• İSTANBUL
  • İMSAK
    00:00
    GÜNEŞ
    00:00
    ÖĞLE
    00:00
    İKİNDİ
    00:00
    AKŞAM
    00:00
    YATSI
    00:00
  • 0.0
  • 0.0
  • 0.0

Murat Ülker yazdı! İyi bir hayat yaşamak ne kadar önemli?

Yeniakit Publisher
Haber Merkezi Giriş Tarihi: Güncelleme Tarihi:
Murat Ülker yazdı! İyi bir hayat yaşamak ne kadar önemli?

Yıldız Holding Yönetim Kurulu Üyesi, Pladis ve Godiva Yönetim Kurulu Başkanı Murat Ülker, kendisine ait web sitesinde cevap aradığı ‘Her nesil bir öncekinden daha az sayıda olursa ne olur?” ve ‘Bu dünyada çocuk sahibi olmak doğru bir şey mi?’ sorularına, bugün bir yenisini daha ekledi. Ülker bu kez, ‘İyi bir hayat yaşamak ne kadar önemli?’ sorusunun cevaplarını aradı.

Yıldız Holding Yönetim Kurulu Üyesi, Pladis ve Godiva Yönetim Kurulu Başkanı Murat Ülker, kendisine ait web sitesinde kaleme aldığı ‘İyi bir hayat yaşamak ne kadar önemli?’ başlıklı yazısında merak edilen soruya cevap aradı.

İşte Murat Ülker’in dikkat çeken yazısı…

Dean Spears ve Michael Geruso’nun “After the Spike: Population, Progress and the Case for People” yani Sıçramadan Sonra: Nüfus, İlerleme ve İnsanlığın Durumu Üzerine kitabı (*) insan nüfusu gerçekte hep artmaya devam edecek mi, yoksa daha küçük bir nüfusa mı sahip olacağız gelecekte, sorusuna yanıt arıyor. İki hafta önce “Her Nesil Bir Öncekinden Daha Az Sayıda Olursa Ne Olur?” sorusuyla başladık. https://muratulker.com/nufus-meselesi-ne-kadar-ciddi/ ) “Bu Dünyada Çocuk Sahibi Olmak, Doğru Bir Şey mi?” sorusuyla devam ettik. (https://muratulker.com/nufus-meselesi-2/). Şimdi ise “İyi Bir Hayat Yaşamak Ne Kadar Önemli?” sorusuna cevap arayacağız.

Dinlerde hayatta olmak bir lütuf, ayrıcalık olarak anlatılır. Bizim dinimizde yaşamak, hayatın kendisi başlı başına değerlidir. Kur’an’da insanın en şerefli varlık olduğundan söz eden ve tek bir canın kurtarılmasını tüm insanlığın kurtuluşuna eşdeğer olarak anlatan ayetler vardır, mesela İsrâ suresi 70, Tin suresi 4, Maide suresi 32 numaralı ayetler.

Çocuklar hem dünya hayatının sevinci hem de aileye hatta topluma emanet edilen bir sorumluluk olarak geçer; klasik metinlerde bakım, nafaka, eğitim ve adalet kavramları bu çerçevede tartışılır. Yani insanların aile içinde gelenekler çerçevesinde üremesi, tarihte hep ahlaki bir konu olarak ele alınmıştır.


İYİ BİR HAYAT DİYE BİR ŞEY VAR

Bu konu sadece dinlerde değil, laik veya inançsız kesimlerde de aynı hassasiyetle ele alınmıştır; Astrobiyolog Carl Sagan’ın, nispeten erken sayılabilecek, 62 yaşında hayatının son anlarını yaşarken bile “yaşamış olmanın” şansına atıf yapması, bilimkurgu yazarı Ursula Le Guin’in “yaşamak için yaşarız” diye yazması, iyi örnekler. Yani ortak bir zeminde tüm insanlık için “iyi bir hayat sürmek” diye bir şey var.

Hayatın “iyi” yaşanmış olması, hep tüm insanlar için çok önemli bir ideal olmuş.

Ekonomi ve felsefe biliminin kesişiminde yer alır “nüfus etiği” tartışması; eylemlerimiz gelecekte kaç kişinin ve kimin doğacağını etkilediğinde ortaya çıkan etik sorunların felsefi incelemesi olarak düşünebiliriz. Yazarlarımız Dean Spears ve Michael Geruso’nun bu konudaki görüşü oldukça net: More Good is Better. Yani daha fazla iyilik, daha iyi bir dünya demektir. Geleceğe her bir “iyi” hayat eklendiğinde, bu dünyanın toplam halini daha iyi yapar. Burada “daha iyi” derken, toplumdaki yaşayan herkesin daha iyi olması halinden bahsediyoruz. Birçok Anayasa’daki genel refah ifadesi, ekonomideki sosyal refah kavramı, etikçilerin değer teorisi diye adlandırdığı konu budur.

Buradaki bir diğer kritik ilke tarafsızlıktır. Yani ahlaki değerlendirmelerimizi yaparken kişi, ırk, coğrafya ya da zaman gibi ayrımlar yapmamalıyız. Bir eylemi değerlendirirken, kim için olduğu değil, toplam iyilik ve acı dengesi üzerindeki etkisi dikkate alınmalıdır. Amaç, toplumdaki toplam iyilik halinin korunması veya mümkünse artırılmasıdır.


İKİ KARAMSAR FELFESİ YAKLAŞIM

Bu yaklaşımın karşısında ise iki karamsar felsefi görüş bulunmaktadır.

İlki nihilizmdir. Nihilizm, en genel anlamıyla hayatta, ahlakta veya evrende nesnel bir anlam ya da değer bulunmadığını savunan görüştür. Bu anlayışa göre iyi ile kötü, doğru ve yanlış gibi kavramların temelde gerçek bir karşılığı yoktur. Bunlar insanların yarattığı geçici ve göreli anlamlardır. Dolayısıyla nihilist bakış açısından “daha iyi bir dünya” veya “ahlaki olarak doğru olan” gibi iddialar bir temele sahip değildir.

İkinci görüş ise daha karmaşıktır; özellikle nüfus etiği tartışmalarında ortaya çıkar. Bu yaklaşıma göre, aynı kişinin farklı yaşam koşulları altında daha iyi ya da daha kötü durumda olabileceğini söylemek mümkündür; ancak farklı kişilerin hiç doğmamış alternatif geleceklerini birbiriyle kıyaslamak anlamlı değildir. Başka bir deyişle, “A kişisinin hayatı B kişisinin hayatından daha iyi” gibi karşılaştırmalar yapılabilir; fakat “A’nın doğduğu bir dünya mı yoksa B’nin doğduğu bir dünya mı daha iyidir?” sorusunun anlamlı bir cevabı olmayabilir.

Yazarlar bu ikisini de reddediyor. Çünkü gerçek hayatta aldığımız hemen her karar, zaten gelecekte kimin doğacağını, hangi hayatların yaşanacağını değiştiriyor. Kız çocuklarının eğitime erişiminin artmasını “iyi” bulduğumuzu söylediğimizde bile, esasında farkında olmadan; bambaşka insanların doğduğu bir geleceği, başka bir geleceğe tercih etmiş oluyoruz. Bu bizi rahatsız etmiyor. Bu yüzden, “gelecekte kimin var olacağını bilmiyorsak, tahmin yapamayız” görüşüne ben pek ikna olmadım.


TEK HEDEFİMİZ 'İYİ BİR ŞEY' OLMAMALI

Bu çerçeveden baktığımızda, madem iyi hayatlar eklemek güzel bir şey, o zaman herkes olabildiğince çok çocuk yapmalı görüşü mantıklı; ancak “iyi” bir şeyin olması, tek hedefimiz olmamalı!

Aç insanları doyurmak, hasta olanları iyileştirmek, çocukları eğitime kavuşturmak, tüm bunlar iyidir. Ama bunların hiçbiri, diğerlerinden vazgeçmek demek olmamalıdır.

Tarihte insanlar kadın başına beş ila altı doğum ortalamasıyla var olmuş. Hiçbir dönemde doğal denge olarak iki çocuklu bir durum görmüyoruz. Bugün pek çok ülkede doğurganlık oranı uzun zamandır ikinin altında ve böyle devam ediyor, mesela Japonlar. Bazı toplumlar neredeyse otuz yıldır 1,4-1,5 oranına sahip, demografide nüfusu kendiliğinden dengede tutan bir işleyiş yok. Doğum sayısı ve ölüm sayısı, sahip olduğumuz verilere göre hiçbir dönemde mütemadiyen birbirine eşit olmamış.

Bu soruna ilk akla gelen çözüm göçü teşvik etmek! Yaşlanan toplumların başka ülkelerden genç nüfus göç alması, ama bu kısmi ve geçici bir çözüm olabilir. Zira tüm dünya nüfus artışı gelecekte nüfus dengesini sağlayamazsa, göç sadece bölgesel ve zamana bağlı bir çözüm olur.

Bir diğer kendiliğinden çözüm umudu, yüksek doğurganlık sahibi kültürlerden geliyor, mesela ABD’de Amishler. Bu topluluğun kadınları hala ortalama beş ila altı çocuk sahibi oluyor. Ancak Spear ve Geruso, Amishler için yapılan detaylı çalışmalarda, doğurganlığın geçmişe kıyasla ciddi şekilde düştüğünün altını çiziyor. 20. yüzyılın ortasında sekiz ila dokuz doğum ortalamasından, bugün beş ila altı ortalama olan bir düşüşten söz ediyoruz.

Benzer bir eğilimi Hindistan’daki Müslüman nüfusta da görüyoruz; bir dönem yüksek doğurganlık grubu olarak görülen bu toplulukta son otuz yılda doğurganlık ciddi biçimde gerilemiş. Toplumda kültürel de olsa yüksek doğurganlık sabit kalmıyor; her kuşakla eğilim değişebiliyor.


İSRAİL'DE KADIN BAŞINA DOĞUM ORANI 3'ÜN ÜZERİNDE

Yazarlar, tıbbi teknolojilere de ayrıca parantez açıyor. Çocuk sahibi olmak isteyip de olamayanlar için infertiliteyi azaltan her gelişme, elbette çok kıymetli. IVF In Vitro Fertilization yani Tüp Bebek yöntemi, yumurta dondurma, ilaçlarla desteklenen daha geç yaş gebelikleri gibi tüm bunlar toplumsal ölçekte düşük doğurganlık olduğunda fayda etmiyor.

İsrail örneği bu açıdan ilginç. 1990’ların ortasında tüp bebek işlemi ücretsiz olmuş, tedaviye erişim artmış. Tüp bebek yöntemi kullanımı on katına çıkmış. Buna rağmen toplam doğurganlık oranı, bu dönem boyunca neredeyse aynı kalmış. Yani teknoloji ve düşük erişim maliyeti, insanları çocuk sahibi yapmış, ama daha çok çocuk sahibi olmalarını radikal biçimde artırmamış.

Ancak çok yeni verilere göre İsrail’de toplam doğurganlık oranının kadın başına yaklaşık 3,03 çocuk seviyesinde olduğu rapor ediliyor ve bu oran birçok gelişmiş ülkenin çok üstünde. Bu oran hem ülke içindeki tüm nüfus grupları açısından hem de özellikle Yahudi nüfus için geçerlidir.1990’ların meyveleri yeni alınıyor görülüyor. Bu konu da ayrıca incelemeye değer.

İsrail’deki bu nüfus artış oranı birçok Müslüman ülkeden yüksektir ve OECD ortalaması olan 1,61’in çok üzerindedir.

İsrail’deki yapısal unsurlar:

Pronatalist kültür: Dini ve seküler açıdan çocuk “kişisel tercih” değil, “toplumsal katkı” olarak görülür.

Güçlü aile ve devlet ittifakı: Çocuk edinmek için tedavi devlet tarafından geniş ölçüde karşılanır. Kreş ve bakım altyapısı yaygındır.

Kadınlar çalışır, ama annelik normu güçlüdür: Toplumda annelik kariyerle çelişen bir kimlik değildir.

Erkeklerde evde işbirliği görece yüksektir; sebebi askerlik sonrası kolektif kültür etkisi olabilir.

Evlilik hala merkezi kurumdur ve evlilik yaşı görece düşüktür.

Demografik bilinç: Nüfus artışı varoluşsal bir mesele olarak algılanır.


BUGÜN ALDIĞIMIZ KARARLAR DOĞMAMIŞ KUŞAKLARI ETKİLİYOR

İsrail’de doğurganlıkta toplumsal gruplar arasında da farklılıklar vardır. Ultra Ortodoks Yahudiler özellikle çok yüksek doğurganlık oranlarına sahiptir. Dindar ve gelenekçi Yahudiler göreceli olarak yüksek doğurganlık seviyelerini korumaktadır. Seküler Yahudilerde bile doğurganlık birçok Batı Avrupa ve Kuzey Amerika toplumundan yüksektir.

Akademik literatürde İsrail örneğinin başka ülkelere transfer edilemeyecek kadar tarihsel ve kültürel olarak özgün bir model olduğu vurgulanmaktadır (**).

Hindistan örneğinde gördüğümüz ise, kadınlar daha erken yaşta çocuk sahibi olmaya başlıyor ve pek çoğu, ileride kalıcı doğum kontrolünü tercih ediyor. Yani tüm bu örneklerde gördüğümüz eşlerin bilinçli olarak bu karara vardıklarıdır.

Depopülasyon meselesi iktisaden dışsal bir durum. İktisatta dışsallık, birinin kararının bedelini başka birinin ödemesi demektir. İklim krizini düşünün; bugün aldığımız birçok kararın bedelini, henüz doğmamış kuşaklar ve başka coğrafyalarda yaşayanlar ödüyor. Nüfus söz konusu olduğunda da durum benzer.


TÜRKİYE'DE KADIN BAŞINA 6 OLAN ÇOCUK SAYISI NASIL 1.48'E DÜŞTÜ

Bu tartışmayı anlamak için Türkiye’nin nüfus politikalarına da kısa bir tarihsel çerçeve eklemek gerekir. Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren Türkiye’nin nüfus politikası önemli değişimler geçirmiştir. Cumhuriyetin ilk yıllarında devletin temel hedefi nüfusu artırmaktı. Savaşlar nedeniyle nüfus ciddi şekilde azalmış ve 1923’te Türkiye yaklaşık 13 milyon nüfuslu yeni bir devlet olarak ortaya çıkmıştı. Bu nedenle Atatürk döneminde nüfus artışını teşvik eden politikalar uygulanmış, sağlık hizmetlerinin geliştirilmesi ve çocuk ölümlerinin azaltılması hedeflenmiştir. Bu pronatalist politikalar sonucunda nüfus hızla artmış ve 1950’de 21 milyona, 1965’te ise yaklaşık 35,5 milyona ulaşmıştır. Ancak 1950’lerin sonlarından itibaren nüfus artışının ekonomik kalkınmayı zorlaştırdığı görüşü yayılmaya başlamış, uluslararası kuruluşların ve Batılı kurumların etkisiyle nüfus planlaması tartışmaları gündeme gelmiştir. 1963’te planlı kalkınma dönemine geçilmiş, Population Council gibi uluslararası kuruluşların raporları doğrultusunda 1965’te Nüfus Planlaması Kanunu çıkarılmış ve doğum kontrol yöntemleri yaygınlaştırılmıştır. 1983’te yapılan düzenlemelerle kürtaj belirli şartlar altında yasal hâle getirilmiş ve aile planlaması politikaları kurumsallaştırılmıştır. Bu politikalar ve toplumsal dönüşümler sonucunda Türkiye’de doğurganlık oranı 1960’larda kadın başına altı çocuk seviyesinden günümüzde yaklaşık 1,48 seviyesine kadar gerilemiştir. Böylece Türkiye bugün hızla yaşlanan bir nüfus yapısıyla karşı karşıya kalmıştır (***). Bugün devletimiz “2025’i Aile Yılı” ve “2026’yı Aile ve Nüfus Yılı” ilan etmiş ve kapsamlı teşviklerle bu gidişatı tersine çevirmeye çalışmaktadır. Kamu kurumlarında kreşler yaygınlaştırılıyor, büyük ölçekli konut projelerinde gündüz bakımevi açılması zorunlu hale getiriliyor, 81 ilde kreşler açılıyor (****).

Bir ülkede, bir jenerasyonda  ailelerin çocuk sahibi olup olmaması ileride başka insanların nasıl bir dünyada yaşayacağını belirliyor. Bu yüzden depopülasyon tıpkı iklim konusu gibi tamamen bireysel kararların “yeterince iyi” sonuç vermediği bir alan. Bu durumdan politikacılar da hoşlanmıyor, çünkü bugün hayata geçirilecek, pahalı ve uzun vadede faydası görülecek bir nüfus politikası, seçimlerin döngüsüyle örtüşmüyor. Yazarlar, nüfus azalışını önlemek istiyorsak, gelecekte nasıl bir dünyada, kaç kişi olarak ve nasıl bir dayanışmayla yaşamak istediğimizi bugünden belirlemek gerekiyor, diyorlar.


PARASI OLAN DAHA FAZLA ÇOCUK YAPAR MI

Bu durumda çözüm basit olamıyor. Keşke daha yüksek miktarda çocuk yardımıyla, doğum izinlerinin uzatılmasıyla, kreşleri yaygınlaşması ve ucuzlatılmasıyla, vergi indirimlerinin artırılmasıyla, depopülasyon sorunu hemen çözülüverseydi. Halbuki:

Parası olan daha çok çocuk yapar, görüşü geçerli değil.

Ölçmek için farklı coğrafyalarda gelir seviyeleri ile doğurganlığı kıyaslıyorlar. Hindistan’ın en yoksul eyaletlerinden Uttar Pradeş’te suyu eve gelen hane oranı düşük, buzdolabı olan ev sayısı sınırlı, pek çok evde zemin hala toprak. Buna rağmen kadın başına ortalama çocuk sayısı 2,3 civarında. Aynı yıllarda, çok daha zengin olan Texas’ta bu sayı 1,8. Yani daha yüksek gelir ile yüksek çocuk sayısı ilişkili değil. Daha geniş ölçekte, ABD ve Batı Avrupa gibi en zengin bölgeler ortalamada 1,7’nin altında doğurganlığa sahip. Latin Amerika 1,8 civarında. Güney ve Güneydoğu Asya’da 2,1’e yakın. En yoksul bölge olan Sahra Altı Afrika’da ise kadın başına ortalama doğum 4’ün üzerinde. Yani dünyada para arttıkça bebek sayısı çoğu yerde azalıyor, diyebiliriz.

Zenginleşirken çocuk sayısı düşüyor.

Gelir artıyor, ama gezegen zenginleştikçe doğurganlık düşüyor, daha az çocuk sahibi oluyoruz. Kitapta bir ülkenin 1990 ve 2020’lerdeki haline bakıyorlar. Gelir zamanla artıyor ama doğurganlık azalıyor.

Enflasyon var, kiralar ve kreş fiyatları yükseliyor argümanı yeterli değil.

Çocukla ilgili kalemlerin önemli bir bölümü bakıcı, öğretmen, hemşire gibi insan emek yoğun işler, ücretler arttıkça, hizmetlerin fiyatı da yükseliyor.

Yazarlar, bu mantıktan yola çıkarak ABD eyaletleri arasında bir karşılaştırma yapıyor. Bazı eyaletlerde kreş ücretleri ve kiralar son on yılda çok daha hızlı yükselmiş durumda. Örneğin Massachusetts’te yıllık çocuk bakım maliyeti 4.500 doların üzerinde artarken, Delaware’de artış 1.000 doların altında kalmış. Buna rağmen iki eyalette de doğurganlık neredeyse aynı oranda düşmüş. Kiraların çok daha hızlı arttığı Washington D.C., daha az artış yaşayan Connecticut ve Oklahoma’yla kıyaslandığında da benzer bir tablo çıkıyor. Fiyatlardaki fark, çocuk sayısındaki farkı açıklamıyor.  Yani kreş, kira, gıda gibi kalemlerin fiyatları gerçekten artmış olsa bile, nerede ne kadar pahalandıkları ile doğan çocuk sayısı arasında net bir bağ yok. Masrafı çok, o yüzden doğurganlık düşüyor, cümlesi de nedenselliği kurmakta yetersiz.


ÇOCUĞUN ALTERNATİFİ NEDİR

Burada konuyu fırsat maliyeti açısından ele almamız gerekiyor. Fırsat maliyeti, bir şeyi seçtiğinizde vazgeçtiğiniz diğer seçeneklerin toplamına denir. Bu bazen para, bazen zaman, bazen de dikkat, enerji, huzur veya birkaçı bir arada olabilir.

Dünya, pek çok açıdan geçmişe göre daha fazla imkan sunan bir yer haline geldikçe, ebeveynlik de görece zor bir meslek olarak algılanıyor. Artık bir çocuğa ayrılan zamanın alternatifi çok daha fazla, mesela yetişkinler için eğitim fırsatları, daha uzun ve planlı kariyer, seyahat etmek ve farklı kültürleri deneyimlemek hayalleri, daha hareketli bir sosyal yaşam, hobiler, dijital dünyada geçirilen zaman… Tüm bunlar hayatımızdaki yeni fırsatlar. Verilere baktığımızda 1960’ların sonunda genç kadınların yalnızca yaklaşık üçte biri, 1970’lerin sonunda ise dörtte üçü düzenli maaşlı bir işte çalışıyormuş. Çok kısa zamanda kadınların hayata bakış açıları ve gelecek planları değişmiş. Artık çocuk sahibi olmak hayatın doğal akışı değil, pek çok başka seçenekten birisi haline gelmiş.

Hindistan’da kadınların ücretli işgücüne katılımı oldukça düşük, kadınların kariyer yapmak olarak nitelendirilebilecek uzun süreli bir meslek hayatı yok. Buna rağmen, Hindistan’ın büyük bölümünde doğurganlık seviyesi ikinin altında. Üstelik kadınlar Batı’ya kıyasla çok daha erken yaşta anne oluyor. Ne yoğun bir kariyer baskısı ne de geç yaşta çocuk sahibi olmak söz konusu yine de doğurganlık seviyesi düşük.

Buradan yeniden devlet politikalarına dönelim. Doğurganlığı desteklemek için ülkelerin elinde belirli araçlar var. Çocuk başına nakit destek, vergi indirimi, uzun ve ücretli ebeveyn izni, kreş hizmetlerini ucuzlatmak, çeşitli burslar ve sosyal yardımlar…


ÇÖZÜM İYİ BİR BİR HAYATIN TANIMINDA

İlk bakışta bunların hepsi son derece anlamlı ve gerekli adımlar. Yoksulluğu azaltıyor, çocukların temel ihtiyaçlara erişimini kolaylaştırıyor, ebeveynlerin yükünü bir miktar hafifletiyor. Fakat bu tedbirler devreye girdiğinde bile, tablo büyük bir değişiklik göstermiyor. Ebeveyn izninin uzun ve ücretli olduğu, kreşlerin daha erişilebilir olduğu, çocuklara yönelik sosyal harcamaların Amerika’ya kıyasla çok daha yüksek olduğu birçok Avrupa ülkesinde doğurganlık ortalaması hala ikinin altında. Bazı ülkelerde yapılan daha detaylı çalışmalar, bu tür teşviklerin etkisinin çoğu zaman sınırlı olduğunu gösteriyor. Örneğin Avusturya’da doğum sonrası ücretli izin süresinin ciddi biçimde artırılmasına rağmen hayat boyu sahip olunan çocuk sayısı, uzun vadede çok değişmiyor. Tüp bebek tedavisinin ücretsiz olduğu ülkelerde de benzer bir durum ile karşılaşıyoruz. Bu tedaviler, çocuk sahibi olmak isteyen pek çok insan için büyük bir imkan ama ülke genelindeki ortalama doğurganlığı tek başına iki seviyesine taşıyamıyor.

Bir yandan da yükselen standartlar var. Çocuğa iyi bir hayat sunmak tanımı her kuşakta biraz daha farklılaşıyor. Ama bunların olması veya devletin sağlaması bile tek başına nüfusun azalışını tersine çevirecek büyüklükte bir etki meydana getiremiyor.

Yazarlar, düşük doğurganlığı açıklamaya çalışan pek çok teoriyi ele almış. Mesela kapitalizmi suçladığınızda, hem piyasa ekonomisinin çok güçlü olduğu hem de doğurganlığın görece yüksek seyrettiği ülkeler var. Sadece evlilik bağlarının zayıflamasını sebep saydığınızda, hala büyük ölçüde evli çiftlerden oluşan toplumlarda düşük doğurganlığın sebebi açıklanamıyor. Artan sekülerleşmeye gelince, daha dindar topluluklardaki nüfus artış hızında düşüşler var. Modern doğum kontrol yöntemleri tek sebebi olsa, bu yöntemler yaygınlaşmadan önce başlayan doğurganlık düşüşleri açıklanamıyor.

Konu, gitgide iyi bir hayatın tanımında düğümleniyor ve bu iyi hayatın içinde çocuklara nasıl bir yer ayırıyoruz, sorusu haline geliyor. Bundan sonrası kendi kararımız, ama bu kararı etkileyen inanç, felsefe, gelenek, kültür, sosyal hayat, adil paylaşım, çevre, fırsat maliyeti, alternatif seçimler var. Şu anda kimsenin elinde memnun edecek bir çözüm yok.

Yazarlar “radikal destek gerekli; ebeveynliği gerçekten kolaylaştıracak, çocuğun bakımı için ihtiyaç duyulan emeğin karşılığını verecek, bakıcılarının ücretlendirmesini hakkaniyetli bir şekilde yapacak, çocukların sağlığına ve eğitimine ciddi yatırım yapacak bir sistem kurulmalı” diyorlar.

Hiç kimse için ideal çocuk sayısı önceden belli değildir. İdeal aile fikri, gelecekte insanların kaç çocuklu bir hayatı iyi bulacağına bağlıdır, ama bugün kurduğumuz sistemler bunu şekillendirecek. Ebeveynlik, bireyi hayattaki diğer hedeflerine ulaşmaktan alıkoymamalı işte o zaman insanlar bu yönde seçim yapabilir.

Haberle ilgili yorum yapmak için tıklayın.
x

WhatsApp İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23