Aslında hepimiz küresel gözetim altındayız!
Milli İradenin Sesi Yeni Akit
Türkiye ve dünyadaki gelişmeleri yakından takip etmek için Google listenize Yeni Akit'i ekleyin.
Dünyaya yön vermek isteyen güçler, çok etkili ve sinsi algı operasyonları ile istedikleri sonuca ulaşabiliyor. Ülkemizde de çeşitli araçlar üzerinden sayısız algı operasyonu yapılmaya devam ederken, Ankara Sosyal Araştırmalar Merkezi Genel Müdürü Kemal Kaptaner ile tehlikeli boyuta ulaşan algı yönetimi metotlarını konuştuk. Kaptaner, aslında herkesin küresel gözetim altında olduğunu söyledi.
Efendim, algı nedir? Algı yönetimi nasıl yapılır? Algı kavramını açarak başlayalım isterseniz.
Algı, duyu organları ile algıladığımız dış dünya hakkında beynimizde oluşan değerlendirmelerdir. Algı yönetimi ise kısaca hedeflenen kişileri veya toplumu istediğiniz şekilde düşünmeye ikna etmek için etkilemektir. Temel amaç, insanların düşüncelerinin kendilerine ait zannedilmesini sağlamaktır, asıl püf noktası burada. Yani insanın kendisine aykırı gelen düşüncelere bile “bu benim fikrim” diye sahip çıkmalarını sağlamaktır. İnsanların beyinlerine nüfuz ederek dış dünyayı, kurumların ya da ülkelerin istediği şekilde algılamalarını sağlamak, böylece yargılarının ve vereceği kararların istenilen yönde şekillenmesini sağlamaktır.
Konuşan kafalar
Bunu hangi araçlarla yapıyorlar?
Bunun için çok değişik araçlar var. Makaleler, köşe yazıları yazılıyor, biz onları okuyoruz, etkileniyoruz. Çeşitli platformlarda paylaşarak arkadaşlarımızın da okumasını istiyoruz. Bunlar bazen akademik kisveyle olabiliyor. Bilimsel etkinliklerde, sempozyumlarda algı yönetimi mesajları verilebiliyor. Her gün televizyonlarda -ben onlara konuşan kafalar diyorum- birtakım uzmanlar çıkıp saatlerce konuşabiliyor. Eğer bunlar belirli bir stratejiyle seçilmiş konular ve seçilmiş isimlerse medyadaki bu tartışma programları ve belirli bir amaca yönelik algı yönetimi için kurulan STK’lar, dernekler, bunların algı yönetmek için kampanyalarda kullandıkları sloganlar, o kampanyaya özel logolar, tişörtler... Mesela gezi olaylarındaki sloganlar, duvar yazıları gibi bir takım sembolik gösteriler. Tabii günümüzde de en çok konuşacağımız araçlar sosyal medya ve dijital mecralar, algı yönetiminin en çok yapıldığı, sergilendiği ortamlardır.
İnsanlar tek tek hedefte
Algı operasyonu konusunda batı medyasının sabıkası epey kabarıktı ancak dijital mecralarla bu daha sinsi ve daha akıllı bir hale geldi. Bu durum insanlık için tehlikeli değil mi?
Biz, batı medyasını yakın zamana kadar dergi kapaklarından biliyoruz, çünkü insanlar o dergiyi almasalar bile satış noktalarında görüyor, kapağına bakıyor ya da çeşitli platformlarda paylaşılıyor. Sadece kapaklar bile yakın zamana kadar bir mesaj vermek ve algı oluşturmak için bir araçtı. Gazetelerde, radyolarda, televizyonlarda, sinemada hakim güçlerin oluşturduğu algıyı ayan beyan görebiliyorduk. Ama günümüzde bu değişti, daha tehlikeli, daha akıllı hale geldi. Artık bu dijital mecralar, yapay zeka algoritmalarıyla davranışsal mikro hedefleme şeklinde nokta atışı kişiye özel mesaj üretiliyor. Yani “Şu kişiye biz hangi mesajı vermeliyiz?” şeklinde kişi bazına indirgenmiş kampanyalar yapabiliyorlar. Facebook ile birlikte Cambridge Analytica (C.A.) şirketinin Amerikan seçimlerinde yaptığı kampanya bunun en meşhur örneği. 50 milyon kişinin verilerini sattıklarını Facebook itiraf etti. Daha sonra C.A. CEO’sunun istifa ettiği davalar açıldı ve bunu ‘The Great Hack’ diye belgesel haline getirildi. Yine sosyal medyanın nasıl bir algı yönetimi aracı olduğunu anlatan Social Dilemma diye bir belgesel film var. Ayrıca The Circle diye insanların sosyal medyada nasıl bir çember içine alındığı anlatan film var. Yani şimdi çok daha sinsi ve tehlikeli bir hal aldı. Bunu en güzel, George Orwell’ın 1930’larda yazdığı 1984 adlı romanı anlatır. Günümüzde medyanın ve kameraların bizleri takip ettiği ortamda 1984’teki o distopyayı yaşıyoruz. Tabii orada abi vardı, big brother, günümüzde bu big data haline dönüştü. Çünkü bizi kameralardan bir abinin gözetlemesine gerek yok biz zaten dijital parmak izimizi her yerde bırakıyoruz. Sadece telefonlar değil, kredi kartı kullanımları, her köşe başındaki güvenlik kameraları bizi takip ediyor. Bu akıllı kameralar, şimdiki küresel salgında maskeli halde gezsek bile maskeye rağmen sizi ayırt edebiliyor. Masum insanlar için sorun yok ama kime göre masumiyet? Türk vatandaşları olarak Türkiye’de masum olabiliriz ama Türk vatandaşlarını düşman olarak gören birtakım güç odakları varsa, biz yurt dışına seyahat ediyoruz ve bu güvenlik kameralarının birileri tarafından hack’lenmeyeceğini kimse garanti edemez. Sonuç olarak aslında hepimiz şu anda bir küresel gözetim altındayız.
Hollywood’u aşan tehlike
Sinemada da müthiş bir algı operasyonu yapılıyor. Ortadoğu’ya girmeden, toplumları Ortadoğu’nun işgaline hazır hale getiren çalışmalar gibi birçok örnek var. Bu hususta ne dersiniz?
Hollywood her zaman algı yönetimi aracıydı. Her zaman bir Amerikan askeri ya da bir süper kahraman, Amerika lehinde bir algı operasyonu yapardı. Ancak artık Netflix, Amazon Prime gibi platformlar çok cüzi ücretlerle sınırsız filmler, diziler, belgesellerle çok kolay erişilebilir. Algıda Hollywood’u kat kat aşan bir tehlike boyutuna gelindi. Velhasıl bu dijital platformlar yayınladığı filmlerle, dizilerle tüm dünyada aynı anda etkili olabiliyor. Bir diziyi gençler bir gecede sabaha kadar bitirebiliyor. Cinsellik konusunda da bir sınırlama yok dizilerde ve filmlerde. Ülkeler, toplumlar kendi mesajlarını ve kültürel ihracatını Hollywood’a göre şimdi dijital platformlarla çok daha etkili şekilde yapıyor.
Siyasetçinin algısı nasıl anlaşılır?
Politikacıların her şey çok güzel olacak diyerek başarılı olduğu bir dönemdeyiz. İcraat yapanların değil ajans marifetiyle çalışmadan çalışıyormuş algısı oluşturanlar ön planda. Halk nasıl uyanık olabilir?
Karşımızdaki politikacı o kampanyada bize gerçekçi bir şey vaat etmiyorsa, eğer o söylem kuru bir slogandan ibaretse, demagoji yapılıyorsa, analitik düşündüğünüzde bunun gerçekliğini, sahteliğini anlayabiliyorsunuz. Bir politikacı sürekli size: “Sizi çok seviyorum, kucaklıyorum, her şey çok güzel olacak” diyorsa ancak bu sözlerin metrobüslerin daha az kalabalık olmasını, metro seferlerinin artmasını sağlamıyorsa, benim hayatıma dokunacak çözümler üretmiyorsa mı bunların ne kadar içi boş sloganlar olduğunu bize gösterir.
Batı’da kötü bir Türkiye algısı oluşturulmak isteniyor. Türkiye bunu düzeltmek adına neler yapmalı?
Türkiye son yıllarda soft power dediğimiz yumuşak güç -yani askeri güç haricinde toplumsal güç- konusunda büyük mesafe kat etti. Ülkemizi dünyada temsil edebilen, halk seviyesine inebilen, yabancı toplumlarda halkın uç noktalarına dokunabilen kurumlarımız var, TİKA gibi, Yunus Emre Enstitüsü gibi, Kızılay gibi, Maarif Vakfı gibi kurumlar ve diğer İHH, Deniz Feneri gibi kurumlar dünyanın her yerinde acil durumlarda en hızlı ulaşan yardım kuruluşlarıdır. Çok profesyonel ekiplerle hizmet veriyorlar. Afrika’da su kuyuları açılıyor, hastaneler, klinikler, okullar açılıyor. Dünyanın neresine giderseniz bu kurumlarla karşılaşıyorsunuz ve bu da dünyada dikkat çekiyor. Türkiye son yıllarda en çok insani yardım yapan ülke konumunda. Bunun da farkında birtakım güç odakları. Türkiye bu güç odaklarının olumsuz algısına karşı Think-Tank denilen düşünce kuruluşlarının sayısını artırmalı. Sinema, dizi, çizgi film sektörüne daha çok önem vermeli. Küresel ölçekte televizyon kanalları çok önemli. Birçok haberi biz hâlâ Reuters’dan alıyoruz, Türkiye ekonomisi ile ilgili verileri de Reuters’dan alıyoruz. Anadolu Ajansı’nın dünyaya çok daha etkin bir şekilde yaymak gerekiyor. Amerika’daki kongre binası baskınında tüm dünya Anadolu Ajansı’nın fotoğrafını kullandı. Ama hâlâ Reuters gibi uluslararası ajansların haberleri tüm dünyaya ulaşıyor. Bunlar da filtreden geçmiş, algı yönetimi unsurları içeren haberler oluyor. Hiçbir habere masum diyemeyiz. Haberin zamanlaması bile çok önemli. Bir dakika erken ya da bir dakika geç verilen haber ekonomide milyonlarca doların el değiştirmesine sebep olabiliyor, bunlar da yine haber ajansları tarafından yapılıyor.