Peygamberimizi tanıyalım Peygamberimizle yaşayalım
Milli İradenin Sesi Yeni Akit
Türkiye ve dünyadaki gelişmeleri yakından takip etmek için Google listenize Yeni Akit'i ekleyin.
Teslimiyet ve sadakati, hak ve hakikati, insaf ve vicdanı, adalet ve fazileti, sabır, şükür, kanaat ve hoşgörüyü bizzat yaşayarak göstermiştir. Peygamberimizi anlamalı, öncelikle yaradılışın gaye ve hikmetini, insanî ve ahlâkî değerleri, hayat anlayışını, şefkat ve merhamet yüklü bakışını hayat tarzımıza aktarmalıyız.
Mevlid kandili, âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamber Efendimizin dünyayı teşrif ettiği gündür. Yüce Rabbimiz “Ey peygamber, biz seni Kur’ân’ı bilen ve tebliğ eden, çözüm getiren güvenilir örnek bir önder, doğruları konuşan bir şâhit, rahmetimizi, merhametimizi, ihsanımızı, sevgimizi müjdeleyici, sorumluluk, hesap ve cezayı hatırlatan uyarıcı ve hür olarak sorumluluklarını yerine getirmek üzere görevlendirerek gönderdik. Seni, Allah’ın bilgisi, planı, iradesi dâhilinde, insanları Allah’a, Allah’ın yoluna davet eden, Allah’ın yolunu aydınlatan, gönülleri ısıtan bir güneş olarak gönderdik” (Ahzâb Suresi 45, 46. ayet)
Bugün, beşeriyetin en kutlu doğumuna şahitlik ettiği mübarek bir gündür. Bugün Ademoğlunun efkârını kaplayan küfür ve cehalet bulutlarının bir kez daha dağılmaya mahkûm olduğu gündür. Yüce Rabbimiz, Peygamber Efendimize duyduğumuz derin hürmet ve muhabbetimizi hiçbir zaman gönlümüzden eksik etmesin. Ümmeti olma bahtiyarlığına erdiğimiz Rasulullah Efendimiz, insanlığa sorumluluk ve görevlerini hatırlatan son Peygamberdir. O bizlere; hayata ve ölüme, mâziye ve istikbale dair Mü’mince bir bakış öğretmiştir. Teslimiyet ve sadakati, hak ve hakikati, insaf ve vicdanı, adalet ve fazileti, sabır, şükür, kanaat ve hoşgörüyü bizzat yaşayarak göstermiştir. Peygamberimizi anlamalı, öncelikle yaradılışın gaye ve hikmetini, insanî ve ahlâkî değerleri, hayat anlayışını, şefkat ve merhamet yüklü bakışını hayat tarzımıza aktarmalıyız. Câhiliye denilen, Mü’minlerin İslam gelmeden (Müslüman olmadan) önce yaşadıkları hayat, ayet-i celilede belirtildiği gibi “apaçık bir sapkınlık içinde bulunmak”tan ibaretti. Bu apaçık sapkınlıktan onları, Yüce Rabbimiz, “kendilerine Allah’ın âyetlerini okuyan/tebliğ eden (mübelliğ), kötülüklerden, bâtıl inançlardan ve inançsızlıktan onları arındıran (Müzekki-mürebbi), kendilerine kitap ve hikmeti öğreten (muallim), içlerinden bir peygamber göndermekle” kurtarmıştı. Hz. Peygamberin, Müslümanları bilgi ve erdemlerle donatıp İslâm medeniyetini gerçekleştirdiğini tarihi bir gerçek olarak göz önüne aldığımız zaman, Efendimizin, ümmet için ne büyük bir lütuf ve ikram-ı ilahi olduğunu anlamakta zorluk çekmeyiz. Peygamber Efendimiz, Yüce Rabbimizin emir ve yasaklarının her alanda nasıl uygulanacağını gösterme görevini, Kur’an-ı Kerim’i hayatıyla örneklendirmek suretiyle yerine getirmiştir. Yani Peygamberimizin hayatı Kur’an-ı Kerim’in canlı tefsiri niteliğindedir. Allah Teâlâ onu bize, herhangi bir kısıtlayıcı kayda bağlı olmaksızın mutlak yani genel bir ifade ile “en güzel hayat örneği” olarak takdim etmiş, şöyle buyurmuştur: “Andolsun ki sizin için, Allah’a ve âhiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı çok ananlar için Allah’ın Resûlü’nde güzel bir örnek (hayat modeli) vardır.” (el-Ahzâb Suresi 21. ayet)
Bu genel bildirim ve dolayısıyla onun örnek alınması tavsiyesi, ayırım yapmaksızın hayatımızı (tabii gücümüz ölçüsünde) o en güzel örneğe benzemekle, sünnetine uymakla O, ‘büyük ilahi lütfun’ izleri/sünneti, böylece ümmetin hayatında yaşanır ve görünür hale gelecektir. ‘Allah’a olan sevgimizin göstergesi’ olarak Peygamberimize tâbi olmak, onu izlemek lazım geldiği “De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız, bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah çok bağışlayan ve engin merhamet sahibidir” (Âl-i İmran Suresi 31. ayet) diye açıkça bildirilmiştir. Âyet-i kerimeler göstermektedir ki bütün mesele, bizim Hz. Peygamber’e hayatımızda ne kadar yer verebildiğimize ve ona ne ölçüde uyabildiğimize, ümmet olabildiğimize yani o ilahi ikram ve nimete nasıl sahip çıktığımıza bağlıdır. Nitekim Peygamber Efendimizin; emir ve yasakları karşısında ümmetin takınması gerekli tavrı şöyle açıklamıştır: “Ben sizi kendi halinize bıraktığım sürece siz de beni kendi halime bırakınız. Zira sizden önceki ümmetler çok soru sormaları ve peygamberleri hakkında ihtilafa düşmeleri yüzünden helâk oldu. Size herhangi bir şeyi yasakladığım zaman ondan kesinlikle kaçının, bir şeyi emrettiğimde de onu gücünüz ölçüsünde yerine getirin!” Hadis-i Şerifin öğrettiği tutum, “yasağa mutlak, emre gücü ölçüsünde uymak ve yerli-yersiz soru sormamaktır.” Ümmetin Hz. Peygamber ile ilişkilerini tayin çerçevesinde “Ey iman nimetine kavuşanlar, (hiçbir meselede ve hiçbir şekilde, sakın) kendi düşüncelerinizi, kararlarınızı, şahsî işlerinizi Allah ve Rasulünün emrinin, hükmünün, Kur’ân’ın, sünnetin önüne geçirmeyin. (Kendi keyfinizce yorumlar getirmeyin ve kendi tahmin ve temennilerinizi onların üstünde tutuvermeyin) Allah’a sığının, emirlerine yapışın, günahlardan arınıp azaptan korunun. Allah her şeyi işitir, her şeyi bilir.” (Hucurât Suresi 1. ayet) Bu ayet-i celiledeki genel yasak, müminleri görüş, hüküm, tercih, karar ve davranışlarında Allah’ın ve Resûlü’nün önüne geçilmemesidir. Her hal ve şartta yaşanan dinimizi, işine gelmeyen yerde ‘bu ayet ise de hadis ise de ben bunu kabul etmem, bana ters, benim aklım almıyor’ diye direnç ve tepki göstermek, böylece kendisini âyetin veya hadisin önüne geçirmeye kalkışmak hiç bir Müslümana yakışmaz. Hiç bir Mü’min Peygamberimize rol biçmeye ya da duracağı yeri göstermeye, hiç bir gerekçe ile teşebbüs edemez, etmemelidir. Böyle bir hakkı yoktur, haddine de düşmüş değildir. Peygamberlik, Allah vergisidir. Peygambere tebliğ, bize de teslimiyet düşmektedir. Hz. Peygamberin çağrısına ve emrine bir şekilde aykırı davrananların dünyada veya ahirette ceza görmeleri kaçınılmazdır. “(Habibim) Sen içlerinde iken Allah onlara asla azap etmez; istiğfar ettikleri sürece de Allah onlara azap edecek değildir.” Yüce Rabbimiz, Peygamberimizin varlığının ilahi azabın inmesine mani olduğunu açıkça bildirdi. “Sen içlerinde/aralarında iken” ifadesi dikkat çekicidir. Rasulüllah içlerinde olduğu için müşrikler azaba uğramıyorlarsa, ona gönlümüzü açtığımız, onu içimizde hissettiğimiz, aramızda yaşattığımız sürece ümmet-i Muhammed olarak bizler de ilahî azaptan kurtulmaz mıyız? Böyle bir ümidi, bu Mevlid Kandili faaliyetleriyle içimizde geliştiremez miyiz? Sünneti çağa taşıyamaz mıyız? Her veladet kandillerinde bir ‘nefs muhasebesi’ yapıp makul, mutedil, müstakim olarak ifrat ve tefride düşmeden Peygamberimizin izini süremez miyiz? Efendimizi içimize davet edip hayatımızı onun manevi şahsiyetinin ışığı altında yaşayabilme gayreti gösteremez miyiz?
Kitap ve Sünnet elimizdeyken dinimizi hayatın dışına çekenleri taklit edip zaman ve zemine uyulur mu? Müsteşrik (oryantalist) hayranı aydınların özellikle kimi ilahiyatçıların, Peygamber ile ümmetinin arasını açma ve ümmeti birbirine düşürme sonucunu doğuracak söylemlerine karşı müteyakkız/uyanık olmalıyız.
Resulullah Efendimize gönül kapılarımızı açabilmek ve onu aramızda hissedebilmek için onun yaşayışını/sünnetini, sünnetin bilgi ve belgeleri olan hadis-i şerifleri hayatımıza taşımalıyız. Bunların da imanımızı koruma vesileleri olduğunu unutmayalım.
Peygamberimiz, ümmete çok büyük bir nimet ve ikramdır. Nimetin kıymeti; farkına varılırsa, idrak edilir. Farkına varılmadıktan sonra etraf nimetlerle dolu olsa bile bizi değiştirmez. Ne demişler: Nimet; görenedir görene. Yoksa köre ne?
Peygamberimizin biz ümmetine gösterdiği ilahî ve nuranî yol, maddi ve manevi dünyamız ve ebedi saadetimiz için faydalarla doludur. O halde aklımızı başınıza alalım, gösterdiği yolda yürümeye çalışarak bu ‘imtihan dünyası’nı kazanarak öbür âleme imanla gidip şefaatine nail olalım.