Murat Ülker yazdı! Servetin doğduğu şehre etkisi
Milli İradenin Sesi Yeni Akit
Türkiye ve dünyadaki gelişmeleri yakından takip etmek için Google listenize Yeni Akit'i ekleyin.
Yıldız Holding Yönetim Kurulu Üyesi Murat Ülker, bugünkü yazısında Medici ailesinin hikayesini örnek vererek bugün İstanbul’daki iş sahibi aileleri tarihsel olarak aynı kefeye koymadan servetin yaşanan şehir üzerine etkisini ele aldı.
Yıldız Holding Yönetim Kurulu Üyesi Murat Ülker, bugün “Servet doğduğu şehre ne borçludur” başlığıyla kaleme aldığı yazısını yayınladı. 2024 yılında Medici Ailesi üzerine bir yazdığı yazıyı anımsatan Ülker, Eksim Holding’in 40. kuruluş yıl dönümü vesilesiyle düzenlendiği sergiyi gezip “Servet şehrine ne fayda sağlıyor? sorusunu analiz etti.
İŞTE ÜLKER’İN İLGİLİ YAZISININ TAMAMI..
HEMŞEHRİLERİMİZE BORÇLU MUYUZ
Eskiden insan az, yer çokmuş. İnsanlar göçer, konarmış. Yine aileler varmış. Ama aileler büyükmüş. Bir aileden bir aşiret, bir boy hatta bir hanedan meydana gelebilirmiş. Köyler de böyleymiş, neredeyse bir akrabalar topluluğuymuş.
Günümüzde ise büyük yerleşimler, şehirler ve şehir emanetleri belediyeler var. Göçler hala var, ama ya zorunlu ya da isteksizce…
Şehirlerde her millet bir arada, her meslek, her cins insan birlikte yaşıyor. Zengin, fakir ve muhtaç, hasta…
2024 yılında Medici Ailesi üzerine bir yazı yazmıştım. ( https://muratulker.com/faiz-yasagi-mi-ronesansa-sebep-icinden-papa-cikaran-aile-medici/ ) Tim Parks’ın Medici ailesini anlattığı kitabından hareketle, 15. yüzyıl Floransa’sında, bence bir şehir devleti idi, para, siyaset, din, sanat ve iletişimin nasıl iç içe geçtiğini anlattım. Mediciler, 1397’de kurdukları banka sayesinde Avrupa’nın en güçlü ailelerinden biri haline geliyor, faiz yasağının bulunduğu Katolik dünyasında kambiyo, hizmet bedeli ve benzeri yöntemlerle finansmanı sürdürüyor, Vatikan ve Avrupa saraylarıyla yakın ilişkiler kuruyor.
Yazımın asıl vurgusu Medicilerin yalnızca başarılı bankacılar olmadığı idi. Medici ailesi servetini doğrudan teşhir etmek yerine kiliseleri, sanatçıları, mimarları ve bilim insanlarını destekleyerek toplumsal meşruiyet ve siyasi nüfuz kazanıyor. Michelangelo, Botticelli, Leonardo da Vinci gibi sanatçılara verilen destek, Floransa’nın Rönesans’ın merkezi olmasına katkıda bulunurken aynı zamanda Medici ailesinin imajını ve gücünü pekiştiren bir iletişim aracına dönüşüyor.
Bugünkü anlamıyla çok başarılı bir itibar yönetimi, halkla ilişkiler ve güç iletişimi stratejisi yapıyorlar. Mediciler finansal güçlerini kültürel güce, kültürel güçlerini de siyasi meşruiyete çevirmeyi başarıyorlar. Tim Sparks özellikle Medicilerin sanat hamiliğinin arkasında iktidar, çıkar, dini yasakları aşmak ve siyasi mücadelelerinin de bulunduğunu vurguluyor.
Medici ailesinin hikayesi, kuşkusuz sermayenin sanat ve iletişim yoluyla nasıl meşruiyet ve güç üretebildiğinin tarihten iyi bir örneği; fakat güç kazanmak için kullanılan araçların ahlaki olup olmadığı ayrı bir mesele çünkü amaca ulaşmak için her yol geçerli değildir.
Tüm bunları bana çağrıştıran Eksim Holding’in 40. kuruluş yıl dönümü vesilesiyle düzenlendiği “Kitaba Vefa: Cilt Sanatı ve Restorasyon Sergisi” oldu. Tophane-i Amire’deki serginin açılışı Cumhurbaşkanımızın teşrifleriyle gerçekleştirildi. Bana sergiyi ancak geçen hafta gezmek nasip oldu. Serginin hazırlanmasında, Abdullah Tivnikli Vakfı bünyesinde faaliyet gösteren İstanbul Araştırma ve Eğitim Merkezi, İSAR Mücellithanesi önemli bir rol üstlenmiş. Yıpranmış yazma ve matbu eserlerin cilt ve restorasyon çalışmalarını gerçekleştiren mücellithane, kültürel mirasın korunmasına bu şekilde katkı sunmayı görev getirmiş.
Sergi çalışmaları İSAR Mücellidi Muharrem Kalenci Bey tarafından hazırlanmış. Sağ olsun önemli bir cilt sanatçımız Kalenci Hoca, birbuçuk saatini ayırıp sergiyi bana ve arkadaşlarıma gezdirdi. Böylece cilt sanatını yakından tanıma imkanı buldum, işçiliğe, ustalığa hayran oldum. Böyle bir sergiyle bizi buluşturan, Tivnikli ailesine hem rahmet okudum hem teşekkür ettim. Sergi izlenimlerini yazacağım ama önce Medici yazımdan yola çıkarak aklıma gelen soruyu paylaşayım: Büyük servetlerin bir şehre karşı sorumluluğu nedir?
Elbette Floransa’nın Medicileri ile bugün İstanbul’daki iş sahibi aileleri tarihsel olarak aynı kefeye koymak doğru olmaz. Ama başlıktaki soru hala geçerli, servet şehrine ne fayda sağlıyor?
Mesela kökleri Erzurum’un eski tüccar çevrelerine uzanan Tivnikli Ailesi (1) üzerinden konuya bakalım. Tivnik babannelerinin köyünün adı. Arkadaşlarım olan İsmail Fahreddin ve Abdullah Tivnikli kardeşler 1986’da Eksim Dış Ticaret’i kurarak bugün ikinci kuşak oğulları Ebubekir Tivnikli’nin Yönetim Kurulu başkanlığı ve Mustafa Tivnikli’nin Yönetim Kurulu Üyeliği ile devam eden Eksim Holding’in temelini attılar. Gıda ve dış ticaretle başlayan faaliyetler daha sonra enerjiye de yayıldı. İyi bir dostumuz olan rahmetli Abdullah Tivnikli’nin hikayesinde ise ticaretin yanı sıra finans ve vakıf insan olması belirleyici olmuş. Türkiye’de katılım bankacılığının kuruluş döneminde aktif rol alan Abdullah, Albaraka Türk ve Kuveyt Türk’ün kuruluş süreçlerinde bulundu. Fakat onun hayat çizgisindeki belki de daha kalıcı taraf, kazandığı servetin bir bölümünü kurumsallaştırarak vakfetmesi oldu. 2008’den itibaren İstanbul Araştırma ve Eğitim Vakfı olarak faaliyet gösteren kurum, 2018’de Tivnikli’nin malvarlığı ve vakfa sürdürülebilir gelir sağlayacak akarlar tahsis etmesiyle Abdullah Tivnikli Vakfı’na dönüştü. Bugün vakıf eğitimden sağlığa, sosyal yardımdan çevreye, kültür ve sanata uzanan faaliyetler yürütüyor.
Burada geçen akar sözü bizi birkaç yüzyıl geriye, doğrudan Osmanlı İstanbul’una götürüyor. Vakıf geleneğinde mesele yalnızca bir binayı bağışlamak veya bir defaya mahsus bir bağışta bulunmak değildir. Yapılan hayrın çok yıllar sonra da yaşayabilmesi için gelir getirecek dükkanlar, hanlar, araziler ve başka mülkler bağlanırdı. Yani hayırseverlik, sosyal sorumluluk projesi bir finansman modeli haline getirilip sürdürülebilirlik kazanmıştır.
Tivnikli ailesinin bu kültür girişimine ve bu tür tüm hayırlı girişimlere bu açıdan bakmak gerekir. 2023’te de Erzurumlu Tivnikli Hacı Faruk Efendi’nin üç yüzü aşkın ciltlik kütüphanesinden yıpranmış eserler üç yılı aşan bir çalışmayla restore edilmiş ve “İki Kapak Bir Hazine” adıyla Üsküdar’da Özbekler Tekkesi’nde sergilenmişti (2). Yeni sergide ise Eksim’in kırk yılına atfen restore edilen kırk eser, restorasyon bekleyen nadir kitaplar ve geleneksel cilt sanatının teknikleri ziyaretçilerle buluştu. Burada değerli olan sadece eski kitapları tamir etmek değildi.
Bir şehrin kültürünü yalnızca büyük konser salonları, müzeler ve bienaller oluşturmaz. Bazen kültürel sürekliliği sağlayan şey, bir kitabın dağılmakta olan şirazesini yeniden bağlayabilecek ustanın hala var olmasıdır. Ciltçilik, tezhip, hat, ebru, kağıt konservasyonu gibi alanlarda ustalık zinciri koptuğunda, müzelerdeki eserleri korusanız bile o eserleri meydana getiren bilgiyi kaybedersiniz. İSAR Mücellithanesi’nin yaptığı iş bu nedenle nesne ile birlikte onu koruyacak insan bilgisini de korumaktır. Üstelik Özbekler Tekkesi ve Tophane-i Amire gibi tarihi mekanların tekrar kültürel dolaşımda olması İstanbul açısından başlı başına bir kazanımdır.
Aslında İstanbul tarihte bu şekilde imar edilegelmiş bir şehirdir. Şehre bugün tarihi kimliğini kazandıran, dünyanın hayranlık duyduğu önemli kısmı devrin padişahlarının, hanedan üyelerinin, sadrazamların, paşaların, tüccarların ve zenginlerin yaptırdığı vakıf eserleriyle oluşmuştur. Padişahlar bunun en görünür örnekleriydi. Fatih Sultan Mehmed yalnızca İstanbul’u fethetmedi; onu bir imparatorluk başkenti olarak yeniden kurguladı. Ali Kuşçu gibi bilim insanlarını İstanbul’a çağırdı, İtalyan hümanistleriyle ilişki kurdu ve hatta Gentile Bellini’yi Venedik’ten getirterek portresini yaptırdı. Sarayı, medreseleri ve kütüphaneleri bir kültür politikasının parçalarıydı (3). Tabiatıyla Fatih’ten önce de mesela Bursa’da var olan bu anlayış günümüze kadar fasılalı da olsa devam etti.
Kanuni Sultan Süleyman devrinde bu himaye Mimar Sinan’la birlikte tüm İstanbul’a ve memlekete yayıldı. Mesela Süleymaniye sadece muhteşem bir cami değildir; medreseleri, darüşşifası, imareti, sibyan mektebi, tıp medresesi, tabhanesi ve diğer yapılarıyla eğitimden sağlığa, yoksulun beslenmesinden bilginin üretimine kadar hayatın birçok alanını kapsayan bir toplumsal altyapıdır. Ve bütün bunların devamını sağlayacak vakıf gelirleri yani akarlar oluşturulmuştur. Burada sanat ile sosyal faydayı birbirinden ayırmak neredeyse imkansızdır. Güzel olan aynı zamanda işe yarar; işe yarayan ise güzeldir (4).
III. Ahmed’in Topkapı Sarayı’nda dağınık durumdaki değerli kitapları bir araya getirip 1719’da müstakil bir kütüphane yaptırması da aynı zihniyetin başka bir örneğidir. II. Abdülhamid dönemine gelindiğinde Yıldız Sarayı Kütüphanesi ile bugün 911 albüm ve 36 binden fazla kareden oluşan Yıldız fotoğraf koleksiyonu ortaya çıkar. Yani Osmanlı’da kültür hamiliği yalnız cami yaptırmak değil, kitabı toplamak, bilgiyi saklamak, sanatçıyı desteklemek, mimariyi üretmek ve hatta çağın yeni teknolojisi olan fotoğrafı kullanarak bir medeniyetin görsel hafızasını oluşturmayı da kapsar (5)
Yine neredeyse şehrin atardamarlarından biri olan Divanyolu, İstanbul’da bu anlayışın en iyi temsil edildiği yerlerden biridir. Biz bugün yürüyerek veya tramvayla geçerken Roma’nın Mese’sinden Osmanlı’nın Divanyolu’na uzanan bu hattın yüzyıllarca şehrin omurgası olduğunun farkında mıyız? Doğu Roma döneminin ana tören ve ticaret aksı Mese, Osmanlı döneminde büyük ölçüde Divanyolu olarak yaşamaya devam etti. Topkapı Sarayı’ndaki Divan’a gidip gelen devlet adamları bu güzergahı kullanıyor, padişahlar, vezirler ve paşalar yol boyunca camiler, medreseler, türbeler, sebiller, çeşmeler, hanlar ve kütüphaneler yaptırıyordu. Dolayısıyla Divanyolu yalnız bir ulaşım aksı değil, servetin kamusal hizmete dönüştüğü bir medeniyet koridoru haline geliyordu (6).
Burada küçük ama aile tarihimiz açısından önemli bir tarihi ayrımı da yapalım. Divanyolu üzerindeki meşhur müstakil yazma eser kütüphanesi Köprülü Kütüphanesidir. Fazıl Ahmed Paşa tarafından babası Köprülü Mehmed Paşa’nın vasiyeti üzerine kurulmuş ve 1678’de üç kütüphaneci, bir ciltçi ve bir kapıcıyla hizmete açılmıştır. Benim Fatih Medresesi mezunu rahmetli dedem Hacı İslam Efendi bu kütüphanede müstahdem olarak çalışmış. Hacı İslam Efendi genç yaşında İstanbul’a gelmiş, önce Fatih Medresesi’nde, ardından Darülmuallimin’de eğitim görmüş. Eğitimini II. Abdulhamit adına verilen bir bursla tamamlamış. Sonra öğretmenlik ve imamlık yapmış. Ailemiz yeniden İstanbul’a geldiğinde memuriyete başvuruyor ama eğitim belgeleri kaybedildiği için diplomasını ibraz edemiyor. Sonrasında Köprülü Kütüphanesi’nde müstahdem kadrosuna alınıyor. Ama kütüphane müdürü Halil Efendi Bey onun bilgi seviyesini fark edince ona memuriyet veriyor ve lojman ayarlıyor. Kim bilir belki yazmaya ve kitaplara merakım aile geçmişimizden geliyordur…
Şimdi yani üç buçuk asır sonra İSAR Mücellithanesi’nde cilt ustalarının yaptığı işe bakınca insan ister istemez bu devamlılığı düşünüyor. Tekrar edersem kitabı sadece yazmak ve satın almak yetmiyor; onu gelecek kuşağa ulaştıracak müesseseyi ve ustayı da yaşatmak gerekiyor (7).
Divanyolu’nda Sokollu Mehmed Paşa külliyesi’ni anmasam olmaz. İstanbul’da başka bir semt de yazıda geliştirdiğim fikri pekiştiriyor. Sokollu ile eşi İsmihan Sultan’ın Eyüp’te Mimar Sinan’a yaptırdığı külliyede medrese, darülkurra, türbe ve çeşme bulunuyor. Medresenin dershanesinde İsmihan Sultan tarafından kurulan kütüphanede Sokollu’nun vakıf mührünü taşıyan 554 yazma eser daha sonra Süleymaniye Kütüphanesi’ne intikal etti. Binanın işlevi değişebilir, kitap başka bir kuruma taşınabilir, fakat vakfedilen kültürel sermaye dört yüz elli yıl sonra hala toplumun malıdır. Vakıf fikrinin gerçek anlamı da bu değil midir? (8)
Şimdi Rüstem Paşa Camii’ne uzanalım. İstanbul’un en yoğun ticaret bölgelerinden Tahtakale’de Mimar Sinan tarafından yükseltilmiş bu olağanüstü yapı, bana kalırsa Osmanlı’da toplumsal fayda anlayışının tek başına güçlü bir kanıtıdır. Burada Cami zemine oturmuyor, dükkanların ve depoların üzerine yükseliyor. Altında ticaret vardır, üstünde sanat ve ibadet. O dükkanlar gelir üretir, vakıf eserini yaşatır. Caminin içini ise Osmanlı çini sanatının en olağanüstü İznik örnekleri kaplar. Sermaye, ticaret, sanat ve kamusal fayda aynı yapının içinde birleşmiştir (9).
Abdullah Tivnikli Vakfı’nın kurulurken akarlarla desteklenmiş olmasıyla Rüstem Paşa Camii’nin altındaki dükkanlar arasında zihniyet bakımından şaşırtıcı bir akrabalık var. Anlayacağınız aradan beş yüz yıl geçmiş ama soru değişmemiştir: Bir hayır işini sizden sonra kim finanse edecek? Kalıcı toplumsal fayda, iyi niyetten daha fazlasını; kurum, kaynak ve süreklilik gerektiriyor.
İstanbul’un zenginleri bu şehirde yalnızca para kazanan insanlar değildir. Bu şehir onlara pazar, insan kaynağı, itibar, bağlantı, gayrimenkul değeri, kültürel prestij ve dünyaya açılan bir kimlik sağlar. Bunun karşılığında şehre yalnız vergi ödemek ve yardımlaşmak kuşkusuz yeterli görülebilir, hukuken de bunun ötesinde bir mecburiyet yoktur. Ama medeni yani uygar olmanın bizim geleneğimizdeki ahlaki yükümlülüğü hukuki yükümlülükten daha geniştir.
İstanbul’un ihtiyacı yalnız yeni müzeler de değildir. Kaybolmakta olan bir zanaatın okulunu kurmak, yüz bin kitabı restore etmek, bir kütüphaneyi yüz yıl yaşayacak gelir modeliyle donatmak, genç sanatçılara atölye açmak, unutulmuş bir yapıyı kamusal hayata kazandırmak, araştırmacılara burs ya da ödül vermek, bir arşivi dijitalleştirmek, bir meydanı güzelleştirmek, bir semtin kültür kurumunu oluşturmak, sanatçıları desteklemek aynı derecede değerlidir. Çünkü toplumsal fayda bazen henüz doğmamış bir çocuğun elli yıl sonra görebileceği bir eseri bugünden korumaktır.
Mediciler Floransa’da servetlerini sanata dönüştürdüler; bunu yaparken elbette güçlerini ve itibarlarını da büyüttüler. Osmanlı İstanbul’unda ise vakıf sistemi daha farklı bir toplumsal mekanizma üretti, özel servetin bir bölümünü kalıcı biçimde kamusal faydaya tahsis etti. Divanyolu’ndan Sokollu’nun kütüphanesine, Rüstem Paşa’nın dükkanlarından Süleymaniye’ye kadar İstanbul’un hala hayran olduğumuz yüzünün büyük bölümü bu düşüncenin eseridir. Bu nedenle Tivnikli ailesinin bir cilt ve restorasyon sergisine destek vermesini yalnızca hoş bir kültür etkinliği diye görmemek gerekir. Asıl değer ticarette üretilen servetin bir kısmının hafızayı koruyan bir kuruma aktarılmasıdır.
İstanbul’un zenginlerine bugün sorulması gereken soru “Ne kadar bağış yapıyorsunuz?” değildir. “Bu şehirde sizden yüz yıl sonra ne kalacak?” Bence gerçek toplumsal faydanın ölçüsü biraz da budur.
Sergiye dönecek olursak. Sergi 40 nadir yazma ve baskı esere ev sahipliği yapıyor. Muhyiddin İbnü’l-Arabi’nin 500 yıllık Fusûsü’l-Hikem nüshasından Şeyh Galib’in el yazması Divan’ına, hattat Hasan Rıza Efendi’nin taş baskı Mushaf’ından, Erzurumlu İbrahim Hakkı’nın Marifetname’sine kadar pek çok kıymetli eser bu seçkide bir arada yer alıyor.
Serginin bana çağrıştırdığı ofisimde muhafaza edegeldiğim Birgivî Mehmed Efendi’nin meşhur et-Tarîkatü’l-Muhammediyye adlı eseriydi. Birgivî eserini halkın anlayabilmesi için Osmanlıca yazmış; kitabın önsözünde bunu özellikle belirtmiş, eserin daha geniş bir kesim tarafından anlaşılması için böyle yazıldığını söylüyor. Bu kocaman kalın kitabı nasıl edindiğimi tam olarak hatırlamıyorum, ama talebeydim. Amcam görünce ilgilenmişti. Ona vermiştim. O da ofisinde muhafaza ederdi. Birgün ofiste masasının üzerinde açmış kitabı okurken içeri giren bir dostu, ne yapıyorsun, bu çok kıymetli el yazması bir kitap, deyince amcam da kitabı okumayı bırakıp kasaya kilitlemiş.
688 yapraklık, nesih hatla kaleme alınmış bu cildi incelerken insan kitabın yalnız içeriğine değil, bilginin halka nasıl ulaştırıldığına da bakıyor. Bir eseri korumak kadar, onun anlaşılmasını ve nesilden nesile aktarılmasını sağlamak da kültürel mirasın bir parçası önemli bir parçasıdır. Heralde onçin Tarikatı Muhammediye yani Muhammed’in Yolu (SAS) kitabının öz Türkçe latin harfleri ile basılmış çevirisi de yaygındır.
Arapça cild kelimesinden türeyen mücellit sözcüğü, kitaplara hem koruyucu hem de süsleyici kaplar hazırlayan, sayfaları sağlamlaştırarak eserlerin nesiller boyu muhafaza edilmesini sağlayan ustaya denir. Sergiyi bize gezdiren mücellid Muharrem Kalenci Bey eserlerin sadece edebi değerlerini değil, cilt, kağıt ve tezhip gibi döneminin teknolojik ve sanatsal özelliklerini de anlattı. Mesela kitabın kapağı değil kabı olurmuş ondan öğrendik! Restorasyon süreçlerini de örneklerle anlatarak anlamamızı sağladı.
Cilt sanatında kullanılan geleneksel malzemeleri yakından inceleme fırsatı bulduk, tüm eserlere de dokunmak serbest neye istiyorsak dokunup inceleyip serginin keyfini çıkardık.
Kalenci Hoca’dan öğrendik ki salona girişteki bizi karşılayan şerit perdeler bize adeta bir kitabın sayfaları arasında yolculuk yapmamızı sağlamak içinmiş.
Sergiyi gezerken duyduğumuz sesler de Hoca’nın çalışma esnasında kullandığı aletlerin ve atölye ortamının seslerinden oluşan özel bir ses enstalasyonmuş. Kendisi sergiyi gezerken tüm atölyesinin şu an orada olduğunu dolayısıyla bir nevi işsiz kaldığını söyledi. Haliyle tüm gün sergiye gelenlere keyifle işlerini anlatıyormuş.
Sergi salonunun merkezinde, Muharrem Kalenci tarafından kitap şirazesi referans alınarak örülen “Sonsuz Şiraze” adlı eser yükseliyor. Rabbimin doksan dokuz ismine nispetle aynı sayıda kolonun merkezde buluştuğu bu devasa yerleştirme, geleneksel el sanatını modern bir formla salonun merkezine taşıyor.
Sergiyi gezerken cilt sanatına dair teknik alet isimlerini hem de terimleri yerinde ve uygulamalı olarak öğrenme fırsatı oldukça keyif verici. Bakın ben neler öğrendim:
Mikleb: Arka kapağa bağlı olan ve ön kapağın üzerine kapanan “dil” kısmı,
Sertab: Sayfa bloğunu koruyan mukavvalı kenar bölümü,
Şemse: Cilt kapağının merkezinde konumlanan, genellikle oval veya yuvarlak bir formda tasarlanan ana süsleme motifi,
Salbek: Cilt kapağındaki ana motif olan şemsenin alt ve üst uçlarına eklenen, onu dikey doğrultuda tamamlayan uzantı motifleri,
Köşebent: Cilt kapağının dört köşesinde yer alan ve genellikle merkezdeki şemse ile uyumlu bir tasarım sergileyen süsleme motifleri,
Zencirek: Cilt kapaklarının kenarlarını çevreleyen, zincir biçimindeki süslemeler,
Şiraze: Sırt kısmındaki ipek örgü.
Mücellidin kitabı sabit tutmasını sağlayan ahşap sıkıştırma aletinin adı cendere ve kitabın düzenini koruyan ise şiraze. Gündelik hayatta sıkça kullandığımız kumpas kurmak, cendereye sokmak ve şirazesi kaymak gibi deyimlerin cilt sanatından kaynaklandığını öğrenmek oldukça şaşırtıcı oldu.
Sergide, restore edilerek hayata döndürülen eserlerin yanı sıra hala şifa bekleyen eserler de yer alıyor. Eserlerin restorasyon öncesi ve sonrası hallerini belgeleyen fotoğraflar çok etkileyici.
Ayrıca Selçuklu dönemi ciltleri, çârkûşe yani mahfazalı örnekler, şemseli murakkalar katı tekniğiyle hazırlanmış salbek şemseli köşebent ciltleri ve kuburlar… Cilt deyip geçmemek lazım hele kitabın kapağı hiç denilmeyecek…
Serginin küratörü Furkan Türkyılmaz. Sergileme düzeni ferah buldum. Sergi tematik videolarla zenginleştirilerek kapsamlı bir içerik sunuyor. Başta da belirttiğim gibi sergiyi Mücellit Muharrem Kalenci’nin kendi anlatımıyla gezmek çok farklı bit tat bırakıyor. Cilt işinin ne kadar önemli sanatçılık içerdiğini anlamamızı sağlıyor. Kendisine çok teşekkür ederim. 13 Eylül’de biten bu sergi keşke daha uzun süreli olabilse başka yerlerde de kendini gösterebilseydi.










