THY - Konya

İslam'ı seçen Batılıların hikâyesi: Aydınlığın savaşçıları oldular

Batı ülkelerinde Müslüman olanların hikayesini konu alan 'Aydınlık Savaşçıları-İslam’ı Seçenler' kitabının yazarı Mustafa Ablak, Müslüman olarak doğmadığı halde İslam'ı seçen Batılılarla yaptığı röportajlardan oluşan kitabının heyecan verici serüvenini anlattı.

13 Temmuz 2018 Cuma 13:05
İslam'ı seçen Batılıların hikâyesi: Aydınlığın savaşçıları oldular

Batı ülkelerinde yaşayan atesit ve başka dinlere mensup insanların Müslüman olma hikayelerini konu alan 'Aydınlık Savaşçıları-İslam’ı Seçenler' kitabının yazarı Mustafa Ablak, İslam ile şereflenen Müslümanlarla yaptığı röportajları topladığı kitabını anlattı.

Kitabında Müslüman olarak doğmadığı halde İslam'ı seçen insanların hikâyesini anlatan yazar Mustafa Ablak, bir televizyon kanalına verdiği röportajda, Batının şeklen iyi göründüğünü ama ruhen ölü bir ceset olduğunu belirterek, manen yok olmuş bir toplumda yaşayan bu insanların, İslam’ı seçerek kendi toplumlarında kaybettikleri ruhlarını yeniden bulduklarını kaydetti.

SPİKER: “Aydınlık Savaşçıları-İslam’ı Seçenler” isimli çok kıymetli bir çalışmanızı yayın hayatına koydunuz. Öncelikle sizi sizden dinleyelim, sizi tanıyalım.

M.ABLAK: Merzifon doğumluyum. İstanbul’da büyüdüm. Lise eğitimimden sonra Turizm İşletmecilik okudum. Turizm okuduğum için İngilizcem iyiydi. İslami hassasiyetim de üniversitede Rahmetli Zeki Soyak Hocam ile tanıştıktan sonra oluştu. Enderun eğitim vakfında Turizm okumamıza rağmen Zeki Hoca’mdan iyi bir İslami eğitim aldık. Üniversiteden sonra Turizm sektöründe çalışmak istemedim. İçki servisi filan uygun değildi. Biz dağıtmasak da İslami açıdan o sektörde olmak istemedim. İngilizcem iyiydi. Feza Film’de İngilizce tercüman olarak çalışmaya başladım. Yurtdışı film satın alma satış işlerini yaptım. Festivallere v.s organizasyonlarını yaptım. Böylece Film sektöründe başlamış oldum. Kanal 7 Televizyonu, Teha Telif Hakları Ajansında ve Ella Çizgi Film Şirketlerinde yönetici olarak çalıştım. Dolayısı ile çizgi film yapımının her safhasını öğrenme fırsatım da oldu. İlerleyen zamanda ben işin pazarlama safhasından tekniği ile ilgilenmeye başladım. İsmail Güneş’in yönettiği Cüneyt Arkın’ın başrolünde oynadığı Gülün Bittiği Yer Filminde asistanlık yaptım. Kamera ile ilgili okuyup araştırdım. Bir takım sinema kurslarına katıldım. Kamera, Işık, Yönetmenlik, Montaj konularında Kendimi yetiştirdim. CD, VCD'lerin yaygın olduğu yıllarda piyasaya İslami konuları içeren belgesel filmler yapmaya başladım. Çizgi film alanında çok büyük bir boşluk olduğunu fark ettim. Anatolia Film şirketimizi kurarak, Ella Çizgi Film’de kazandığım tecrübelerimi yine dini içerikleri olan çizgi filmler yaparak sahada ki boşluğu doldurmaya çalıştım. İlk olarak Habil Kabil çizgi filmi ile başladık. Türkiye’nin ilk üç boyutlu animasyon tekniği ile hazırlanan çizgi filmi olarak Habil Kabil ciddi bir izleyici kitlesi kazandı. Çizgi filmlerin yapımı devam ederken bir taraftan da belgesel yapımlarına da devam ettik. Belgesel yapımında hızımızı alamadık. Bölümünü ben bile tam bilmiyorum ama bin küsur bölüm belgesel yaptık ve halen de yapmaya devam ediyorum.

SPİKER: Maşaallah hocam belgesel çalışmanız çok. Bizim merak ettiğimiz film işlerinden fırsat bulup kitap yazmaya nasıl başladınız? Bununla da ilgili olarak yeni bir çalışmanız olan 'Aydınlık Savaşçıları İslam’ı Seçenler' kitabınızın içeriğinden biraz bahseder misiniz?

M.ABLAK: Bu kitabın çıkış hikâyesi şöyle: Biz, bahsettiğim gibi, bilhassa Osmanlı Tarihi, milli ve manevi değerleri konu edinen belgeseller yapıyorduk. Özellikle Balkan ülkelerinde Osmanlı eserlerini, Suriye, Ürdün gibi ülkelerde Peygamber ve Sahabe kabirlerini ve Osmanlı mirası eserlerin çekimlerini yapıp belgesel olarak izleyicisiyle buluşturuyorduk. Müslüman olan yabancılar ile ilgili belgesel çalışmamız da şöyle başladı. Bir gün internette yabancı sitelerde gezinirken Amerikalı Aktör Nicolas Cage’nin kayınbabası olan Lewis Arquette’nın Müslüman olduğunu öğrendim. Amerikalı bir karakter oyuncu olduğunu biliyordum Lewis Arquette’nın. İngilizce bir haberde öldüğünü ve Müslüman usulünce gömüldüğünü okudum. İlgimi çekti araştırmaya başladım. Lewis Arquette’nın Kızı Patricia Arquette ve oğlu David Arquette, halen Amerikan sinemasının çok meşhur oyuncuları. Onun ölüm haberini önemsiz, alelade vermişler ama Müslüman olduğunu da itiraf etmek zorunda kalmışlar. Ben araştırmayı biraz daha genişletince gördüm ki, kısa bir süre önce Müslüman olmuş, oruçlarını tutuyor. Çünkü Patricia Hanım’ın babası ile ilgili röportajları var. Babasının Müslüman, annesinin Yahudi olduğunu ama aralarında çok güzel uyum olduğunu babası oruç tutarken annesinin ona sahur hazırladığından filan bahsetmiş. Amerikan medyasının saldırgan ve rencide edici sorularına çok güzel cevaplar vermiş. Beni çok etkiledi. Onun öyle bir köşede sahiplenilmediğini görünce, Müslümanların bundan haberi olmalıydı diye düşündüm. Ve bu konu ile ilgili bir çalışma yapmaya niyetlendim. Anatolia'daki arkadaşlara konuyu açtım. Onlarda çok beğendiler, önemli buldular ve bir karar aldık. Projeyi hazırladık. Aslında Anatolia’nın finanse edecek gücü yoktu. Ama yönetici arkadaşlar cüzi bir bütçe ayırdılar. Bir iki bölüm çektik. Allah’ın bir bereketi oldu. Fransa Kültür Bakanlığından bir iş aldık. Fransa’daki Türklerle ilgici bir çalışmaydı bu iş. Onun çekimleri için Fransa’da şehir şehir bayağı bir dolaştık. Paris, Annemas, Lion gibi... Bu esnada da gittiğimiz şehirlerde Müslüman olan Fransızlarla röportajlar yaptık. Tabii biz çekimlere gitmeden bir araştırma yaptık. Fransız Müslümanlarla irtibatı olan Türkler ve gerek camilerle görüşmelerimiz, yazışmalarımız oldu. Böylece zaten diğer işle ilgili gittiğimiz her şehirde karşımıza çıkan Müslüman olanlarla çekimlerimizi yaptık. Daha sonra Almanya’ya gittik. Orada da çok fazla Türkler ve Müslümanlar olduğundan çok fazla röportaj yapacağımız Alman Müslümanla tanıştık ve röportajlarımızı yaptık. Hollanda’ya gittik çektik, Amerika’ya gittik. Rusya, Ukrayna, Macaristan’a ve pek çok ülkeye gittik çektik. Böylece elimizde ciddi bir arşiv oluştu.

SPİKER: Bu belgeselleri çekerken yaşadığınız önemli bir hadiseniz özel anınız var mı?

M.ABLAK: Aslında her biri çok önemli çok özel benim için. Ama en ilginç olan firmanın ekonomik gücü olmamasına rağmen bu işe inanıp bütçe ayırması, aslında çok ciddi bir masraf. Her bir ülkeye gitmek matematiksel olarak baktığınızda Anatolia’nın karşılayabileceği bir meblağ değildi. Amerika’ya, Rusya’ya ekip gönderip şehir şehir dolaşıp o insanlara ulaşmak, en dikkat çekici olan tarafı ise bu ülkelere gidip çekiyoruz ama herhangi bir kanalın alma garantisi de yok. Ama her birinin çekimleri için hep bir kolaylık oldu. Tabii şunu söylemeliyim; bu ne benim ne de firmanın başarısıydı. Tamamen projenin kerametiydi. Allah bir bereket verdi. Hep bu işle ilgili bir kolaylık oldu. Biz de şaşırıyorduk. Bakıyorsunuz, matematiksel olarak bakıldığında hesap tutmaması lazımdı, ama Allah bereket verince bir lira bin lira oluyor. Bir milyon bir lira oluyor, Matematik duruyor. Bu projenin böyle güzel bir tarafı vardı. Bu önemliydi. Çok daha önemli bir hadise,; biz birçok belgesel çektik, İslam dünyasında Müslüman âlimlerle görüştük, tanışma fırsatımız oldu. Ama bu insanlar, yani Müslüman olanlar, bize çok farklı geldi. Şöyle ki; ben çekerken de çok etkilendim. Tercümeye gönderdiğimiz insanlar da çok etkilendi. Metin yazarları da, dublajını yapanlar da, televizyonlarda izleyenler de çok etkilendi. Çünkü bu hikâyeler bir yandan da asrın sahabeleri diyebileceğimiz, yani tamamen batıldan, müthiş bir inkılapla hem iç âlemlerini, hem dış âlemlerini değiştirerek İslam’ı seçmeleri, hem beni, hem de izleyen, seslendiren, tercüme eden, montajını yapan herkesi etkiledi.

SPİKER: Belgesel olarak başlayıp kitap çıkarmaya nasıl karar verdiniz?

M.ABLAK: Biz bu belgeseli yaptığımız zaman Türkiye’de bazı uydu kanallarında yayınlandı. TRT’nin dört kanalında yayınlandı. Belgeseli izleyenler genellikle çok beğendi ve bu hikâyelerin bir esere dönüşmesini kitap olarak da çıkarmamız yönünde ciddi bir talep oldu. Biz de bu talebi karşılamak için kitap olarak basılması için harekete geçtik. Böylece 'Aydınlık Savaşçıları – İslam’ı Seçenler' adıyla Elhamdulillah çıkardık.

SPİKER: İsmi de ilginç olmuş. 'İslam’ı Seçenler' belli de, neden 'Aydınlık Savaşçıları?'

M.ABLAK: Bu kitabın çıkmasında bize maddi-manevi desteğini esirgemeyen eski devlet bakanlarımızdan Hasan Aksay Hocamızdan kitabımıza bir isim vermesini rica ettik. Kendisi de 'Aydınlık Savaşçıları' ismini verdi. Hasan Hocam kitabın sunuş kısmında neden 'Aydınlık Savaşçıları' diye isimlendirdiğini çok güzel açıklamış. Biz de çok beğendik, uygun bulduk. Zaten insan İslam ile şeref buluyor. Dolayısıyla hem her Müslüman’a yakışan bir isim olduğu için, hem de İslam’ı seçen yeni Müslüman kardeşlerimize çok yakıştığı için biz de kitabımıza bu ismin uygun olacağına kanaat ettik. Bu kitabın temel konusu tabii ki sonradan Müslüman olmuş yabancılar. İçlerinde ateistler var, Budistler var, Hristiyanlar var, çok farklı inanca sahip insanlar var. Dolayısıyla bu insanların dönüşüm hikâyeleri kalıcı olsun diye kitaplaştırdık. Allah nasip ederse bu seri devam edecek.

SPİKER: Müslüman olanlarla birebir tanışmak, onları yakından tanımak nasıl bir duygu, neler hissettiniz?

M.ABLAK: Her birinden çok etkilendim. 25 kadar ülke dolaştım. Batının ne olduğunu, ne kadar pisliğe battığını görüyorsunuz. Yani belki tipleri düzgün, bakımlı insanlar, şehirleri bakımlı filan ama Amerika için söylüyorum, Batı ülkeleri de ha keza. Ama ruhların yok olduğu, içi boş, yapmacık, yapay bir dünyada yaşıyorlar. Aslında ruhları ölü, ruhları kan ağlıyor. Çünkü acı var. Maddi imkânları var ama herhangi bir Müslümanda öyle bir pozisyona düşse Allah korusun onun da acı çekeceği kesindir. Yani insanın fıtratına aykırı bir durum. Dış görünüşe bakıyorsunuz temiz yollar düzenli şehirler vs. Tabii alacağımız bir kısım teknik ve bilimsel veriler olabilir, o ayrı bir mesele. Ama onların hayat tarzı ve felsefesi adına, dini yaşayışlarına ve dünyayı, insanı ve Allah’ı algılama açısından eksiklerini bir kenara koyarsak, bilimsel olarak bir takım üstünlükleri olabilir. Yani şeklen iyi göründüklerini ama ruhen ölü birer ceset olduklarını görürsünüz. Dolayısı ile manen yok olmuş bir toplumda bir kısım insanlarla karşılaştık. Kitabımıza konu olan sonradan Müslüman olan insanlar. Bu insanlar İslam’ı seçerek kendi toplumlarında kaybettikleri ruhlarını İslam ile yeniden bulmuşlar. Hemen bir tanesini örnek olarak vereyim; Almanya’nın güney kısmında çok şehir dolaştık, şehri hatırlayamadım şimdi. Sonradan Müslüman olan bir Alman vardı. Kıbrısi Hazretlerinin tekkesine gidip geliyordu orada tanıştık. Görseniz sarıklı cübbeli, çok samimi birisi. Röportaj teklifimizi kabul etti. Röportaj yaparken ben sorularla konuyu açmaya çalışıyordum bana dedi ki; “Mustafa sen sorularınla meselenin derinliğine inmeye çalışıyorsun, bunu fark ediyorum ama senin beni anlamana imkân ve ihtimal yok. Çünkü ben aylarca Allah’ı arayarak sabahladım. Şehrin ortasında kendimi yalnız hissettiğimde acılar içerisinde kıvrandım. Allahsız yaşadığım dönemlerde acılar içerisinde kavrulduğum zamanlar oldu. Sen bunu anlayamazsın. Çünkü sen Müslüman bir toplumda doğup büyümüşsün. Benim gibi mahrum kalmamışsın. Sen bunu bilemezsin, ben Allah’ı bulmak için çok acı çektim” diyordu. Onları anlamak için, onların pozisyonlarını çok iyi bilmek gerekiyor. Yine başka bir örnek vereyim. Röportajdan sonra VTR çekimleri yapıyorduk. Müslüman olmadan önceki gittiği barın önünde çekime devam edelim dedim. Beni öyle bir tersledi ki; “Sen ne diyorsun? Gölgesinden geçmek bile istemiyorum.” dedi. Yani her biri çok samimi. Beni en çok Onların samimiyeti etkiledi.

SPİKER: Müslümanların eksiklikleri Sonradan Müslüman olanlara ne tür bir etki ediyor, ya da katkı sağlıyor?

M.ABLAK: İslam dünyası özellikle Osmanlı’nın yıkılışından sonra robotlaşmış, içi boşaltılmış insan kitlelerine dönüştürülmüş. Yani atalarınıza, İslam’a, inancınıza, o döneme küfredin. Siz Batının taklitçisi olan bir yapı olmuşsunuz. Yani bir mutant olan, değişime uğramış, tarihi, ruhu elinden alınmış, Batıya ne kadar endekslenirse ki, bu bilimsel de olamadı. Türkiye Cumhuriyeti'nin uygulamalarına bakılınca, bilim ve fennin yerine sadece Batının yaşantısını, felsefelerini taklit eder hale getirilmişiz. Bu Türkiye’de böyle oldu, diğer pek çok İslam ülkelerinde de aynısı oldu. İslam ülkelerinin başına yönetici olarak adı Müslüman, ama İslam ile alakası olmayan, İngiliz’e, Fransız’a ve onların çıkarlarına çalışan devlet adamları ile tüm İslam ülkelerine aynı oyun oynandı. Böylece Müslümanlar kendi özünden, kültüründen kopartıldı. Müslümanlarda bir kompleks oluştu. Batı’nın teknolojik devrimlerine olan hayranlıkla Batı’dan gelen her türlü kültür etkinliğine hayran olan kendi tarihine düşman bir nesil yetiştirildi. İnsanların beyinleri yozlaştırıldı. Bir aşağılık kompleksi içerisinde İslam’ın araştırılıp yaşanması konusunda tembel davranıldı. İlgisiz bırakıldı. Onlarca yıl uyuşturulduk. Batı kültürü, Batı felsefesi, Batı yaşam tarzı özendirildi ve çalışıldı. Taklitçiliğimizin, aslında sosyal meselelerin pek çok sebebi var. İslam’dan kopartıldığımız, taklitçi bir pozisyondayken İslam’ın değerini anlayamaz olduk. Şerefi haşa İslam’da değil Batı’da görür olduk. Dolayısıyla biz bu anlamda İslam’ın değerini anlayamadık. İslam ülkelerinde de aynısı oldu. Ama sonradan Müslüman olanlar için durum böyle değil. Onlar İslam’ı sonradan buldukları için ve yokluğunu hissettikleri için, yokluğun acısını da gördükleri için onlarda İslam’a müthiş bir sarılma oldu. Sonradan bulmanın ve sonradan sarılmanın verdiği cesaretle hiçbir kompleks ve handikaplara girmeden, Allah için, İslam neyi emretmişse korkusuz ve kompleksiz samimiyetle yerine getiriyorlar.

SPİKER: Sonradan Müslüman olanlar en çok neden etkileniyor? Çevresinden mi, araştırmalarından mı? Daha çok neden etkilenip İslam’ı seçiyorlar? Bu konuda neler söylersiniz?

M.ABLAK: Bu çok soruluyor. Neden Müslüman oluyorlar, genelde bunları etkileyen ne diye? Pek çok ülke dolaştık 200’ün üzerinde insanla röportaj yaptık. 'Aydınlık Savaşçıları–İslam’ı Seçenler' kitabımızda da yirmiye yakın Müslüman kardeşimizim hikâyesini konu aldık. Yani bu insanlar şundan etkilendiler diye bir hadise yok. Her biri İslam’ın farklı yönleriyle tanışmış. Mesela kitabımıza da koyduk. Alman Ahmet İsa var. Müslüman olan genç bir arkadaşımız. O bir Hristiyan ve aynı zamanda papaz. Mesela onu etkileyen Kur’an-ı Kerim olmuş. Ahmet İsa’nın ailesinde de papazlar var. Kendisi papaz, aynı zamanda teoloji uzmanı. Latince başta olmak üzere dört beş dilde eski dinlerin metinlerini okuyup çeviriyor. Uzmanlık alanı eski dinlermiş. Kitabı okuyanlar da göreceklerdir. O şunu söylüyor: “Kur’an- ı Kerim bir insanın yazdığı bir metin olamaz” diyor. İslam’ı seçiyor. Ailesinden ciddi tepkiler alıyor. Ailesi de aslında kendi çevrelerinde saygın bir aile imiş. Ama o hem papazlığı hem Hristiyanlığı bırakıp Müslüman oluyor. Küçük bir kasabada pazarcılık yaparak geçimini sağlıyor. Bir başka kardeşimiz Bulgar asıllı Hatice Nelli Hanım var. Paris’te kendisi ile röportaj yaptık. Onun da çok ibretlik bir hayat hikâyesi var. Kitabımızı okuyanlar göreceklerdir. Nelli Hanım Müslüman olmadan önce sokak kadını, geçimini fuhuş yoluyla kazanıyormuş. Onun hidayetine Paris’te kitabevi işleten Aziz Kaya kardeşimiz vesile olmuş. Mevlana Kitabevi’nin sahibi çok kıymetli bir kardeşimiz Allah selamet versin. Nelli Hanım ve birçok Müslümanın tekkesi gibi onun dükkânı. Yani Nelli Hanım İslam’ı düzgün yaşayan bir insanın ne kadar güvenilir, ne kadar emin olduğunu Aziz Kardeşimiz vesilesiyle öğrenmiş. Onu insan yerine koyan, muhatap kabul eden bir Müslüman, onun İslam’la tanışmasına vesile olmuş. Bir Rus kardeşimiz Dimitri ise kendisi fizik profesörü. Bir Hadiş-i Şerif’ten etkilenip Müslüman olmuş. Bilimsel bir tez hazırlarken Peygamber Efendimiz'in (SAV) 'Güneş Batı’dan doğacaktır' Hadis-i Şerifini görünce İslam’ı araştırıyor ve Müslüman oluyor. Kitabımızı okuyacaklar daha detaylı bilgileri göreceklerdir. Üç farklı insandan misal verdim. Birisi Kur’an-ı Kerim’den, birisi bir Müslüman’ın güzel ahlakından, insani yaklaşımından, bir diğeri Hadis-i Şeriften etkilenip İslam’ı seçmiş. Rus Maxim Müslüman olunca Selman olarak İsmini de değiştirmiş. Çok zeki, dahi bir genç kardeşimiz. Rus devletinin özel eğitimine tabi olmuş, 4 fakülte bitirmiş, üstün zekâlı bir genç İslam’ı seçmiş. O şunu söylüyordu: “Benim en büyük zevkim karşıma aldığım bir ideolojiyi öğrenip, kendi tezlerimle fikren çürütürdüm ve bundan da büyük keyif alırdım. Karşıma İslam’dan önce ne düşünce ile geldilerse hepsini çürütmüştüm. 11 Eylül Patlamalarını Müslümanların yaptığı konuşuluyordu. Böylelikle benim de gündemime Müslümanlar geldi. Şunları da bir çürüteyim dedim ve araştırmaya başladım. Bir kâğıt kalem aldım ve İslam’da olan kuralları yazdım. Karşısına da antisini kendim yazıp çürütecektim. Ama gördüğüm hakikatler benim bildiğim tüm tezlerimi çürüttü ve Müslüman oldum.” Selman’ın hikâyesi böyleydi. İsveçli Kardeşimiz Yahya şu anda hafızlık yapıyor Aziz Mahmut Hüdayi Vakfı'nda. Önceden sosyalist bir aktivistmiş. Sokak eylemlerine filan katılan bir tipmiş. Onu İslam’ın sosyal hayattaki adaleti etkilemiş. Şu anda dediğim gibi hafızlık çalışıyor. Şunu söylemeye çalışıyorum İslam o kadar bereketli ki kimin nereden nasıl etkilendiğini net olarak söyleyemiyorsunuz. Yine başka bir Müslüman olan Meksikalı mimar bir kardeşimizle röportaj yaptık. Amerika’da yaşamış bir süre. Mimari ve estetik üzerine çok ciddi araştırmaları var. Onun Müslüman olmasında en önemli sebep İslam mimarisindeki zarafet olmuş. Yani sorunuza net bir cevap oldu mu bilemiyorum. Tasavvuf büyüklerimizden birisinin çok güzel sözü var, "Hakikat aranmakla bulunmaz amma bulanlar arayanlardır” diye. İşte bu kardeşlerimiz de hakikati arayıp sonunda hidayete ermişler. Elbette tüm olan biten sebeplerin sahibi Yüce Allah’ın hidayet nasip etmesiyle Rabbimizin bereketi ve dilemesi ile her bir Müslüman kardeşimiz İslam ile buluşmuş oldular.

SPİKER: Bu insanlar Müslüman olduktan sonra sosyal çevrelerinden tepki alıyorlar mı, ne tür zorluklar yaşıyorlar?

Bu ülkeden ülkeye değişiyor ama dünyada Müslüman olanların ciddi bir kitlesi var. İslam ülkelerinin bu konuda yeterince bir çalışma yapmamasından dolayı. Bu insanlar ülkelerinde yalnızlar. Her ülkede farklı sorunlar yaşıyorlar. Mesela Rusya’da benim gittiğim dönemde sonradan Müslüman olan Rus Müslümanlar ciddi sorun yaşıyorlardı. Beyaz Rus ırkından gelen bu insanların her geçen gün sayılarının artması ve kendi cemaatlerini oluşturmaları Rus Devletinin pek hoşuna gitmiyor. Müslüman olanları bir tehdit olarak görüyorlar. Sindirmek içinde baskı uyguluyorlar. Tutuklamalar, soruşturma geçirenler oluyordu. O yüzden bir kısmı Türkiye’ye geldiler. Rusya’da her açıdan riskli durumları hayati tehlikeleri bile var. Can güvenlikleri yok. Özellikle Rusya’da silah taşıyorlar. Gangster bir devlet yapısı var. Röportaj yaptığımız bayanların söylediği başörtüsünden dolayı sokakta herhangi bir Rus milliyetçisinin saldırısına maruz kalmaları söz konusuydu. Yani Rusya oldukça sıkıntılı idi üç yıl öncesinde. Amerika ise daha farklı. Oradaki sorun ise devletin baskısından daha çok, Amerikan toplumu kapitalizmin egemen olduğu, sosyal hayatın bittiği kimsenin kimseyle ilgilenmediği bencil bireysel bir toplum. Dolayısıyla oradaki sorun Müslüman olup başörtüsü takan bir bayan başörtüsünden dolayı sorun yaşıyor. İş bulamıyor. Çok fazla camii olmadığı için Müslüman çevreleri yok. Müslüman bir aile olmak sorun. Bir sohbet ortamları yok. Çok dağınık oldukları için Müslümanların birbirlerini sahipleneceği bir ortam yok. Toplum çok bozuk olduğu için kendilerini korumaları açısından Müslüman bir çevre edinemiyorlar. Ciddi bir yalnızlıkları var. Benim Dallas’ta çekim yaptığım zamanlar oradaki camiiye gelen Müslümanlar kendilerince yalnızlıklarına bir çözüm bulmuşlardı. Çözüm olarak şunu yapıyorlardı. Birisi Müslüman olduğunda bir Müslümanla kardeş ilan edip onunla ilgilenmesini sağlıyorlardı. Ensar muhacir dayanışması gibi bir sistem geliştirmişler. Diğer türlü sosyal hayatı yaşayamıyorlar. Benim gittiğim dönemde Ermenilerden Müslüman olan çoktu. Onlarda da şöyle bir sorun var. Aileleri çok ciddi baskı yapıyordu. Dayak yiyenler vardı. Tehdit altındaydılar. Onlar, tıpkı Asr-ı Saadet'te sahabe efendilerimizin yaşadığı o baskıların günümüz versiyonunu yaşıyorlar. Yani çok büyük bir zorluğa talip olmuşlar. Ama her biri bu baskılara aldırış etmeden İslam’ı yaşamak için mücadele veriyorlar. Kiev’de röportaj yaptığımız bayanlardan bir tanesi bana şöyle söylemişti: “Bizler burada çevremizden ailemizden baskı görüyoruz. Sokakta fanatikler bize ölüm tehditleri yapıyor. Ama başörtümüzü takıyoruz. Müslüman olduysak takmamız da gerekiyor. Rabbimizin emri. Müslüman ülkelerdeki bayanların böyle sorunları yokken başlarının açık olmasını, başörtüsü takmamalarını hayretle karşılıyorum” demişti. Bu da bizim durumuza bir örnek. Yine Fransa’da röportaj yaptığımız Ermeni bir bayan vardı. O kızcağıza çok ciddi baskı uyguluyordu ailesi. Ermeniler biraz daha sertler bu konu da. Kızcağız Müslüman oluyor. Gizli gizli namazlarını kılıp 3 saatlik mesafeye gizli gizli gidip Kur’an öğreniyor. Ve bir gün annesi onun namaz kıldığını fark ediyor. Çok sert şiddete maruz kalıyor ama o yine de İslam’ı öğrenmek için çok büyük fedakârlık yapıyordu. Bu kardeşimizin hikâyesini ailesinin aşırı baskısı yüzünden dolayı ne yazık ki kitaba da koyamadık. Yani onların her türlü zorluğa karşı İslam’ı yaşamak için gösterdikleri sabır ve sebat ile bizlerin sahip olduğumuz imkânları düşününce aslında İslam nimetinin kıymetini bilmediğimizi düşünüyorum.

SPİKER: Anlattıklarınızdan onların hikâyelerinden çok etkilendiğinizi anlıyoruz. Sizce onlarla bizlerin hayata bakış açılarımız da çok fark var mı?

M.ABLAK: Onlar bir aynanın yansıması gibiler. Biz aynanın bu tarafındaysak onlar aslında öbür tarafındalar. Aslında araya bir çizgi koyacak olursak, Batı ile doğu diyebiliriz. Onlar batıl tarafında yetişmişler. Tabii ki Türkiye’de yaşayan bizler de Şer’i Şerif’in kurallarına göre eğitilmiş bir toplum değiliz. Ama ne olursa olsun bizler daha özgürüz. Ezanın okunduğu, Kur’an’ın okunduğu camilerin olduğu, İmam Hatiplerin olduğu bir ortamdayız. Onların yaşadıkları hayat ile kıyas götürmez. Yani biz kendimizi İslam’ın bulunduğu çizgi tarafında sayabiliriz. Ama onlar için durum farklı tamamen Batı toplumu içerisinde İslamsız bir toplumda yetişmişler. Dolayısıyla birkaç fark söyleyebilirim. Onlarda bir ezilmişlik psikolojisi yok. Özgüvenleri yüksek. Bir fikri savunuyorsa çekinmeden savunuyor. Malcolm X belgeseli çekimleri için NewYork’a gitmiştim. Harlem’de Malcolm X Camii var. Camide çekim yapıyoruz. Çekim sırasında bizim fotoğraflarımızı çektiklerini fark ettim. “Kim bunlar neden çekiyorlar?” diye sorunca rehberimiz FBI’dan olduklarını söyledi. Ben biraz telaşlandım. Yanımızda da Müslüman olan bir ablamız var. Benim telaşımı görünce: “Çeksinler ne olacak, neden bu kadar çekiniyorsun?” Diyerek benim tereddüdüme çok şaşırdı. Yani bunu şunun için örnek verdim. Bize göre cesaretliler. Özgüvenleri yüksek. Doğru bildiği davasını çekinmeden savunuyorlar. İslami konularda taviz vermiyorlar. Geneli böyle. Bizler yasaklarla yetiştirildiğimizden daha çekimser kalabiliyoruz bazı konularda. Yani bir isim vardır hakkında koşulması yasaktır. Şeriat kelimesinden bazı kesimler çok korkar. İmam Hatiplerin açılmasından bazı çevreler hala rahatsız. İşte hepimizin bildiği gibi geçen yıla kadar başörtüsü ülkemizde sorundu. Elhamdülillah Tayyip Bey yönetimiyle dindar kesim bir nebze olsun rahat nefes aldı. Toplum normalleşiyor. Bunlarda geleceğimiz açısından ümit verici gelişmeler. Onlarla bizim bir diğer farkımız da cemaatler meselesi. Çoğu şunu söylüyor: “Biz İslam’ı seçtiğimizde İslam’ı tek sanıyorduk. Ama bir Cemaate giriyoruz o farklı bir şey söylüyor. Başka cemaat başka bir şey söylüyor. Birçok farklı grupların olmasına şaşırıyoruz. Sonradan anladık ki İslam tek, Kur’an tek, Peygamber tek ama insanlar farklı yorumluyorlar. İnsanların hataları var. 'Bunu fark edene kadar kafamız bayağı bir karıştı' diyorlar. Bazı ülkelerde Selefiler vesilesiyle Müslüman olanlar var. Araştırdıkça, öğrendikçe onlardaki aşırılığı ve saldırganlığın İslam’da olmadığını görüp bir kısmı Sünni olmuş. Yani doğru çizgiyi bulmaya çalışıyorlar. Onların bu gayreti bizlere de inanıyorum ki çok iyi örnek olacaktır. Şunu net ifade edeyim; biz Müslümanlar ne kadar dinimizi yaşarsak bu kardeşlerimiz de İslam’ın o huzur ve barış iklimini daha erken bulacaklardır. Yani bizlere çok iş düşüyor. Dinimizi Kur’an ve Sünnet ölçüsünde yaşamamız hepimiz üzerinde çok büyük sorumluluktur. Almanya’da yaşayan Polonyalı bir hanım kardeşimiz Müslüman olmuş çekimler sırasında bana şunu söylüyor: “Ben Müslüman olduktan sonra etrafımdaki Türk ve Arap Müslümanları gözlemledim. Pek çoğu içki içiyor, zina yapıyor. Yalan söylüyor. Ben sonradan öğrendim ki İslam bunların hepsini yasaklamış. Ama Müslümanlar bu yasakları çiğniyor.” bir başka Alman Müslüman’da şunları söylüyor: “Ben içkiye karşıyım. Benim babam alkol yüzünden öldü. Bana göre dünyada alkolün yasaklanmaması, insanlığa yapılan en büyük zülüm. İslam’ın içkiyi haram kıldığını öğrenince Müslüman oldum” diyor. Yani İslam’ın mükemmel bir yapısı var. Ama biz Müslümanlar İslam’ı yeterince temsil edemiyoruz. Onlar da bunun farkındalar. Rabbim İslam’ı doğru anlamayı ve doğru yaşamayı cümlemize nasip etsin.

SPİKER: Her biri birbirinden ilginç ihtida öykülerini içeriyor kitabınız. Okuyuculularımız Kitabınızı nereden temin edebilir?

M.ABLAK: Kitabımız Binyıl Anatolia Yayınları'ndan çıktı. Beka Yayınları dağıtıyor. Okuyucularımız İnternet üzerinden ve kitapçılardan temin edebilirler. [email protected] adresinden de alabilirler. İnşallah bizim hedefimiz kitabımızın insanlığa faydalı olması. Çünkü İslam’ı Seçenlerin hemen hepsi numine-i imtisal diyeceğimiz, hem duygusal yönden, hem İslam’ı tatbik yönünden çok farklı boyutlar kazandırıyor. Kitabı okuyan herkesin ortak kanısı; bizim göremediğimiz, derinliğine inemediğimiz pek çok meselelere çok farklı yorumlar getirdiği yönünde. Bu yönü çok önemlidir. Siz İslam’ı yaşıyorsunuz ama ona bir yorum getirecek, bir nitelik, bir anlam kazandıracak, yediden yetmişe her kesime, her topluma, farklı ırka veya kültüre hitap edebilecek, dolayısıyla bu yorum zenginliğine yeni bir katkıda bulunmaları çok önemli. Bizim kitabımız veya bu türde yazılmış başka kitaplar Sonradan Müslüman olanlara veya Batı toplumuna İslam’ın hâkim olmadığı coğrafyalarda, İslam’ın ulaştırılmasında sıkıntılar yaşanan toplumlara bir usul de verecektir. Yani oralara nereden yaklaşılacak, nasıl ulaşılacak buradaki deneyimler o açıdan çok önemli. Bu anlamda 'Aydınlık Savaşçıları - İslam’ı Seçenler' vakıflara, derneklere veya bu tip çalışmalar yapan kurumlara usul açısından enerji vermesi bakımından çok önemli bir kaynak teşkil edecektir. Yani İslam’dan mahrum bir insana ulaşılması çok büyük bir lütuf. Bu ne maddi bir güç ile, ne bizim emeğimiz ile, ne filmlere harcanan para ile, ne bizim kitabımızla, ne de hiçbir güçle ölçülemez. İslam’dan mahrum olan insanlar, mazlumlar, İslam’ın bahşettiği güzellikleri bekliyorlar. Dolayısıyla maddi durumu iyi olan arkadaşlardan bir ricam var, 'Aydınlık Savaşçıları – İslam’ı Seçenler' kitabımızı alıp hayır için dağıtsınlar. Tabii sadece kitabımız için söylemiyorum. İmkânı olan gitsin İngilizce öğrensin, oralara tebliğ için gitsinler. Bununla ilgili dernekler kursunlar. Daha büyük hedeflerle oralarda büyük organizasyonlar kursunlar. İslam’ı anlatsınlar. Çünkü sonradan Müslüman olanların çoğu Müslümanları tanımadan Kur’an-ı Kerim ve Hadis-i Şerifler vesilesiyle Müslüman olmuşlar. Yani Müslümanların oralara gidip örnek olması vakıflar kurması, oralarda araştırma merkezleri kurması, kütüphaneler açması çok önemli. İstanbul’da İspanyol Kültür Merkezi var, British Consil var, Fransız Kültür, Alman Kültür var. Muazzam binalarda bugün kendi kültürlerini empoze etmek için çalışıyorlar. Yani biz niye oralarda yokuz. Türkçe öğretme adına, Osmanlıca Öğretme adına, Arapça öğretme adına doğu kültürü öğretme adına merkezlerimiz olması gerekiyor. Oralarda İslam’ın tebliğ edilmesi gerekiyor. Bırakın yurtdışını Sultanahmet’e gelen turistlere dahi bir tebliğ organizasyonu oluşturmamız gerekiyor. Onlara anlatmamız gerekiyor. Belki önce kabul etmezler ama kafalarında kalan bir soru, bir cevap, bir kıvılcım olur ve onların hidayetine vesile olabiliriz. Hadis-i Şerif’inde Efendimiz şöyle buyurmuşlar: “Bir insanın imanına vesile olmak, üzerine güneşin doğup battığı her şeyden hayırlıdır.” Müslümanlar olarak bizlerin üzerinde büyük sorumluk var. Yaptığımız doğru bir davranışla İnsanların hidayetine vesile olabiliriz. Allah İslam’ı doğru anlayıp doğru yaşamamızı nasip etsin.

SPİKER: Hocam Aydınlık Savaşçıları İslam’ı Seçenler büyük bir emeğin neticesi olarak çıkmış. Kaleminize, emeklerinize sağlık. 200 kişiden bahsetmiştiniz. Kitabın devamı gelecek mi?

M.ABLAK: Aydınlık Savaşçıları-İslam’ı Seçenler kitabımızda 20 kişinin hikâyesini aktarabildik. Eğer kitabımız bir değer görürse devamı da gelecek nasip olursa.

Haber Tarihi: 13 Temmuz 2018 Cuma 13:05

YORUM YAZ

    Günün Karikatürü

    Yeni Akit Gazetesi - Günün Karikatürü