1997’den 2026'ya: Vesayetten milletin emrine
Milli İradenin Sesi Yeni Akit
Türkiye ve dünyadaki gelişmeleri yakından takip etmek için Google listenize Yeni Akit'i ekleyin.
Gazetemiz okurlarından Hamdullah Yazıcı '1997’den 2026'ya: Vesayetten milletin emrine' başlıklı yazısını bizimle paylaştı.
Türkiye’mizin yakın tarihi, sadece takvim sayfalarının değişmesinden ibaret değildi; aynı zamanda devlet ile millet arasındaki mesafesiz zihniyet dönüşümlerinin ve çekilen çile ve ihtirasların tarihiydi. Bazen koca bir dönemin manzara-i umumiyyesi , tek bir şehrin, tek bir salonun hafızasına sığar. Bayburt’taki o salon da benim için tam olarak böyle bir hafıza mekanıdır. Çünkü ben, aradan geçen yıllara rağmen aynı mekan da yaşanan iki ayrı devre, iki ayrı devlet anlayışına bizzat o salonda şahitlik ettim.
Takvimler 1997 yılını gösterdiğinde 28 Şubat’ın soğuk ve karanlık vesayet gölgesi ülkemizin ve toplumumuzun üzerine kabus gibi çökmüştü. 1997 Mayıs ayının sonları olsa gerek yine o salonda idim. Dönemin Bayburt valisi Ali Haydar ÖNER, liseler arası bilgi yarışması var ve İmam-Hatip Lisesini temsil eden arkadaşlarımızın başları örtülü yani tesettürlüler. Sayın vali bu şekilde olursa salona girmeyeceğini söyleyerek devletin makamını kendi evladına kapamış ve salona girmeyi reddetmişti. Gözlerimizin önünde yaşanan o anlarda İmam-Hatip Lisemizin müdürü Abdurrahman Sevgili’nin inancının ve talebelerinin hakkını koruyan cesur ve dik duruşu, devletin-sisteminin soğuk yüzüne karşı milletin izzetini müdafaa eden birer abide gibi hafızama kazındı. O günkü anlayış; milletinin değerlerini tehdit sayan, kendi insanına mesafe koyan ve salona girmeyi dahi zül sayan bir vesayet anlayışı idi.
Aradan geçen onlarca yılın ardından, yine aynı salonda, yine aynı koltukların arasında tarihi bir güne daha canlı gözlerle şahitlik ettim. 246 hafızın icazet merasiminde bu kez bambaşka bir atmosfer, bambaşka bir devlet anlayış hakimdi. Bayburt Valisi Mustafa Eldivan, Reis-ül Kurra Mustafa Demirkan hocayı sarığı ve cübbesi ile büyük bir hürmetle karşılayarak salona onunla el ele girdi; devletin erkanı, milletinin aliminin ve hafızının yanında yer aldı. Bu iki fotoğrafı da bizzat yerinde görmüş biri olarak ifade etmeliyim ki; yaşanan hadise sadece iki farklı valinin anlamı değil, bu bir zihniyetin yıkılması, devlet ile millet arasındaki o suni duvarların darmadağın edilmesidir. Şüphesiz ki salonda gözlerimle gördüğüm bu tarihi kırılmanın, vesayet zincirlerini kırıp devlet ile milleti yeniden kucaklaştıran bu büyük dönüşümün arkasında güçlü bir irade yatmaktadır. Bu devlet-millet bütünleşmesinin mimarı Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan ve onunla birlikte bu zorlu yolda omuz omuza yürüyen yol arkadaşlarıdır. Onların yek vücut halinde kararlı duruşları milletin inancına ve değerlerine kurulan engelleri birer birer yıkarak; devleti, asli sahibi olan milletle yeniden buluşturmuştur. 1997’de o salonda devleti temsil eden irade milletinin inancından ve sembollerinden kaçarken; bugün cumhurbaşkanımızın liderliğinde devletin erkanı, milletinin değerlerinin başında, o değerlere hürmet ederek yerini almaktadır. Başörtülü diye talebesinden yüz çeviren mülki iradeden; aliminin elinden tutup salona giren, hafızının icazet heyecanına ortak olan ve alimini salonu dolduran binlerce insana kanaat önderimiz ve büyüğümüz diye taltif eden devlet aklına geçilmiştir. İşte “devlet-millet kucaklaşması” dediğimiz hadise, benim o iki farklı tarihte aynı salonda hissettiğim bu derin zıtlık ve dönüşümdür. Devlet, kendi insanına yukarıdan bakan bir baskı aracı olmaktan çıkıp; milletinin inancına ve değerlerine, alimine ve hafızına sahip çıkan asil hürriyetine kavuşmuştur. Bayburt’taki o salondan yükselen ses, güzel Türkiye’mizin nereden nereye geldiğinin ve milleti ile bütünleşen devletin geleceğe güç kattığının en güzel nişanesidir.