Devlet ve Özel okullarımız Millî Eğitimin Millî oluşunu her hâl ve şartta vermelidir!
Milli İradenin Sesi Yeni Akit
Türkiye ve dünyadaki gelişmeleri yakından takip etmek için Google listenize Yeni Akit'i ekleyin.
Gazetemizin Yazarı Yaşar Değirmenci 'Devlet ve Özel okullarımız Millî Eğitimin Millî oluşunu her hâl ve şartta vermelidir!' başlıklı bir yazı kaleme aldı.
İşte kaleme alınan o yazı;
Gündemden düşmeyen mesele: ‘Eğitim Meselesi’dir. Aile ve gençlikle beraber.
Okullar açılıyor. 2026-2027 Eğitim Öğretim yılının memleketimize, milletimize ve Ümmeti Muhammed için hayırlı olmasını Allah Teala’dan niyaz ediyoruz. Eğitim öğretim yılı başlıyor.
Hayırlı uğurlu olsun. Rabbim bütün eğitimcilerimizi, idarecilerimizi, öğretmenlerimizi, velilerimizi ve öğrencilerimizi muvaffakiyetler nasip etsin.
Yeni döneme girerken hepimizin ihmal etmemesi gereken mesele: Aile ve Gençlik meselesi.
Eğitim meselesi halledilmeden hiçbir mesele halledilemez. Siyaset, hukuk, ekonomi, hepsi muallâkta kalır. Gençler düşünüyor. Üniversiteye nasıl gireceğiz? Hangi bölümüne gireceğiz? Her eğitim meselesinde “Gençlik ve Aile” durumu öncelik taşıyor.
Girince ne yapacağız? Bitirdikten sonra ne olacağız? Nasıl iş bulacağız, nasıl evleneceğiz, nasıl mutlu olacağız? Bir köşe dönme fırsatı yakalayamazsak, ne zaman düze çıkacağız? Gibi sualler gençlerimizin gündeminden hiç düşmüyor.
Peki öğrencilerimize ne zaman “sorumluluk eğitimi” vereceğiz. “Mesuliyet” bile diyemiyorum. Sözlüğe bakma zahmetinde bulunmasınlar diye… “lügat” diyemediğim gibi. Eğitimin kök manası, kişiye sorumluluk şuurunu kazandırmaktır.
Bilgiyi vermek kolay. O bilgiyi belletip ezberletmek de kolay. Fakat böyle alınan bilgiler, sadece depolanmış olur. Orada öylece durur, zamanla sönükleşir matlaşır, ufalanır, bin bir türlü yol ile azalır, küçülür. Kısmen de kaybolur. Depodakiler işe yaramaz hâle gelir. Sadece öğretmek, sadece bilgi aktarmak; sevdirmeye düşündürmeye şuurlandırmaya, yani eğitime hiç önem vermemek; elbette ki bu sonucu getirecektir.
Şimdi ümitvar gelişmeler, çalışmalar, gayretler göz ardı edilemez. Tebrik, takdir ve teşvik ederken müfredata ağırlık veren ses getiren Millî Eğitim tarihine geçecek hizmetler veren Yusuf TEKİN hocamıza da teşekkür ediyoruz.
Bizim aydınlarımız kadar az okuyan bir aydın kesimi hiçbir ülkede yoktur. “Aydın”ın yerine bir başka kelime bulmak ve mesela “okunmuş” demek ihtiyacını zaman zaman duymuşuzdur. Ama “az okuyan okumuş” nasıl olur ki? Prof. Mehmed Kaplan, “bizim aydınlarımızın okudukları kitapları sıralasanız, hepsi tarafından okunan 5 müşterek kitap ismi bulamazsınız” demişti. Bu hal de dünyanın hiçbir ülkesinde yoktur. Sıkıntı buradan doğuyor. Prof. Ali Fuat Başgil’in “Din ve Laiklik” adlı kitabını ve Peyami Safa’nın aynı konudaki yazılarını acaba aydınlarımızın kaçta kaçı okumuştur? Yakinen tanıdığım, üniversite mezunu kişiler var. Öğretmen, doktor, mühendis, iktisatçı vs. hiçbiri ders kitaplarının dışında, hiçbir ciddi eser ve yazı okumamışlardır. Ama konu açılınca, hepsi de iddialı görüşleri ileri sürer! Hiçbiri kültür Türkçesi’ni bilmez. Dini bilgiler sahasında hiçbiri “asgari zaruret” sınırına dahi ulaşamamışlardır. Kitap nedir, hadis nedir, ef’al-i mükellifin nedir, edile-i şeriyye nedir, fıkıh nedir, tasavvuf; hiçbiri bilmez. Dünya tarihini, Türk tarihini, İslam tarihini, vaktiyle ezberlenip unutulmuş bilgilerin tortuları ne ifade ediyorsa o kadar bilir, yani bilmez. Evet, sıkıntı buradan doğuyor. Üniversite, Yüksek Okul mezunu yakınlarımla zaman zaman konuşuruz. Ve her konuşmamızda, içimi hüzün kaplar. Okuyan, düşünen, okumayı, düşünmeyi hayatının bir parçası haline getirmiş üniversiteli yok maalesef! Ortak kitap okutamıyor. Şiir, edebiyat, musikî, güzel yazı, güzel sanatların değişik kolları (tezhib, ebru, hat, tezyinle ilgili her eser vs.) iyi bir yabancı dil vs. veremiyor. Böyle olunca gençlere karşı geniş bir müsamaha duygusuna kapıldığımı hissetmişimdir! Hakikat sevgisi, okuma, düşünme, araştırma sevgisi ve bütün bunlara temel olan bilgileri ve duyguları veremiyoruz çocuklarımıza. O çocuklar sonra büyüyüp öğretmen oluyorlar, profesör oluyorlar! Bizim gençlerimiz, hakikat sevgisine, okuma-düşünme-araştırma sevgisine ve bunların temeli olan bilgileri ve hasletleri kazandırma şuuruna yönelmedikçe; manevi, milli, fikri, iktisadi meselelerimizin gerçek aydınlarını gerçek sahiplerini çoğaltmamız mümkün değildir. Gerek devlet okulları gerek özel okullar eğitim ve öğretim olarak aynı dertten muzdaripler. Bu dönemin sınavı biraz daha farklı. Her devirde okullarımızın yaşadıkları, değiştiremedikleri, değişim ve dönüşüm karşısında sabit değerlerimizi verememenin üzüntüsünü taşıyorlar.
Bireylerin arasında henüz kendi kafalarıyla düşünüp kendi kalpleriyle duyan şahsiyetler çok az. Entelektüel birikim sahibi, iyi yetişmiş, eylem, bilgi, iman ve ahlakıyla çevresinde temayüz etmiş, ihtisas sahibi, sorumluluğunun bilincinde, oturmuş kişiliğiyle çevresine güven telkin eden Müslüman şahsiyetlere olan ihtiyaç her zamankinden çok fazla. Allah’ın kitabında “İçinizde bulunsun” buyurduğu o cins ve çekirdek kadroyu oluşturacak şahsiyetleri yetiştirebilecek sosyal kurumlar (mektepler), yapılar olmalı. Bu mektepler/okullar sadece “öğretim” değil özellikle “eğitim” (terbiye ve tedris) ağırlıklı olmalı ve bireyi donanımlı kılmalı. Kitabi olanı hayati olana dönüştürecek bir işlev üstlenmeli. Toplumsal saldırıya karşı toplumsal savunmanın yapıldığı kale olmalı.
Bugün akıllı tahtaların, tabletlerin, cep telefonlarının, müzikçalar aletlerin ekranlarına dokunarak hemen her şeye ışık hızıyla ulaşabilen çocukların bir ‘hız delisi’ olduklarından/olacaklarından şüphe yok. Okullarımızda teknik donanım fazlasıyla var. Fakat ‘insan ve ruh’ yok. Çocukları, gençleri iyi bir örnek insana temas etmeden hayata nasıl hazırlayacağız, hangi teknoloji harikasıyla? Eğitim; bir nevi kendi ruh köklerinden gelen kültür mirasının gelecek nesillere intikalini sağlayan süreç değil mi? Eğitim; toplumdaki sosyal veraseti (medeniyet, ahlak vs.) iletmesi gereken bir vasıta değil mi? İnsanlığın hayrına olacak ve hayatını daha anlamlı kılacak bir eğitim sisteminin, nicelik eksenli değil, nitelik eksenli olması şarttır. “Gömlek yanlış düğmelenmeye başladı mı, bütün ilikler yanlış gider.” Her eğitim meselesini dile getirdiğimizde hep bu söz hatırıma gelir. Baştan insan fıtratını kaale almadan bir yapılanmaya gidilirse çözüme ulaşılamaz. Hayatımızda yer vermediğimiz ‘ölçü ve denge’ çocuklarımızın eğitimine de yansıyor.
Bilmiyoruz ki, ders çalışmaktan baş kaldıramayan bir öğrenci iyi yetişemez. Ona düşünce, karakter eğitimi vermeye vakit kalmaz. Sonunda o hale gelecek ki, mecburiyetler kalktıktan sonra kitabı eline almayacak Ömrü uzmanlık çalımlarıyla geçecek. Düzenin altında kalacak. Düşünce boşluğunu sloganlarla doldurmaya çalışan sömürü modalarının peşinden gidecek. Şartlandırma, kalıplaştırma, eskisinden daha çoktur. Ruhu ve zekayı mahsur kılma, daha şiddetlenmiştir. Gelişme hürriyetini yok eden baskılar daha da artmıştır. Çok yönlülüğü engelleyen sınırlamalar daha da keskinleşmiştir.
En önemli meselemiz öğretmen meselemiz. Başarılı bir öğretmen, çocuğun eğilimini ve kabiliyetlerini daha anaokulunda fark eder. İlköğretimde aşağı yukarı çocuğun durumu netleşir. Matematik midir, sözel dersleri midir, her ikisi vardır da birine daha mı yatkındır? vs. Kaliteli bir öğretmen tavsiyesi: “Çocuğu yarıştırmayın. Eziklik hissetmesin diye notlarını düşürmedim. Çünkü, kendine güvenini şimdiden kaybederse; yapabileceğini de yapamaz. Çocuğu mesleki alana yönlendirin.” Mahalle kavramının kaybolmadığı, komşuluk münasebetinin kesilmediği, insani ilişkilerin bitirilmediği, insanımızın yalnızlığa mahkûm edilmediği günleri hatırlayın. ‘Kast sistemi’ yoktu.
Asıl baskı ve özgürlüğe müdahale şimdi var. Çünkü “koruma” ve “sahiplenme” sorumluluğu yok. Çocuğun başarısı veya başarısızlığı, başkalarına ait tatminlerin veya tatminsizliklerin vasıtası. “Al sana bilgi, al sana para; ver bana diploma.” Peki, başka verilecek-alınacak paylaşılacak şeyler yok mu? Şimdiye kadar teslim olduğumuz Batılı eğitim sistemi, niteliğe değil, niceliğe; anlayabilmeye değil, yalnızca bilmeye dayalı. İnsanın ruhunu önce yok sayan, sonra da yok eden; varlığa ve hakikate saldırı üreten şiddet yüklü bir eğitim sistemidir. Bu eğitim sistemi, yalnızca “nasıl” sorusunun izini sürer: Nasıl daha fazla üretebiliriz? Nasıl daha fazla tüketebiliriz? Nasıl daha fazla güç elde edebiliriz? Buna öncelik veren eğitim sistemi, anlamsız bilgi yığınları/ çöplükleri oluşmasına yol açar. Bu veri ve enformasyon yığınlarıyla; anlama, vicdana, erdeme, hikmete değil; anlamsızlığa, vicdansızlığa, erdemsizliğe, en hafif ifadeyle, birbiriyle irtibatsız verilere ve bilgi kırıntılarına ya da kaosuna ulaşılabilir ancak. Bu gerçeği, Batı’nın cins adamları “hayatın inkârı”, “yeryüzünün yağmalanması” ve “insanın insanlığının açıkça imhası” olarak özetlemiştir. Kurdukları sömürgeci, pozitivist, sığ eğitim sistemiyle çocuklarımızı savaşmadan elimizden aldılar, fiilen köleleştiremedikleri bu ülkenin çocuklarını zihnen köleleştirmeyi başardılar. Eğitim; bilgi, düşünce, ahlak, irade eğitimidir. Eğitimsiz bilgi, ezber yükünden ibarettir, anlamsız bir tortu bırakarak uçup gider. Öğretmenlik ifadesiyle: Ben o çocuğu tarih üzerinde düşündürmek istiyorum. Bilginin değerlendirmesi hakkında eğitmek istiyorum. Matematiğin mücerret/soyut konularda bir düşünce metodu olarak özel bir fayda sağlayacağını kendisine öğretmek istiyorum. Kelimelerin sadece bir anlatım malzemesi değil, aynı zamanda “düşünce üretme” zenginliği olduğunu göstermek istiyorum.
Şahsiyetliliği kişilik ve kimliği inşa zaruretini, üslup ve metot meselelerine kafa yormamız gerekiyor. Her şeye rağmen unutmamamız gereken:
Türkiye’nin İslâm’ın bayraktarlığını yaptığı için Türkiye olduğunu, bu toprakları bize İslâm’ın vatan yaptığını, İslâm’ı yitirdiğimiz zaman bu toprakları da bu topraklarda yaşayan insanları da kaybedeceğimizi de bilmiyoruz. İslâm bizim varlık sebebimiz ve tarih yapma irademiz. Milletimiz Türkler, İslâm’ın bayraktarıdır. İslâm’ın bayraktarı olmak Türklerin kaderidir ve insanlığın insanlığını koruyabilmesinin temeli burada gizlidir. Eğitimin de girişidir, önsözüdür.
İlkokul çocuğu yetişkin insanın küçültülmüş şekli değildir. İlk okul çağındaki çocuğun zihninin yapısı, işleyiş tarzı yetişkinlerdekinden farklıdır. Bu çağdaki çocuğa yetişkinlere öğrettiğiniz bilgilerin öğretilmesiyle çocuk bakımından sağlanacak hiçbir fayda yoktur. Tersine böyle bir manasız yükleme çocuğun zihin gelişmesini boşuna boşuna engelleyebilir.
Çocuğun ilk okul çağında ihtiyacı sayfalar dolusu bilgi değildir. O bilgileri alabilecek ve hazmedebilecek bir zihin olgunluğuna erişmektir. Zamanında öğrenmek lazım. Fazla bilgi vermekten ziyade zihni kavrayacak seviyeye getirmek. Çocuk zihninin dayandığı prensipler arasında bir uygunluk sağlamakla olur.
Çevresini tanıması yeter. O halde ilkokulda ne verirsek kârdır diye düşünenler ne kadar iyi niyetle hareket ederlerse etsinler elleri boş çıkar. İyi niyet insan tabiatını değiştiremez.
Milli tarih şuuru, basit bir tarih bilgisinden ibaret değildir. Şuur kelimesi, bilgi ile birlikte ve belki ondan daha çok duygu manasında anlaşılmalıdır. Kendi geçmişimiz nasıl bizim şahsiyetimizin temelini teşkil ediyorsa, milletimizin geçmişi de milletimizle birlikte hepimizin malıdır. Bugün yapılacak iş, Türkiye’de sağlam bir milli kültür kurmanın yollarını araştırmaktır.
Türkiye’nin uğraşılan, gayret gösterilen çalışmaların başında genç nüfusu çoğaltmak ve bu genç nüfusu kendi değerleriyle donatmak. Aileye sahip çıkmak. Ülkesine, insanına ve inançlarına yabancılaştırıcı hatta düşman edici iç ve dış yıkıcı popüler kültür akımlarının, gençlik hareketlerinin kölesi hâline gelmesini önlemeye çalışmak. Köklü, kalıcı, uzun soluklu bir çıkış yolu geliştirmesi. Bu mutlaka yapılmalıdır. Özel ve Devlet okullarında.
Ülkesine, inançlarına, değerlerine yabancılaşan bir gençlik, her tür iç ve dış yıkıcı saldırının kolay lokması ve kurbanı olmaya adaydır. Bir ülkenin gençliği, geleceği, demek. Ülkeye, kültürüne, inancına, medeniyetine aidiyet bağlarını ve bilincini yitirmiş, bedenen burada, zihnen Batı’da yaşayan, Batı’nın posası çıkan kültür ürünlerini tepe tepe tüketerek tükenmekten başka bir şey yapamayan şizofren bir gençlik. Ülkeyi terk etme ve Batı’ya yerleşme hayalleri kuran ve şimdiden bunun hesaplarını yapan kaybedilmiş bir gençlik.
Ürpertici ama gerçek bu duyguları taşıyan bir gençlik kitlesi var. Okullar açılırken; gençleri suçlamadan aileler ve yönetimler buluşturulmalı problemlerin çözümü için uğraşılmalıdır. Bir ülkenin en güçlü kaynağı demek olan gençliği, gençlik ruhu bir asırda kurutuldu, yok edildi. Biyolojik olarak yaşayan ama zihnen ve kültürel olarak ülkesine ve inançlarına yabancılaşan bir gençlik, sadece kendisini yok etmiş olmaz, ülkesini de terk eder ve yok oluşa sürükler. Ülkelerini terk edenler, ülkelerini emperyalistlere peşkeş çekmekten çekinmezler. Bu gidişatı önlemenin yolu; kendi kültür ve medeniyetimiz içinde, başta kendimizi sonra Batı’yı ve diğer ülkelerin kültür ve uygarlıklarını (medeniyet demiyorum) tanımaktır. Ayrıca kendi mukaddes/kutsal değerleri bilinmezse kendi değerlerimizin yerini laisizm, sekülerizim, paganizim, deizm, nihilizm, ateizm, Kemalizm, vb. alır.
Patlama yaşanan şey, popüler kültür: Hız, haz ve hırs! Bunlarla, ayartı ile kitleleri tüketen kölelere dönüştüren bir yıkım aracı. Gençlerimize okuma alışkanlığı gibi güzel alışkanlıklar kazandırılmazsa sigara-içki-kumar tiryakiliğine (alışkanlığına) hayret edemezsiniz. Gençlerimize meşruiyet sınırlarını göstermez, hak-hukuk ölçülerini vermezseniz, neye göre hareket edeceğini bilmeyen, freni tutmayan araba gibi oraya buraya çarpan bir duruma getirirsiniz. Gençlerimize irade terbiyesi vermezsek, onlardan şahsiyetli, kişilikli olmalarını bekleyemeyiz. Gençlerimize aidiyet duygusu, şahsiyet, kimlik, kişilik vermezsek, kendine güven duygusu olmayan, aşağılık kompleksinden kurtulamayan “hasta tipler” oluştururuz. Siz gençlerimizi tamamen rasyonalist ve pozitivist bir eğitim tezgâhına yerleştirirseniz; şefkatsiz, merhametsiz, sevgisiz, saygısız bir “gençlik kitlesi” yetişir.
Eğitim anlayışımızı, hayat ve insan anlayışımızı yeniden gözden geçirmemiz gerekiyor. İçinde bulunduğumuz şartları da düşünerek. Diğer bir ifade ile “Biz kalarak değişmek, değişerek biz kalmak!” Yeni eğitim öğretim yılına girerken bu meselemizde unutulmamalı.
İnternet teknolojisinin emrindeki sosyal medya narkozu, gençlerimizi hayata karşı duyarsızlaştırıyor. Okullar açılırken tören anlayışının yerini bu meseleler almalı.
Özetle: Bir ülkenin gençliği ideal sahibi, ahlâkî meziyetleri güçlü, ruhu olan, sıra dışı ama sınır dışı olmayan, çağı da kendi değerlerini ve dünyasını da iyi tanıyan komplekssiz bir gençlik olursa, ülke, işte o zaman geleceğe emin adımlarla yürüyebilir. Yoksa, çıkmaz sokaklara sürüklenmekten kurtulamaz Allah muhafaza!