Millet Gazetesi Genel Yayın Koordinatörü Muharrem Coşkun Hasan Karakaya ağabeyimizi yazdı..
Takdir-i ilahi için boynumuz kıldan ince.. Biz kadere ve ölüme inanmış insanlarız.. Bir mü’min, zaten en başta Yaradan’ına teslim olmuş demektir.. Abimiz, üstadımız, büyüğümüz Hasan Karakaya’nın Hakk’a yürüdüğü haberini alınca, ‘Neden gittin Hasan abi, Üstad’ın vasiyeti olan, ‘Dava taşını gediğine koymadan..’ diye bir çığlık yükseldi içimden..
Hasan Karakaya ile ilk olarak, 1996 yılının ekim ayında tanışmak nasib olmuştu.. Vakit gazetesinde muhabir olarak başlamıştım mesleğe… Kısa süre çalıştıktan sonra, 1997’nin başında da ayrılmıştım, 10 yıl sonra, 2007’de tekrar Akit’e Haber Müdürü olarak dönmüştüm..
Türkiye’de hükümetler değişmiş, darbeler yaşanmış, insanlar farklı yerlere savrulmuş, tarzlarını değiştirmişler, geçmişlerinden utanır olmuşlar ama Hasan abi, heyecanından, cesaret ve azminden en ufak bir şey kaybetmemişti.
Bir buçuk yıl da olsa, Hasan abinin yönettiği gazetede haber müdürlüğü yaptığım için kendimi şanslı görenlerdenim..
EN BEĞENDİĞİM MESLEK
Zira gerçekleri, komplekssiz söylemek, eğmeden bükmeden, dosdoğru ifade etmek, hak ve hakikat olunca hatırı bir kenara bırakmak, hele hele de yasakçılara, darbecilere, milletin inanç ve değerlerini hor görenlere karşı mücadele vermek O’nun yegane gayesi idi..
Üstad Mehmed Akif’in, “Budur cihanda en beğendiğim meslek; sözün odun olsun hakikât olsun tek” ifadesi O’nda vücud bulmuştu sanki..
Mesela, son yazısında yer alan bir cümle; “Haa, onlar ‘havlıyor’ diye, elbette susacak değilim... Öyle ya; ne ‘köpek’ler gördüm ben!.. Onlardan tırsmadım ki, şimdi tırsayım!..”
Hakikaten de Türkiye tarihini bilenler, Hasan Karakaya’nın derdini, davasını, üslubunu ve mizacını dahi iyi anlayacaklardır..
Son 200 yıldır, hassaten de, son asırda Müslümanlar kendi ülkelerinde parya muamelesi gördü.. İdam edildi, hapislere tıkıldı, işkencelerden geçirildi, partileri kapatıldı, mektep ve medreselerine kilit vuruldu, aşağılandı, horlandı, ötekileştirildi.. Bunların bir kısmını bizzat yaşayan, bir kısmını da bilen onurlu, Müslüman bir gazeteci/aydın susabilir miydi.. Hasan abi de kendine yakışanı yaptı, susmamayı tercih etti.. O’nun üslubundaki keskinlik, aslında bir çığlık, bir öfke idi.. Haksızlıklara, zalimliklere ve millete rağmencilere karşı..
DERTSİZ OLMAK MÜMKÜN MÜ
Hasan Karakaya 62 yaşında aramızdan ayrıldı.. Beyaz atlara bindi ve asude bahar ülkesine gitti.. 2008 yılıydı sanıyorum, yine kalbinden rahatsızlanmış, stent takılmıştı.. Türkiye’deki çarpık sistem, millete karşı mevzilenenler O’nu çok yormuştu.. “Türkiye’de yaşayacaksın, hem de stresten uzak duracaksın, mümkün mü bu?" diye soruyordu.
Birçok kimsenin 'adam sen de..', 'dünyayı sen mi kurtaracaksın..', 'sana ne.. ' gibi endişelerle kenara çekildiği zor zamanlarda, o sağına soluna bakmadan 'Ben varım' diyebiliyordu..
Evet.. Ölüm yokluk değil, yeni ve taze bir başlangıçtır.. Hele de haksızlıklar karşısında haykırmayı bilenler için..
Beni üzen ise; O dâva taşı.. Ne diyordu Üstad; “Genç adam! Bundan böyle senden beklediğim şudur: Tabutumu öz ellerinle musalla taşına koyarken, Anadolu kıtası büyüklüğündeki dâva taşını da gediğine koymayı unutma ve bunu tek vasiyetim bil!”
O ‘dâva taşının gediğine konulduğu günler’ de gelecek inşallah.. Hasan abi bunu göremedi, biz görür müyüz, görmez miyiz Allah bilir.. Bize düşen o vasiyeti yerine getirmek için çalışmak.. Hasan abi gibi..
Allah’tan rahmet, sevenlerine sabır diliyorum..
X