Siyasette iktidar için her yolu meşru sayan bir mücadele olmaz. Siyasette sertlik, ağır eleştiri meşrudur. Fakat küfür, hem siyasi ahlak hem de hukuken de meşru görülemez. Çünkü siyaset sorumluluk gerektirir.
Demokratlar Platformu
Genel Sekreteri Av. Yurdal Kılıçer
Ana muhalefet partisi CHP’nin Genel Başkanı Özgür Özel’in bir belediye başkanına yönelik küfürlü ifadeleri ve CHP’li Milletvekillerinin Adalet Bakanlığı’na getirilen Akın Gürlek’in Meclis’teki yemin töreninde kürsüyü fiilen işgal etmesi; geçen hafta yaşanan bu iki hadise, Türkiye’de siyasetin hangi zeminde yürüdüğünü bir kez daha gözler önüne serdi.
Her iki olayı da Türkiye’de siyasi ahlâkın ve hukuki sınırı bilincinin aşınması anlamında bir siyasal yapının karakterini ve zihniyet dünyasını ortaya koyması bakımından birbirinden bağımsız düşünemeyiz.
Küfür ve hakaret ne siyasi ahlak açısından meşru ne de hukuki açıdan normal veya ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilemez.
Evet. Anayasa’nın 26. maddesi ifade özgürlüğünü güvence altına alır ve fakat aynı hüküm, başkalarının şöhret ve haklarının korunması amacıyla bu özgürlüğün sınırlandırılabileceğini açıkça belirtir. İfade özgürlüğü, kesinlikle kişiye yönelik aşağılamayı kapsamaz.
Nitekim Türk Ceza Kanunu’nun 125. maddesi ise hakareti suç olarak düzenler. Özellikle kamu görevlisine görevinden dolayı yapılan hakaret, nitelikli hâl kabul edilmiştir.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihadı da aynı çizgidedir. AİHM, siyasetçilere yönelik eleştiri sınırının geniş olduğunu kabul eder; ancak kişisel onuru hedef alan aşağılayıcı ifadeleri koruma alanı dışında bırakır. Dolayısıyla küfür, “siyasi eleştiri” kategorisinde değerlendirilemez.
Bu, hukuken sorunlu bir alandır.
Fakat daha önemlisi bir genel başkan konuşurken şahsi öfkesini değil, temsil ettiği kurumu konuşturur. Bir Genel Başkanın ağzından çıkan her söz, bireysel bir refleks değil; kurumsal bir beyan olarak genel başkan olduğu partiyi etkiler.
Özgür Özel’in kendi partisinin bir Belediye Başkanına küfür etmesi bir anlık taşkınlık olarak kabul edilemez. Bu Özgür Özel’de neyi temsil ettiğinin bilincinin zayıf olması demektir. Ve temsil sorumluluğunu taşıyamayan bir siyasal aktör, yürütme sorumluluğunu üstlendiğinde Millete güven veremez.
Meclis kürsüsü semboldür. O kürsü, bir partinin değil; milletin kürsüsüdür.
Anayasa’nın 95. maddesi, TBMM çalışmalarının İçtüzük hükümlerine göre yürütüleceğini düzenler. TBMM İçtüzüğü ise oturum düzenini, söz alma usulünü ve Meclis disiplinini ayrıntılı şekilde belirler.
2017 yılı Anayasa değişikliğiyle geçilen Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nde yürütme organının yapısında değişiklikler yapılmıştır. Yürütme organında yapılan değişikliklere baktığımızda, Anayasa’nın 8. maddesinde, “yürütme yetkisi ve görevi, Cumhurbaşkanı tarafından, anayasaya ve kanunlara uygun olarak kullanılır ve yerine getirilir” denilmek suretiyle Başbakanlığın ve Bakanlar Kurulu’nun kaldırılarak, yürütme yetkisinin sadece Cumhurbaşkanında toplandığı bir model oluşturulmuştur. Cumhurbaşkanı, Cumhurbaşkanı yardımcıları veya bakan hakkında siyasi sorumluluk mekanizmasını işletirken, atama ve görevlerine son verme şeklinde tasarrufta bulunabilir. Nitekim bu tasarruf Anayasa’nın 104. maddesinin sekizinci fıkrasında, Cumhurbaşkanı, “Cumhurbaşkanı yardımcıları ile bakanları atar ve görevine son verir” hükmüyle ifade edilmiştir. Bu sistemde Bakanların siyasi sorumluluğu Cumhurbaşkanına aittir.
Yemin töreni devlet sürekliliğinin sembolik anıdır. İktidar değişir, isimler değişir ancak anayasal düzen devam eder. Millet Meclisi siyasi şov alanı değildir. Ancak Milletin iradesinin temsil makamı olan Meclis’te Meclis kürsüsünün işgal edilmesi, yalnızca siyasi bir itiraz değil; hem Millet iradesine yapılan bir saygısızlık hem de yasama organının düzenli işleyişine müdahale niteliği taşır.
Elbette muhalefetin protesto hakkı vardı ve demokratik sistemin gereğidir. Demokrasi, itiraz hakkını korur; ama aynı zamanda kurumların işleyişini de güvence altına alır. Ancak protesto ile Millet Meclisi’nde yemin törenine engel olmaya çalışmak, Meclis Kürsüsünü işgal etmek, kurumsal işleyişi kesintiye uğratmak ile demokratik muhalefet arasında çok önemli sınır vardır ve bu sınırın aşılması ne siyasi ahlaka ne Millet iradesine, ne hukuka ne de demokrasiye uygundur.
Siyasi ahlâk, Millet iradesine, Anayasaya hukuka dair sınırlara saygı göstermek, kurumsal düzeni korumak ve temsil bilincini taşımaktır. Hukuk devleti; sadece iktidarın değil, muhalefetin de uyması gereken bir çerçevedir.
Türkiye’de başta CHP olmak üzere muhalefet de giderek sınırsız sertlik ve hoyratlık ile meşru demokratik muhalefet sınırlarını aşmıştır. Muhalefetin seviyesi büyük bir hızla düşmektedir.
Türk Devlet geleneğinin kurumsal teamüllerini zorlayan, zayıflatan; kurallara riayet kültürüne aykırı davranmayı adet edinen, demokratik meşruiyet zorlayacak boyutlara ulaşmak üzere olan sağduyudan uzaklaşmış, demokratik meşruiyet kaygısı olmayan bir muhalefet ile karşı karşıyayız.
Muhalefet iktidara gerçekten alternatif olmak istiyorsa şu ankinden farklı bir yöntem ve zihniyet ortaya koymalıdır. Bu zihniyet değişimi önce dildeki değişimde görülmeli sonra yönteme yansımalıdır.
Millet sadece koltukta oturanların değişimi için değil, güven ve zihniyet değişimine oy verir.
Çünkü siyasette gayri ahlaki şeylerle, küfürlerle güçlenilmez. Meclis kürsüsü işgaliyle meşruiyet kazanılmaz.
Devlet ciddiyeti sadece iktidar için değil muhalefet dâhil herkes için bağlayıcıdır.
Türkiye’nin ihtiyacı daha fazla öfke değil; daha fazla bilinç, daha fazla ölçü ve daha fazla sorumluluktur.