Mekke Anlaşması için çarpıcı analiz: İslam ordusunun ayak sesleri
Milli İradenin Sesi Yeni Akit
Türkiye ve dünyadaki gelişmeleri yakından takip etmek için Google listenize Yeni Akit'i ekleyin.
SDE Başkan Yardımcısı Alper Tan; Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında imzalanan “Mekke Anlaşması”na dair çarpıcı bir analiz kaleme aldı. Tan, kurulan ittifakın NATO’ya benzetilmemesi gerektiğini vurgulayarak, “Mekke Anlaşması’yla ilan edilen ittifaktaki askeri unsurlar da İslam Ordusu olarak bu ruhla hareket edecek, idari olarak ise Mekke Savunma ve Güvenlik Paktı gibi bir isimle taçlandırılacaktır” dedi.
Stratejik Düşünce Enstitüsü (SDE) Başkan Yardımcısı, Gazeteci Alper Tan, sde.org’da dikkat çeken bir analiz kaleme aldı. “Mekke Anlaşması, İslam Ordularının Ayak Sesleri ve İslam Birliğinin Muştusu” başlıklı yazısında Alper Tan, Türkiye’nin Suudi Arabistan’da imzaladığı “Mekke Anlaşması”nı değerlendirdi. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasındaki ittifak için, “Mekke-i Mükerreme’de Safa Sarayı’nda tarihe altın harflerle yazılacak bir imza atıldı” diyen Tan, görüşmelerin yaklaşık 3 yıl sürdüğünü belirtti.
3 YILDIR DEVAM EDEN DİPLOMASİ
“Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın ifadeleriyle, fikirden kavrama, kavramdan anlaşmaya uzanan uzun soluklu bir diplomasi” diye yazan Alper Tan, “Bölgesel sahiplenme ilkesiyle yürütülen bu süreç, İran-ABD gerilimi, Hürmüz Boğazı’ndaki krizler ve İsrail’in genişleyen operasyonları zemininde olgunlaştı” ifadelerine yer verdi.
İSLAM ORDUSU VURGUSU
Alper Tan’ın yazısının en dikkat çeken noktası ise, kurulan ittifakın NATO ile izah edilmemesi gerektiğini savunduğu bölüm oldu. “Bazıları bu ittifakı NATO oluşumu üzerinden izah etmeye çalışıyor. Böyle bir mukayese mantıklı olmaz” diyen Alper Tan, şu ifadelere yer verdi: “Avrupa ülkeleri İkinci Dünya Savaşı’nda korkunç bir katliama imza atarak kıtada 50 milyon insanı katlettiler. Arkasından da pişmanlık duyup Avrupa Birliği ve NATO gibi kurumların temellerini atarak geliştirdiler. Mekke Anlaşması’nı imzalayan Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan hiçbir zaman birbiriyle savaşmadı, birbirini düşman olarak görmedi. Bunlar her zaman Kur’an’da açıkça ifade edildiği gibi “Müminler ancak kardeştirler” düsturuyla hareket ettiler. Dolayısıyla Mekke Anlaşması’yla ilan edilen ittifaktaki askeri unsurlar da İslam Ordusu olarak bu ruhla hareket edecek, idari olarak ise Mekke Savunma ve Güvenlik Paktı gibi bir isimle taçlandırılacaktır.”
Alper Tan’ın yazısının tamamı şöyle:
7 Ağustos 2026… Mekke-i Mükerreme’de Safa Sarayı’nda tarihe altın harflerle yazılacak bir imza atıldı. Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Suudi Arabistan Veliaht Prensi ve Başbakanı Muhammed bin Selman ile Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif, “Mekke Ortak Savunma Anlaşması”nı mühürledi. Birine saldırı hepsine saldırı sayılacak! Kolektif caydırıcılık, savunma sanayii işbirliği, terörle mücadele… BM Şartı’nın 51. maddesine dayanan bu pakt, hiçbir ülkeyi hedef almadığını ilan ederken, bölgesel güvenlik mimarisini yeni baştan çizen bir duruş ve bölge ülkeleri için tehdit olan her ülke ve oluşumun planlarını kökten sarsmaya aday tavır.
Bu üçlü anlaşma, güncel haliyle, 17 Eylül 2025’te Riyad’da imzalanan Suudi Arabistan-Pakistan Stratejik Karşılıklı Savunma Anlaşması’nın üzerine inşa edildi. Görüşmeler yaklaşık bir yıldır, hatta bazı açıklamalara göre neredeyse üç yıldır sürüyordu. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın ifadeleriyle, fikirden kavrama, kavramdan anlaşmaya uzanan uzun soluklu bir diplomasi… Bölgesel sahiplenme ilkesiyle yürütülen bu süreç, İran-ABD gerilimi, Hürmüz Boğazı’ndaki krizler ve İsrail’in genişleyen operasyonları zemininde olgunlaştı.
Mekke anlaşmasının arka planı 15 sene önceye dayanıyor!
Şunu açıkça ifade edelim ki bu anlaşmanın temelleri Türkiye ve Suudi Arabistan arasında yaklaşık 15 sene önce Kral Abdullah zamanında atıldı. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün davetlisi olarak Ankara’ya gelen Kral Abdullah bu sürecin başlatıcılardan birisi sayılabilir. Ayrıca 2015 yılının Aralık ayında Suudi Arabistan’da kurulmuş olan ve 30’dan fazla İslam ülkesinin dahil olduğu İslam Ordusu’nu da hatırlatmakta fayda var. İslam Ordusu’nun “kurulduğu” ani ve sürpriz şekilde Dünyaya ilan edilmiş, kara, hava, deniz gücü ve özel kuvvetlerden oluşan ortak İslam Ordusu 196.000 askerle dünyanın en büyük “savaş tatbikatını” üç hafta boyunca Şubat ve Mart 2016 tarihinde “Kuzeyin Gökgürültüsü” adıyla Suudi Arabistan’da icra etmişti.
İslam ülkeleri 2010 yılında ortak “istihbarat koordinasyon merkezi” kurdu!
Sağlam ve güvenilir bir istihbarat olmadan askeri başarıdan söz edilemez. 2015’in Aralık ayında ilan edilen İslam Ordusu’ndan beş sene önce Eylül 2010 tarihinde İslam İşbirliği Teşkilatı bünyesinde Müslüman ülkelerin istihbarat kurumları ortak bir koordinasyon merkezi oluşturmuşlardı. Cidde‘de kurulan bu merkezde Türk ve Pakistan istihbaratı başroldeydi. Dolayısıyla yakın tarihte yapılan bu çalışmaları ve atılan bu temelleri bilmeden Mekke Anlaşması’nın ne anlama geldiğini ve önemini anlamak, yorumlamak yetersiz ve eksik olacaktır. Böyle temellerin üzerine kurulduğunu bildiğimiz zaman Mekke Anlaşması’yla kurulan ittifakın bölge ve dünya açısından nasıl bir ehemmiyet arz ettiğini daha iyi görmüş olacağız.
Bütün bunlara ilaveten Türk ordusunun yaklaşık 15 seneden bu yana Suudi Arabistan’ın güvenliği için ilan edilmemiş bir şekilde o ülkede görev yaptığını ve binlerce askerimizin bu süreçte kutsal bir hizmette bulunduğunu da denklemin bir köşesine eklemek gerekir. Demek ki bu konu televizyonlarda konuşulduğundan ve aktarıldığından çok daha sağlam, derin ve çok daha farklı temellere oturuyor.
Mekke Anlaşması için kim ne dedi?
Türkiye tarafı net ve gururlu: Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Kolektif caydırıcılığı temel alan bu anlaşma, güvenlik ve savunma iş birliğimizin ilerletilmesine, savunma sanayisinde ortak projeler geliştirilmesine ve terörizmle mücadeleye katkı sağlayacaktır. Hiçbir ülkeyi hedef almıyor, kardeş ülkelerin katılımına açık” dedi. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ise “Teknik olarak NATO’nun 5. maddesiyle aynı” vurgusu yaptı: “Hiçbir ortak düşman yazılı değil. Bize saldırmayan ülke hedef değildir.” Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz da “İran’a karşı yapılanma değil, NATO’ya alternatif değil” diye netleştirdi.
Pakistan ve Suudi Arabistan da aynı çizgide: Ortak açıklamada “her türlü saldırganlığa karşı kolektif caydırıcılık” ve “birine saldırı hepsine saldırı” hükmü öne çıktı. Suudi diplomat Dr. Rayed Krimly, “Yeni bir askeri eksen ya da mezhepsel blok değil, nükleer hırs da yok” mesajı verdi.
İran’dan ise sert ve alaycı tepki geldi. İslami Şura Meclisi Ulusal Güvenlik ve Dış Politika Komisyonu Sözcüsü İbrahim Rızai, X’te şöyle yazdı: “Suudiler, Türkiye ve Pakistan ile yapılan kâğıt üzerindeki bir anlaşmanın kendilerine güvenlik getirmeyeceğini bilmelidir. Tıpkı yıllarca Amerikalılara tek taraflı kaynak aktarmanın güvenlik getirmediği gibi. Başkalarından güvenlik dilenmek zorunda kalmamak için politikalarınızı düzeltin.” Tehran Times, anlaşmayı Riyad’ın “stratejik paniği” olarak yorumladı. Bazı İranlı gözlemciler Müslüman birliği çağrısı yapsa da İran’da bir kesim, pakta kendilerini hedef alan bir yapı gözüyle bakıyor.
İsrail panikte!
İsrail’de panik ve endişe hakim. Ulusal Güvenlik Konseyi eski yetkilisi ve INSS Körfez Programı Direktörü Yoel Guzansky, Ynet ve Jerusalem Post’a konuştu: “Bu üçlü ittifak, koşullara bağlıdır ve daha çok İran’ın zayıflaması ve onların gözünde İsrail’in göreceli yükselişiyle ilgilidir. İsrail’in gücüne karşı denge sağlamak amacıyla kurulmuş bir ittifak söz konusudur. Belirgin bir anti-İsrail yönelimi taşıyor.” Guzansky, “Türklerde ve Pakistanlılarda gerçekten anti-İsrail bir duruş var, Suudi Arabistan’ı etkileyebilirler” diye ekledi. Pakistan Savunma Bakanı Khawaja Asif’in “İsrail’e karşı birleşik askeri cephe” çağrısı da Tel Aviv’de yankı buldu. İsrail resmi açıklama yapmasa da yorumcular pakta “kabus” gözüyle bakıyor.
İttifak İran’a karşı mı?
Bu ittifakın İran’a karşı kurulduğunu söylemek laf-ı güzaftır. İçi boş ve tamamen anlamsız bir ifadedir. İttifakın üç ortağından biri olan Türkiye, ABD ve İsrail’in İran’a saldırılarının başlamasından bu yana her konuşmasında bu saldırılara karşı çıkıyor, İran’ın yanında duruyor ve toprak bütünlüğünü savunuyor. ABD ve İsrail’in, İran’a karşı bölgedeki bazı silahlı Kürt terör gruplarını kullanmak istemesi karşısında buna engel olan ve yaptırmayan Türkiye olmuştur. Ayrıca İran rejiminin sivil hedeflere pervasız saldırıları karşısında Suudi Arabistan, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri gibi ülkelerin askeri karşılık vermesine de Ankara engel olmuştur. Türkiye İran’ın yıkılmasını isteseydi bunları yapmaz aksine İran’a saldıranlara açıktan veya kapalı destek olurdu.
Pakistan’a gelince Pakistan hükümeti de ABD ve İsrail saldırılarının başlamasından bu yana İran’ın yanında durmaya devam etmiş savaşın bir an önce durdurulması için arabuluculuk yapmış, Pakistanlı devlet adamları en üst seviyede aralıksız şekilde bu savaşın durması için mücadele etmiştir. Bütün bunlar olmamış gibi Mekke Anlaşması’nın İran’a karşı yapıldığını söylemek dünyanın en boş iftiralarından biridir.
Bu ittifakın kimlere karşı yapıldığı açıktır. Müslümanları kim düşman olarak görüyorsa onlara karşı yapılmıştır ve Müslümanlara saldıran herkese de bunun cevabı verilecektir. Bunların hangi ülkeler olduğunu anlamak için bu ittifakın ayak seslerinin duyulmaya başladığından bu yana ve kurulmasından itibaren kimler korku ve panik içerisinde ise o adreslere bakmakta fayda var.
ABD’den henüz resmi bir üst düzey tepki yok. Ancak eski büyükelçi Christopher Hill, CNN’e “ABD’nin güvenilirliğini kaybettiğinin işareti. Üç ülke de müttefikimiz, ama Washington’un yanlarında olmayacağından endişeliler. ABD’nin parmak izi yok bu paktta” dedi. Analistler, Washington’un hem yük paylaşımını olumlu karşılayabileceğini hem de bağımsız bir bloka dönüşmesinden rahatsız olabileceğini belirtiyor. Dolayısıyla bu ittifakın Amerikan çıkarlarına hizmet edeceğini düşünenler de bu şekilde yanılgı ve çelişki içindeler.
Rusya ve Çin’den net resmi açıklamalar sınırlı. Çin medyası (South China Morning Post) pakta “Amerikan güvenlik şemsiyesinin geleceği” ve Riyad’ın ortaklıklarını çeşitlendirme çabası olarak baktı. Avrupa’da ise temkinli yaklaşımlar öne çıktı; Almanya’nın Die Zeit gazetesi Türkiye’nin NATO üyeliğiyle uyumunu sorguladı. Genel olarak Avrupa, pakta bölgesel istikrar arayışı olarak yaklaşıyor ama detayları izliyor.
İttifaktan kimler rahatsız?
En çok rahatsız olanlar açık: İran’daki mezhepçi Devrim Muhafızları ve İsrail. İran rejimini ayakta tutan Devrim Muhafızları kendisini çevrelenmiş hissediyor. Rızai’nin “kağıt üzerinde” sözleri, aslında endişenin maskesi. Ama bu yersiz bir korku. Devrim Muhafızları’nın başını çektiği bu cenah ne yazık ki İran halkına ve İran devletine en büyük zararı veriyor. Tıpkı İsrail gibi İran’ı dünyada yalnızlaşmış ve içine kapanmış bir yapıya dönüştürüyor. Fakat İran’da onlar gibi düşünmeyen İslam kardeşliği üzerinden dünyayı değerlendiren hatırı sayılır bir kesim de var. Umarız ki onların sağduyusu galip gelir.
İsrail ise Türkiye’nin NATO gücü, Pakistan’ın nükleer kapasitesi ve Suudi finansmanı birleşince “yeni bir denge” görüyor. Guzansky’nin “anti-İsrail yönelim” tespiti, Tel Aviv’in kaygısını özetliyor. Hindistan da Pakistan faktörü nedeniyle yakından izliyor; “çalışıyoruz” demekle yetiniyor.
NATO’yla benzerlik(!) yorumu ve genişlemenin gücü…
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın “teknik olarak NATO’nun 5. maddesiyle aynı” sözü çok kritik. Saldırıya kolektif cevap, meşru müdafaa… Ancak farklar büyük: Mekke Anlaşması’nda hiçbir ülke açıktan hedef gösterilmiyor. Kurumsal yapı henüz bilinmiyor, metin kamuya açık değil. Türkiye zaten NATO üyesi; pakt alternatif değil, Türkiye açısından tamamlayıcı.
İslam NATO’su mu İslam Ordusu mu?
Bazıları bu ittifakı NATO oluşumu üzerinden izah etmeye çalışıyor. Böyle bir mukayese mantıklı olmaz. Avrupa ülkeleri İkinci Dünya Savaşı’nda korkunç bir katliama imza atarak kıtada 50 milyon insanı katlettiler. Arkasından da pişmanlık duyup Avrupa Birliği ve NATO gibi kurumların temellerini atarak geliştirdiler. Mekke Anlaşması’nı imzalayan Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan hiçbir zaman birbiriyle savaşmadı, birbirini düşman olarak görmedi. Bunlar her zaman Kur’an’da açıkça ifade edildiği gibi “Müminler ancak kardeştirler” düsturuyla hareket ettiler. Dolayısıyla Mekke Anlaşması’yla ilan edilen ittifaktaki askeri unsurlar da İslam Ordusu olarak bu ruhla hareket edecek, idari olarak ise Mekke Savunma ve Güvenlik Paktı gibi bir isimle taçlandırılacaktır.
İttifak genişlerse ne olur?
Bu ülkeler arasında siyasi bir mutabakat ve ittifak olmasaydı bu anlaşma yapılamazdı. Dolayısıyla Mekke Anlaşması’nı sadece bir güvenlik ittifakı olarak görmemek gerekir. Bu anlaşmanın altında hem devletler arası ve hem de halka dayanan çok derin bir irade yatıyor.
Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan’ın attığı bu adım dünyayı yeni bir çağa taşıyacaktır. Artık dünyanın ağırlık merkezi bellidir. Bu üçlü yapıya hızla Endonezya, Malezya, Mısır, Katar, Kuveyt, Azerbaycan gibi ülkeler de katılacaktır. İleriki dönemlerde ise BAE, Bahreyn, Irak, Suriye, Ürdün, Lübnan, Sudan, Libya, Somali ve Cezayir de yerlerini alacaklardır. Yani sadece güvenlik açısından değil dünyayı savunma sanayi, nükleer silah ve ekonomik olarak, nüfus olarak sarsacak devasa bir birliktelik vücut bulacaktır.
Hatta ilerleyen zamanda bu ittifakın sadece Müslüman ülkelerle sınırlı kalmayacağını, İspanya, Güney Afrika, Güney Kore, Japonya gibi sürpriz devletlerin de farklı formatlarda dahil olabileceğini göz önünde bulundurmak gerekir.
Şimdi bundan sonra ne olacak.
Bu yapı öncelikle kurumsal ayaklar üzerine oturtulacaktır. Askeri, siyasi ve ekonomik ayakları olacağı gibi bunun bir “çatı karargahı” da mutlaka olacaktır. Böyle bir yapılanmaya “ABD ne der,” “Rusya ne der” diye kaygılanmak yersizdir. Böyle güçlü bir yapıya karşı Dünyada olumsuz ses verecek, tepki gösterecek bir güç yoktur. Böyle olup olmadığını zaten ilerleyen zaman gösterecektir.
Zafiyet oluşturacak açık bir nokta kalmamıştır. Yıl sonuna kadar bu yapının kurumsal ayaklarını tüm dünya gördükçe hedeflenenin ne olduğu daha iyi anlaşılacaktır.
Doğu-Batı dengesi
Türkiye’nin NATO’nun ikinci büyük ordusu ve savunma sanayii (İHA’lar, füzeler), Pakistan’ın nükleer caydırıcılığı ve büyük kara ordusu, Suudi Arabistan’ın petrol zenginliği ve modern hava gücü… Üçü bir arada zaten dev bir güç. Bölgedeki boğazlar, körfezler, ve su yollarını kontrol altında tutan Mısır, Körfez ülkeleri ve diğerleri de katılırsa, modern zamanlarda İslam dünyasının ilk gerçek kolektif savunma şemsiyesi doğar. Siyasi, nükleer, konvansiyonel ve ekonomik kapasite birleşince, bölgesel ve küresel caydırıcılık katlanır. Hürmüz’den Kızıldeniz’e, ticaret ve enerji yollarından terörle mücadeleye kadar etki alanı genişler. Analistler buna “istikrar ekseni” diyor; bazıları “yeni jeopolitik ağırlık merkezi” diyor.
Bu anlaşma, kağıt üzerinde kalmayacak. Savunma sanayii ortak projeleri, ortak tatbikatlar, istihbarat paylaşımı… Bölgesel sahiplenme artık sözde değil, eylemde. Mekke’den yükselen bu kalkan ve meydan okuma tarihin akışını değiştirecek nitelikte. Ortadoğu’nun ve Asya’nın güvenlik denklemi artık eskisi gibi değil. Bu süreç ilerleyen safhalarda bölge ile sınırlı kalmayacak artık dünyanın küresel güvenlik mimarisi de yeni baştan çizilecek. Üç kardeş ülke, kaderlerini birleştirdi. Bu gelişme insanlık için büyük bir umut. Bütün Müslümanlara ve mazlum milletlere hayırlı uğurlu olsun!