'Kurdun Dişleri Karşısında Hümanist Masallar'
Milli İradenin Sesi Yeni Akit
Türkiye ve dünyadaki gelişmeleri yakından takip etmek için Google listenize Yeni Akit'i ekleyin.
Timeturk yazarı Turan Demir, “Empati yapan cellatlar” başlıklı köşe yazısında empati kavramını, insanın ötekini anlama iddiasını ve adalet-eşitlik ilişkisini sorguluyor. Kuzuyla kurt metaforu üzerinden sahte duygudaşlığı eleştiren Demir, insanlığın farklı varoluşlar arasında bir arada yaşama imkânını felsefi bir tartışmaya açıyor. İşte o yazı
İşte o yazı
Kime ve nasıl empati yapacağımı kendimden yola çıkarak "biliyorsam", aslında yaptığım şey başkasını anlamak değil; herkesi kendi zihinsel dünyamın bir parçasına, kendi kurduğum tiyatronun bir figüranına dönüştürmek değil midir? Bu, ötekini kavramak değil, ötekini kendi dünyanın içine çekip mülkleştirme kibridir.
Oysa realite bambaşka bir yerde duruyor. Kuzuların kurda empati yapması kadar aptalca, bir o kadar trajikomik ne olabilir? Kuzu, doğası gereği dişine kan bulaşmış bir kurdun ne hissettiğini, o avlanma hazzını ve kan kokusundaki doymak bilmez güdüyü anlayabilir mi? O sadece kendi saf doğası içindeki en vahşi korku ile kurdun sivri dişleri arasında çaresiz bir benzetme kurar. Sonra da bu aciz simülasyonu alır, adına "empati" der ve bunu erdemli bir davranışmış gibi göğsüne rozet diye takar. Celladını insancıllaştıran kurbanın, kendi yok oluşuna sunduğu bir kılıftır bu.
Modern dünyanın "kutsal bir erdem" gibi ambalajlayıp pazarladığı empati masalı, tam da bu ontolojik sahtekarlık üzerine kuruludur. Başkasının ne hissettiğini bildiğini iddia ettiğin an, onun zihnine girmiş olmazsın; kendi gölgeni, kendi korkularını ve kendi kavramlarını onun üzerine giydirirsin. Bu bir kavrayış değildir; başkasının varoluşunu kendi zihinsel kalıplarına sığdırma küstahlığıdır.
Kuzunun kurdun ne hissettiğiyle ilgilenmesi erdem değil, intihardır. Kuzuyu ilgilendirmesi gereken tek şey kurdun iç dünyası değil, kurdun dişleri ve o dişlerle kendi boynu arasındaki mesafedir. Farklı doğaların, farklı hırsların ve farklı varoluş katmanlarının birbirini "anladığı" iddiası felsefi bir safsatadır.
İnsanlar arasındaki ilişkilerde de durum bundan ibarettir: Yönetme hırsıyla yanıp tutuşan bir tiranın, güdülmeye hazır kitlelerin ya da hayatı bir rasyonalite süzgecinden geçiren bir bireyin birbirini empatiyle kavraması imkansızdır. Birinin acısı diğerinin yakıtı, birinin korkusu diğerinin iktidarıdır.
Bu yüzden başkalarının kurgusal iç dünyalarında gezinen o sahte duygudaşlıkları bir kenara bırakıp sadece kendi muhasebeme dönmek zorundayım. Başkasını kendi zihnime bir araç yapmadan, empati denilen o ucuz illüzyona sığınmadan var olabilmenin tek yolu budur: Kendi yokuşumu tırmanmak, başkasının tabağına bakmamak ve kurdun dişleri karşısında hümanist masallar anlatmak yerine realitenin o soğuk, yalın yüzüyle yüzleşmek.
Peki, kendi iç dünyamda yıka yıka, çarpa çarpa, tutuna tutuna yürüttüğüm bu acınası halim bana neyi fısıldar: İnsanlık bir arada nasıl var olabilir? Tek tek tüm insanların nabızlarının attığı bir kalp bulmak mümkün mü? Eşitlik demiyorum. Eşitlik talebi de, iktidarı ıslıkla çağırmak ve arzulamak ise, kendi adına kılıç sallama hakkını devretme, iradesinin sözde temsilcilerini seçme ise iktidar; içinden sadece yaratıcının çıkacağı bu hesabın içinden nasıl ve niçin çıksın? Başkası için var olma motivasyonunu nasıl bulsun? Başkası kendinde nasıl var olabilir ki, kendisi var kalırken aynı zamanda başkası olabilsin? Ve ötekinin eli, dili ve yüreği olabilsin? Kulak zarımı patlatacak bu fısıltılar beni öldürmeden onları uyku ile kovmalıyım.
Eğer eşitlik, adalet duygusunun bir görünüşü ise, o halde mutlak eşitlik mutlak bir diktatörlüğü mü davet ediyor? İnsanlar eşit bir biçimde işkence altında var olmayı adil bulduğu bir devirde yaşadı mı hiç? Peki, eşitliğin olmadığı adil bir devirde? Bilemiyorum. Acaba biz bu dünyada, birbirimizin cehenneminde ama aynı kasabada tıkılı kalmış varlıklar olarak mı bir aradayız?
Tıpkı masallardaki gibi, bir şöminenin yanında uzanmış bir kedinin mırıl mırıl, sonsuz huzuru vadeden bir uyku ile uyumak istiyorum. Ama bizim annelerimiz bilmez böyle ninniler. Kimsesizlerin ninnisini açıyorum ve uykuya dalıyorum. Siz de dinlemek isterseniz, bestesini sizin yapacağınız ninninin güftesini bırakıyorum:
Yalvardım: Gösterin bilmeceme yol!
Ey yedinci kat gök, esrârını aç!
Annemin duâsı, düş de perde ol!
Bir asâ kes bana, ihtiyar ağaç!
Uyku kaatillerin bile çeşmesi;
Yorgan, Allahsıza kadar sığınak.
Tesellî pınarı, sabır memesi;
Size şerbet, bana kum dolu çanak. (NFK, Çile)