konan fiziksel mesafenin, salgın sonrası sosyal mesafemizi öldürmemesi. Koronavirüs sınıf, din, mezhep, fakir, zengin, toplumsal fark ayırmadan herkesi eşitliyor. Salgından ancak tedbirlere uyarak kurtulabiliriz. Bu makalede salgınla ilgili tedbirler yer almıyor. Bilakis salgın sonrası oluşacak sosyal sınıfa dikkat çekmek istiyorum. Konunun elbette akademik çevreler ve uzmanlarınca da ele alınması ve şimdiden sosyolojik boyutunun irdelenmesi gerekmektedir.
Sosyal mesafe mi, fiziksel mesafe mi? Sosyal mesafe, Corona virüsü salgınıyla beraber hayatımıza giren kavramlardan biri oldu. Fiziksel mesafe ise bulaşma riski taşıyan bir hastalığın veya enfeksiyonun yayılımını yavaşlatmak amacıyla kişilerarası yakın kontağı azaltma eylemidir. Asıl olan fiziki yani fiziksel mesafedir. İster sosyal, isterse toplumsal mesafe deyin, neticede ikisi de aynıdır. Sosyal mesafe, davranışlarımız ve ruhumuzla ilgilidir. Sosyal mesafe, sosyal medya ve sosyal insanın içerdiği manayı karşılamıyor. İkisinin arasında dağlar kadar fark var. Koronayı anlama ve bilinçlenme noktasında sosyal mesafemizin yani birbirimizi anlamanın, saygı duymanın elbette payı daha önemli. Bu korona günlerinde en çok dikkat etmemiz gereken şey sosyal mesafedir. Ama ben sosyal mesafeye ayrı bir anlam yüklüyorum. Fiziksel mesafeyi kastetmiyorum sosyal mesafe derken. Ruhumuzu, ahlakımızı, velhasıl insanlığımızı anlatmaya çalışıyorum. Hayatta kalma dışında başka hiçbir değeri kalmayan bir toplumdan hiçbir şey olmaz. Korku ve panikle yaşayan bir toplumun korona sonrası durumunu merak ediyorum. İstihbarattan emekli olan birisinin sürekli olarak her şeye şüpheyle yaklaştığı bir gerçektir. Şüphe ve iz sürme, istihbaratçının en belirgin özelliğidir. Dolayısıyla istihbaratçının emeklilik sonrası sosyalleşmesini beklemek beyhudedir. Koronavirüs uzun soluklu olursa, insan benliğinde bırakacağı bir takım izler muhakkaktır. Birbirinden uzaklaşan, aralarına mesafe koyan, tokalaşmayan, sarılmayan, hasret gidermeyen bireylerin ruhu kuşatılırsa, işte o zaman koronadan daha büyük tahribat açılır. Ne mi demek istiyorum? Demem o ki, koronavirüse çare buluruz da toplumsallıktan uzaklaşarak diğerini önemsememe, covid olmuş kardeşini vebalı gibi görme hastalığına çare bulamayız. Kolektif davranmak mecburiyetindeyiz. Herkes önlemini alsın. Atacağımız her adım, karşımızdakini gözetir vaziyette olmalıdır. Bu konunun sosyolojik, psikolojik yönünün irdelenmesi gerekiyor. Pozitif tanısı konan kardeşinize vebalı gibi bakmayın. Fiziksel olarak insanlardan kaçsanız bile ruhunuzu kaçırmayın. Bir gün gelir korona biter lakin kaybettiğiniz hasletleri geri getiremezsiniz.
Sosyal ilişkilerinize dikkat edin. Fiziksel mesafe sosyal mesafenizi öldürürse, koronayı yenseniz ne ifade eder ki? Güney Koreli Felsefeci Byung Chul-Han diyor ki “Salgın nedeniyle biyopolitik gözetleme rejimine doğru ilerliyoruz. Yalnızca iletişimimiz değil bedenlerimiz de, sağlığımız da dijital gözetlemeye tabi olacak. Batı salgın şoku karşısında özgürlükçü ilkelerinden vazgeçmek zorunda kalacak. Sonunda da özgürlüğümüzü kalıcı olarak kısıtlayan bir biyopolitik karantina toplumuyla karşı karşıya kalacak.”
Özetlersek, kendimiz dışındakilerle aramıza koyacağımız mesafe mekânsal ve fiziksel boyutta kalmalıdır. Toplumsal veya sosyal mesafe diye bir şey olamaz. Bu zor süreçte birbirimize destek olmaya, toplumsallığa ihtiyacımız var. Tüm dünyayı kasıp kavuran küresel bir salgınla karşı karşıyayız. Buna bir de toplumsal mesafeyi eklersek, sonuç hüsran olur. Fiziksel, beden merkezli mesafeyi zamanla kapatmak mümkündür. Lakin sosyal, toplumsal mesafede fay hattı oluşursa toparlanmamız güçleşir.
Koronanın bize yüklediği yanlış algılardan birisi de şudur. Koronadan sadece yaşlılar, kronik rahatsızlığı bulunanlar, sigara içenler ölüyor, öyle mi? Ya gençler, sağlıkçılar, temizliğe dikkat edenler? Onlar hiçbir şartta ölmez, öyleyse haydin sokağa.. Toplumsal bir zihniyet dönüşümü yaşanıyor. Çocukluğumun geçtiği Pazarcık’ta delileri taşlarlardı. Köpekleri zehirler, engellilere değer verilmezdi. O yıllarda işlenen bu cehaletin ahlaki ve yasal bir bedeli yoktu. Sokaktaki köpeği belediyenin zabıtası zehirlerken, mahalle arasındaki delileri çocuklar taşlardı. Koronanın ilk günlerindeki 65 yaş üstü amcalarımıza ve testi pozitif çıkan insanımıza yapılan muameleyi görünce, çocukluğumun o acı hatıraları geldi aklıma. Bu süreçte gemisini kurtaran kaptan rolünü üstlenemeyiz. Batıda insana verilen değer ortada. Lakin bizim İslami bir düşüncemiz ve dünya görüşümüz, inancımız, kültürümüz var. Parası ve imkânı olan yaşasın, diğer mazlumlar ölsün! Diyen Batı kültürünün aksine İslam inancı, insanı yaşatmayı tavsiye ediyor. Salgın günlerinde fiziksel olarak birbirimizden uzak dursak da sosyal olarak yakın durmamız gerekiyor.







