Şeyma Demircan Namazcı Mirat Haber'de yazdı: Yazmayacaktım. Çünkü çok yazıldı. Herkes meselenin bir ucundan tuttu. Ama konu çocukların kalbine ve zihnine gelince susmak içime sinmedi.
Şeyma Demircan Namazcı Mirat Haber'de yazdı: Yazmayacaktım. Çünkü çok yazıldı. Herkes meselenin bir ucundan tuttu. Ama konu çocukların kalbine ve zihnine gelince susmak içime sinmedi.
Birkaç aydır çocukların dilinden düşmeyen “Kâbe’de hacılar” ilahisi…
MEB’in gönüllü Ramazan etkinlikleri tavsiyesiyle sınıflardan evlere, servislerden oyun saatlerine taşan bir coşkuya dönüştü.
Bu durumdan hoşnut olanlar kadar rahatsız olanlar da var.
İtirazlar en çok şu cümlede düğümlendi:
“Çocuk soyut kavramı anlamaz. Bu sözler çocuk için uygun değil.”
Pedagojik olarak bu cümle kısmen doğru.
Bunu birkaç yıl önce oğlumun yaşadığı bir korkuyla örnekleyeyim.
Yusuf öğretmenin “Atatürk Anıtkabir’de uyuyor” açıklamasından sonra, haftalarca uyumaktan çekinmişti. Çünkü ölümle uykuyu ayıramamıştı.
Ama gelin görün ki birçok çocuk şarkısı, masalı ve kitabı bu hatalı benzetmelerle dolu olduğu için öğretmenliğim boyunca hiçbir kitabı kendim okumadan öğrencilerime veremedim.
Peki aynı hassasiyetle ilahiye baktığımda ne görüyorum?
Pedagojik kriz diyebileceğim bir ifade yok. “Göster cemalini görelim Allah” ya da
“İzin ver yolunda ölelim Allah”..
Bu sözler bir yetişkin için kurulan anlamla çocuğun zihninde aynı karşılığı bulmaz.
Çocuk burada bir ölüm arzusu değil, güçlü bir sevgi ifadesi duyar. Tıpkı dedesinin, ninesinin “Ninen kurban olsun sana” dediğinde hissettiği gibi..
Ama olur ya aklına takılır “Allah’ın yüzü mü var?” diye sorarsa…
Bu bir kriz değil, bir eğitim fırsatıdır. Çünkü çocuk soru sorar. Eğitim, o soruyu susturmak değil, karşılamaktır.
İşte tam da bu yüzden okullarımızda, bu sorulara cevap verecek, pedogojik dili güçlü bir din eğitimine ihtiyaç var.
Ancak Laik ebeveynler yine de korkularında haklılar.
Ama mesele ilahi değil.
Çünkü bir çocuk ilahi söyledi diye psikolojisi bozulmaz. Dindar da olmaz.
Tıpkı yılbaşı ağacı süsledi diye Hristiyan olmayacağı gibi.
Ama gördüğünü normalleştirir.
İlahi söyleyen çocuk için din, hayatın doğal bir parçası olur. Yabancı ve uzak bir alan olmaktan çıkar.
Başörtülü öğretmenini seviyorsa onu “öcü” olarak görmez.
İftar sofrasına oturursa ibadetin sadece bir kural değil bir sevinç olduğunu hisseder.
Belki dindar olmaz. Ama ebeveyninin koyduğu mesafeyi koymaz.
Ve asıl kaygı tam da burada başlar. Normalleşen ne?
Muhafazakâr aileler de aynı soruyu soruyor
“Benim değerlerim çocuğumun hayatında ne kadar normal?”
Sosyal medya, popüler kültür ve akımlar…Dinin özünden uzaklaştıran her şeyin çocuğun hayatında “normal” görünmesi kaygı yaratıyor.
Bugün bu ülkede iki taraf da aynı noktada:
Kendi değerlerinin çocuk için doğal kabul edilmesini istiyor.
Ama elbette burada bir eşitlik yok:
Biz Müslümanız.
Bu ülkenin kültürü, tarihi, bayramları ve Ramazan’ı İslam’ dan doğdu.
Çocukların okulda Ramazan’la tanışması bir dayatma değil, kendi toplumunun gerçeğiyle karşılaşmasıdır.
Noel nasıl bu toprakların tabiî parçası değilse
Ramazan da “öteki” değildir.
Bu yüzden mesele bir ilahi meselesi değil.
Mesele ülkenin hafızasını kabul edip etmeme meselesi.
Kimseye benzemek zorunda değiliz.
Kimseyi kendimize benzetmek zorunda da değiliz.
Ama kendi evimizde,
kendi bayramımızın,
kendi ezanımızın,
kendi sevinçlerimizin
çocuklarımızın hayatında yer bulmasını savunmak
bir başkasını dışlamak değildir.
Bu bir kimlik meselesidir.
Bir hafıza meselesidir.
Bir aidiyet meselesidir.
Ve ben biliyorum ki
kökü sağlam olan çocuk başkasının hayatına da daha büyük bir saygıyla bakar.
Çünkü kendinden emin olan kimseyi tehdit olarak görmez.