Fatih, Ayasofya üzerinden İslâm’ın gücünü duyurdu
Milli İradenin Sesi Yeni Akit
Türkiye ve dünyadaki gelişmeleri yakından takip etmek için Google listenize Yeni Akit'i ekleyin.
86 yıl sonra Ayasofya Camiinin açılışını konuştuğumuz tarihçi yazar Hasan Eren Ulu, Fâtih Sultan Mehmed’in imparatorluk bilinciyle hareket ettiğini belirterek, “Ayasofya, bir ibâdethâne olarak zirveyi temsil ediyordu. Fâtih, Ayasofya’yı câmiye çevirip hem egemenlik mesajı vermiş hem bu mâbet üzerinden İslâm’ın gücünü duyurmak istemiştir” değerlendirmesinde bulundu.
Ayasofya camii, 86 yıllık esaretten sonra nihayet açıldı. Müslümanlara bayram yaşatan bu tarihi hadise içimizdeki münafıkları da ortaya çıkardı. Ayasofya’nın cami olarak açılmasını hazmedemeyen Bizans artıklarının akıl almaz yorumları kendi ülkesine kendi değerlerine yabancılaşanların geldikleri noktayı göstermesi açısından gerçekten önemliydi. Tarih şuuru olmayanların ne denli savrulma yaşadıklarını Ayasofya bize gösterdi. Bizans kafasıyla aynı kafayı taşıyan insanlarla birlikte yaşıyoruz. Bu da işimizin çok olduğunu daha çok çalışmamız gerektiğini gösteriyor. Bundan sonra bize düşen Ayasofya’ya ve onun ruhuna sahip çıkmak. Mescid-i Aksa’nın kurtuluşuna bir adım olarak gördüğümüz Ayasofya’nın açılışını tarihçi yazar Hasan Eren Ulu ile birlikte değerlendirdik. Sizi röportajımızla baş başa bırakırken hepinizin Ayasofya Bayramını tebrik ediyorum. Rabbimiz yüzyıllardır acılarla boğuşan ümmete hep böyle bayramlar yaşatsın inşallah.
Ayasofya, zirveyi temsil ediyordu
-Fâtih’in Ayasofya politikası ne olmuştur, Ayasofya’ya neden ayrı bir önem vermiştir?
Fâtih Sultan Mehmed’in imparatorluk bilinciyle hareket ettiği açıktır. İmparatorluk yalnız savaşıp toprak kazanmakla kurulmaz. Aynı zamanda kültür üretmesi, ele geçirdiği yerleri bu doğrultuda şenlendirmesi gerekir. Fâtih’in Enderûn’u tam anlamıyla teşkilâtlandırması ya da İstanbul’u ele geçirince doğrudan Ayasofya’ya gitmesi de bunun içindir. Ayasofya, bir ibâdethâne olarak zirveyi temsil ediyordu. Fâtih, Ayasofya’yı câmiye çevirip hem egemenlik mesajı vermiş hem bu mâbet üzerinden İslâm’ın gücünü duyurmak istemiştir.
-Müzeye çevrilmesi planlı bir tezgah mıydı? Ayasofya’nın tekrar câmiye çevrilmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?
8 Eylül 1929 târihli gazetelerde M. Kemâl’in Ayasofya’yı ziyâret ettiği, Kayyım Mehmed Efendi’ye Türklerin Ayasofya’ya ne gibi ekler yaptıklarını sorup bilgi aldığı yansımış. 7 Haziran 1931 târihli kararnâmeyle de Bizans Enstitüsü Müdürü Thomas Whittemore’a Ayasofya’daki mozaiklerin ortaya çıkartılması için izin verilmiştir. Yalnızca o dönemin gazetelerini tarayınca dahi zamana yayılan plânlı bir çalışma olduğu sonucuna ulaşılabilir. Ayasofya, siyâsetin de konu başlığı olduğu için atılacak her adımın farklı etkilerinin olacağı biliniyordu. Gönlümüz Ayasofya’nın yeniden câmi olmasını istemesine istiyordu; ama bunun yerel ya da uluslararası etkilerinin neler olduğunu da tahmin edebilmek gerekiyordu. Açıkçası bu hassas dengelere dâir çok az bilgimiz var, bu yüzden hislerimi ifâde etmekle yetinmem gerektiğini düşünüyorum.
“Ayasofya’nın üzerine titremeliyiz”
-Bundan sonraki süreçte Ayasofya’ya sâhip çıkmak için neler yapmalıyız?
Geçen yıl kaybettiğimiz M. Şevket Eygi Bey Ayasofya’ya dâir birçok yazı yazmıştı. Kendisi şehir kültürü, prestij kültür üzerinden Ayasofya’yı anlatıp durmuştu. Ayasofya’ya sâhip çıkmak için işte bu hassasiyete sâhip olmalıyız! Sağda solda koca koca “WC” ya da “Tuvalet” yazılarına rastlamamak, mâbedin içine gelişigüzel dokunmamak, bir şey asmak için çivi çakmamak veyâ vida kullanmamak gerekiyor. Neredeyse 1500 yıldır ayakta olan bu ibâdethânede atacağımız her adımda hassas mı hassas olmalıyız. Eskiler “Güzel gören güzel düşünür” derlermiş; biz de elimizdekileri güzelleştirmek için sonuna kadar gayret etmeliyiz. Sâhip çıktığımız hele Ayasofya gibi bir değer ise üzerine titreyerek bunu yapmalıyız. Ayasofya’nın üzerine titremeliyiz.
-Ayasofya hakkında az bilinen gerçekler nelerdir?
Mekânı, insanla birlikte okumak gerekiyor. Ayasofya denilince aklıma hemen Evliyâ Çelebi gelir. Çünkü Evliyâ Çelebi 1636 yılının ramazan ayında, kadir gecesi programında Ayasofya’da Kur’ân-ı Kerîm okur. 4. Murad Evliyâ Çelebi’nin yanına getirilmesini ister. Sohbetinden keyif aldığından olacak ki kendisi saraya dönerken seyyâhımızı da berâberinde götürür ve Evliyâ Çelebi birkaç yıl boyunca Enderûn’da yetiştirilir. Buradan çıktıktan sonra da devlet hizmetinde yer alır. Dünyânın başvuru kaynaklarından olan Evliyâ Çelebi’nin yolu Ayasofya’da, iktidârın kaynağıyla, yâni 4. Murad’la kesişmiştir. Ayasofya’yı okumak için yine Evliyâ Çelebi’ye başvuruyoruz. Seyahatnâme’de Ayasofya’nın makamları tek tek sayılıyor. Seyyâhımız, mekânı insanla birlikte okuyor; kendince efsânelerle örülü bir târih oluşturuyor. Ayasofya’daki Kırklar Makâmı ya da Hızır Makâmı’nı biz Evliyâ Çelebi’den duyuyor, hikâyelerini ondan öğreniyoruz. Eskiden Ayasofya’ya namaz için gelenler kubbenin merkezî noktasının tam altına gelen bölümünde namaza durmak isterlemiş. Çünkü burası Hızır Makâmı’dır. İnanışa göre Ayasofya’ya ara ara gelen Hz. Hızır, namazını burada ikâme edermiş. Kezâ Kırklar Makâmı da müezzin mahfiline yakın bir yerdedir.
Ayasofya’yı anlatmak isteyenler Ayasofya’yı yaşamalı
-Ayasofya’yı gençlerimize hakkıyla öğretmek için neler yapılmalı?
Yaşamalıyız! Günümüzde ne yazık ki çok konuşup az yaşıyoruz. İnsanların kalbi yumuşamaya her zaman müsaittir; yeter ki biz sabırlı olalım, anlatmaktansa yaşayalım. Yaşamak için de târihi süreci, Ayasofya’nın ne anlam ifâde ettiğini, İslâm kültürünün insana kazandırmak istediği husûsiyetleri bilmemiz gerekiyor. Eğer Evliyâ Çelebi’nin yazdıkları hâlâ okunuyorsa; bu, kendisinin bilgiyi senaryolaştırabilme yeteneğinde aranmalıdır. Ayasofya’yı anlatırken bizim de târihi, senaryolaştırabilmemiz gerekiyor. Öte yandan, sözün tesir gücü, karakterle doğru orantılıdır. Bu yüzden Ayasofya’yı anlatmak isteyenler Ayasofya’yı yaşamalı!
-Diyânet İşleri Başkanı’nın hutbeye kılıçla çıkması hakkındaki görüşleriniz nelerdir?
Hutbeye kılıçla çıkılması bir gelenektir. Ben ilk olarak Amasra’daki Fâtih Câmii’nde hocanın hutbeye kılıçla çıktığına şâhit olmuştum. Anadolu’daki kimi câmilerde de bu geleneğe uyulduğunu öğrendik. Herhangi bir yer İslâm orduları tarafından savaşarak ele geçirildi ise; oranın en büyük mâbedi câmiye çevrilir, fethin nişânesi olarak da hutbeye çıkan hoca elinde kılıç tutar. Bunları siyâsî mesajlar üzerinden okumak yerine, geleneği anlamaya çalışmak çok daha doğru olacaktır. Bâzılarının aklına “Orta Çağ geleneklerini mi hayâta geçireceğiz” diye soru gelebilir. Gelenek, toplumun köklerini ararken yaslandığı önemli bir dayanaktır. Gelenek eleştiriden muaf değildir, eleştirilebilir; yeter ki amaç gerçekten fikirlerin anlaşılması olsun! Hiç kimsenin Orta Çağ kurallarını diriltmeye heveslendiği sanılmamalı. Türkiye Cumhûriyeti, Osmanlı Devleti’nin temelleri üzerinde yükseldi. Bir zamanlar Topkapı Sarayı’nda Mukaddes Emânetler Dâiresi’nde kesintisiz bir şekilde Kur’ân-ı Kerîm okunurdu. Saray müzeye çevrilince bu uygulamadan vazgeçilmişti ama günümüzde yine yirmi dört saat boyunca burada Kur’ân-ı Kerim okunuyor. Sarayı gezmeye gelen turistler bunun ne anlama geldiğini, bu geleneğin nasıl titizlikle uygulandığını öğreniyorlar.
-Enderûn üzerine önemli çalışmalarınız var. Enderûn’la Osmanlı neyi başardı?
Enderûn, Osmanlı Devleti’nde günümüzde bürokrat kelimesiyle ifâde edilen yöneticileri yetiştirmek üzere kurulan bir ocaktır. Burası Topkapı Sarayı’nın üçüncü avlusunda bulunur ve Enderûn sâyesinde Osmanlılar kuvvetli bir merkezî otorite kurmayı başarmışlardır. Böylece devletin en ücrâ köşesine kadar ulaşan devlet adamlarının sarayda yetiştirilmesi başarılmıştır.

