MİT’ten atılan FETÖ’cüler hayat boyu izlenmeli
Milli İradenin Sesi Yeni Akit
Türkiye ve dünyadaki gelişmeleri yakından takip etmek için Google listenize Yeni Akit'i ekleyin.
Eski MİT Müsteşarı Sönmez Köksal ‘Son dönem teşkilattan atılanlar hayatları boyu izlenmeli’ dedi.
MİT Müsteşarlığı da yapmış deneyimli bir diplomatsınız.. Son kriz, daha önce yaşadıklarımıza benziyor mu?
Krizin oluştuğu sürece, tetikleyici unsurlarına ve muhtemel amacına bakınca mevcut durumun daha öncekilere benzemediği ve çok daha derin ve karmaşık nitelikte olduğu söylenebilir.
Diğerlerinden farkı ne?
Örneğin; 1964, 74, İnönü’nün “Yeni bir dünya kurulur Türkiye yerini alır”, Ecevit’in “Duvarı atlama” söylemlerinin Soğuk Savaş döneminde yaşandığını unutmayalım. Bu söylemlerin uygulamaya dönüşmesi o koşullarda oldukça zordu ve zaten bu yönde ısrarlı girişimlerde de bulunulmadı. 1 Mart 2003 tezkeresi sonrası yaşanan olaylar ise, uluslararası ilişkiler sisteminin belirsizlik dönemiyle kesişti. Ancak bu belirsizlik dönemi Türkiye’nin jeopolitik önemini azaltmadı, tam aksine Orta Doğu’da yaşanan gelişmeler bu önemi daha da arttırdı. Bu noktada altını önemle çizmek ve her an hatırımızda tutmamız gereken gerçek veri; ülkemizin üzerinde bulunduğu coğrafyanın önemidir. Bu coğrafya en klasik tanımıyla Balkanları, Karadeniz’i, Kafkasları, Orta Doğu ve Doğu Akdeniz’i doğrudan kontrol ediyor. En özet tanımıyla jeopolitik belirli bir coğrafyanın güvenliğini ve üzerinde yaşayan toplumun refahı için bu coğrafyanın gerektirdiği politikaların geliştirilmesi ve uygulanmasıdır.
‘Coğrafyanın gerektirdiği politika’yı açar mısınız?
Cumhuriyet döneminin bize ispatladığı gibi “Yurtta sulh cihanda sulh” ilkesi Anadolu coğrafyasının konumuna en uygun politika çerçevesidir. Bu ilke, bütün devletlerle ve özellikle yakın kuşak ülkeleriyle dostluğun geliştirilmesi, içişlerine karışmama, geçmişte kalmış emperyal emelleri zinhar dile getirmeme şeklinde tecelli etmiştir. Türkiye; 1946 sonrası Birleşmiş Milletler üyeliği için çok partili demokrasiye geçerek, Avrupa Konseyi’nin kurucu üyeliği ve 1952’de NATO üyeliği ile Batı veya daha geniş deyimiyle Atlantik Camiası’nın mensubu olmuştur. Yaşanan krizlere rağmen Türkiye söylem dışında bu aidiyetini hiçbir zaman ciddi bir tartışma konusu yapmadı. Bu değerlendirme AK Parti dönemi için de geçerlidir.
Ne zamana kadar?
Taa ki Gezi olaylarına kadar. Bu olaylar sonrası gittikçe yoğunlaşan bir kuşku Batı Dünyası ile aramızdaki ilişkileri zehirlemeye başladı ve etkisi altına aldı; bu arada özellikle Suriye krizine yaklaşımımız farklı ‘niyet’ okumasına yol açtı. Daha sonra da özellikle 15 Temmuz FETÖ darbe girişimi Batı ve ABD’ye karşı duyulan bu kuşkuları daha da derinleştirdi. Bu gelişmelere paralel olarak Rusya Federasyonu’nun Gürcistan savaşı, Kırım ilhakı, Ukrayna krizi sonrası bütün ağırlığıyla Orta Doğu’ya dönüş yapması ve uçak krizi dışında ülkemizle ilişkilerine stratejik boyut vermesi, görünürlüğünü önemli ölçüde arttırması bir diğer önemli gelişme oldu. Öyle zannediyorum ki global olarak ve özellikle Türkiye’yi saran bölgedeki değişiklikler, Irak’taki Amerikan işgali sonrası gelişmeler, Suriye iç savaşına yaklaşım farklılıkları, Kürt sorunundaki açılım politikalarının sona ermesi, bu olayların yarattığı genel iklim içinde hükümetin Batı’dan ve Batı değerlerinden kopma zannı yaratan söylemleri, Washington’da ve Batı başkentlerinde Türkiye’nin konumu hakkında ciddi bazı soru işaretlerinin doğmasına yol açtı.
Krizin çıkış nedeni olarak başkonsolosluk görevlisinin tutuklanması gösterildi. Ancak sizin değerlendirmenize göre sorun çok daha derin…
ABD ile aramızda oradaki tutuklu vatandaşlarımız ve FETÖ başıyla, yakın çevresi var. Washington açısından ise burada tutuklu, çok önem atfedilen bir rahip ile bazı Amerikan vatandaşları var. Metin Topuz olayı ve başkonsoloslukta saklandığı açıklanan bir diğer vatandaşımız bu dosyanın son halkaları oldu. Öncelikle Türk vatandaşı olarak Topuz’un diplomatik misyonda çalışıyor olsa da, uluslararası hukuk açısından tutuklanmasında hiçbir engel yok. Amerikan tarafının bu vesileyle Topuz’un hukuki haklarından yararlandırılmadığı izlenimi veren açıklamaları oldu. Ankara Savcılığı da ‘aile müracaatı yok’ dedi. Psikolojik savaşın yaşandığı böylesi bir durumda görüşmeler konusunda yapılacak zamanlı bilgilendirme Türkiye’ye dönük yaratılmak istenen ‘hukuk dışı tutum töhmetini’ temelsiz kılacaktı. Bir de hukuki sistem farklılığı var. Orada suçüstü olaylar hariç, savcılar genellikle delilleri topladıktan sonra tutuklama yoluna giderken, bizde daha çok şüpheli tutuklandıktan sonra olay delillendiriliyor. Tabii bir de Washington ilişkilerimizde çözüm bekleyen çeşitli bu tür dosyaların müzakerelerinde elini yeni güçlü bir kartla kuvvetlendirmek istemiş olabilir. Nedeni ne olursa olsun, emsali olmayan ve doğrudan Türk vatandaşlarını mağdur eden bu önlemin, son dönemde güvensiz ve hassas bir zeminde yürüyen ilişkilerimiz açısından yeni bir kırılma yarattığı muhakkak.
ABD’li heyetle vize görüşmesi yapılacak. İlişkiler normalleşir mi?
Böyle olacağını ümit edelim. Ancak ifade ettiğim gibi, ilişkilerimiz sadece vize konusundan ibaret değil. Teknik sayılabilecek bu tür görüşmeler, sorunları ortak anlayışla sadece tanımlamak açısından bile yararlı olur. İlişkilerde ortak bir anlayışa varmanın en önemli yolu, teknik düzeyde alanı temizlemektir. Yoksa liderler düzeyinde nezaket kuralları içinde söylenen hoş sözlerin gerçeğe dönüşmesi kurumların güçlü olduğu ABD gibi ülkelerde maalesef teknik engele takılabiliyor.
MİT Müsteşarlığı da yapmış deneyimli bir diplomatsınız.. Son kriz, daha önce yaşadıklarımıza benziyor mu?
Krizin oluştuğu sürece, tetikleyici unsurlarına ve muhtemel amacına bakınca mevcut durumun daha öncekilere benzemediği ve çok daha derin ve karmaşık nitelikte olduğu söylenebilir.
Diğerlerinden farkı ne?
Örneğin; 1964, 74, İnönü’nün “Yeni bir dünya kurulur Türkiye yerini alır”, Ecevit’in “Duvarı atlama” söylemlerinin Soğuk Savaş döneminde yaşandığını unutmayalım. Bu söylemlerin uygulamaya dönüşmesi o koşullarda oldukça zordu ve zaten bu yönde ısrarlı girişimlerde de bulunulmadı. 1 Mart 2003 tezkeresi sonrası yaşanan olaylar ise, uluslararası ilişkiler sisteminin belirsizlik dönemiyle kesişti. Ancak bu belirsizlik dönemi Türkiye’nin jeopolitik önemini azaltmadı, tam aksine Orta Doğu’da yaşanan gelişmeler bu önemi daha da arttırdı. Bu noktada altını önemle çizmek ve her an hatırımızda tutmamız gereken gerçek veri; ülkemizin üzerinde bulunduğu coğrafyanın önemidir. Bu coğrafya en klasik tanımıyla Balkanları, Karadeniz’i, Kafkasları, Orta Doğu ve Doğu Akdeniz’i doğrudan kontrol ediyor. En özet tanımıyla jeopolitik belirli bir coğrafyanın güvenliğini ve üzerinde yaşayan toplumun refahı için bu coğrafyanın gerektirdiği politikaların geliştirilmesi ve uygulanmasıdır.
‘Coğrafyanın gerektirdiği politika’yı açar mısınız?
Cumhuriyet döneminin bize ispatladığı gibi “Yurtta sulh cihanda sulh” ilkesi Anadolu coğrafyasının konumuna en uygun politika çerçevesidir. Bu ilke, bütün devletlerle ve özellikle yakın kuşak ülkeleriyle dostluğun geliştirilmesi, içişlerine karışmama, geçmişte kalmış emperyal emelleri zinhar dile getirmeme şeklinde tecelli etmiştir. Türkiye; 1946 sonrası Birleşmiş Milletler üyeliği için çok partili demokrasiye geçerek, Avrupa Konseyi’nin kurucu üyeliği ve 1952’de NATO üyeliği ile Batı veya daha geniş deyimiyle Atlantik Camiası’nın mensubu olmuştur. Yaşanan krizlere rağmen Türkiye söylem dışında bu aidiyetini hiçbir zaman ciddi bir tartışma konusu yapmadı. Bu değerlendirme AK Parti dönemi için de geçerlidir.
Ne zamana kadar?
Taa ki Gezi olaylarına kadar. Bu olaylar sonrası gittikçe yoğunlaşan bir kuşku Batı Dünyası ile aramızdaki ilişkileri zehirlemeye başladı ve etkisi altına aldı; bu arada özellikle Suriye krizine yaklaşımımız farklı ‘niyet’ okumasına yol açtı. Daha sonra da özellikle 15 Temmuz FETÖ darbe girişimi Batı ve ABD’ye karşı duyulan bu kuşkuları daha da derinleştirdi. Bu gelişmelere paralel olarak Rusya Federasyonu’nun Gürcistan savaşı, Kırım ilhakı, Ukrayna krizi sonrası bütün ağırlığıyla Orta Doğu’ya dönüş yapması ve uçak krizi dışında ülkemizle ilişkilerine stratejik boyut vermesi, görünürlüğünü önemli ölçüde arttırması bir diğer önemli gelişme oldu. Öyle zannediyorum ki global olarak ve özellikle Türkiye’yi saran bölgedeki değişiklikler, Irak’taki Amerikan işgali sonrası gelişmeler, Suriye iç savaşına yaklaşım farklılıkları, Kürt sorunundaki açılım politikalarının sona ermesi, bu olayların yarattığı genel iklim içinde hükümetin Batı’dan ve Batı değerlerinden kopma zannı yaratan söylemleri, Washington’da ve Batı başkentlerinde Türkiye’nin konumu hakkında ciddi bazı soru işaretlerinin doğmasına yol açtı.
Krizin çıkış nedeni olarak başkonsolosluk görevlisinin tutuklanması gösterildi. Ancak sizin değerlendirmenize göre sorun çok daha derin…
ABD ile aramızda oradaki tutuklu vatandaşlarımız ve FETÖ başıyla, yakın çevresi var. Washington açısından ise burada tutuklu, çok önem atfedilen bir rahip ile bazı Amerikan vatandaşları var. Metin Topuz olayı ve başkonsoloslukta saklandığı açıklanan bir diğer vatandaşımız bu dosyanın son halkaları oldu. Öncelikle Türk vatandaşı olarak Topuz’un diplomatik misyonda çalışıyor olsa da, uluslararası hukuk açısından tutuklanmasında hiçbir engel yok. Amerikan tarafının bu vesileyle Topuz’un hukuki haklarından yararlandırılmadığı izlenimi veren açıklamaları oldu. Ankara Savcılığı da ‘aile müracaatı yok’ dedi. Psikolojik savaşın yaşandığı böylesi bir durumda görüşmeler konusunda yapılacak zamanlı bilgilendirme Türkiye’ye dönük yaratılmak istenen ‘hukuk dışı tutum töhmetini’ temelsiz kılacaktı. Bir de hukuki sistem farklılığı var. Orada suçüstü olaylar hariç, savcılar genellikle delilleri topladıktan sonra tutuklama yoluna giderken, bizde daha çok şüpheli tutuklandıktan sonra olay delillendiriliyor. Tabii bir de Washington ilişkilerimizde çözüm bekleyen çeşitli bu tür dosyaların müzakerelerinde elini yeni güçlü bir kartla kuvvetlendirmek istemiş olabilir. Nedeni ne olursa olsun, emsali olmayan ve doğrudan Türk vatandaşlarını mağdur eden bu önlemin, son dönemde güvensiz ve hassas bir zeminde yürüyen ilişkilerimiz açısından yeni bir kırılma yarattığı muhakkak.
ABD’li heyetle vize görüşmesi yapılacak. İlişkiler normalleşir mi?
Böyle olacağını ümit edelim. Ancak ifade ettiğim gibi, ilişkilerimiz sadece vize konusundan ibaret değil. Teknik sayılabilecek bu tür görüşmeler, sorunları ortak anlayışla sadece tanımlamak açısından bile yararlı olur. İlişkilerde ortak bir anlayışa varmanın en önemli yolu, teknik düzeyde alanı temizlemektir. Yoksa liderler düzeyinde nezaket kuralları içinde söylenen hoş sözlerin gerçeğe dönüşmesi kurumların güçlü olduğu ABD gibi ülkelerde maalesef teknik engele takılabiliyor.