En acil işimiz

12 Ağustos 2017 Cumartesi

Gündelik problemlerle yaka paça olmaktan orta ve uzun vadeli stratejiler üretmeye fırsat bulamıyoruz. Sanırım düşmanlarımızın ve rakiplerimizin istediği de biraz bu.

Hâlbuki hem millet hem de ümmet olarak içtimai bünyemize kan kaybettiren nice maddi-manevi belaların, musibetlerin müptelasıyız. Uzun vadeli çalışmalara muhtacız; ne ki sürekli kısa nefesli olaylarla meşgul ediliyoruz. 

Dini hayatımızın önemli bir bölümünün kuşatma altında olduğunun bilmem ki kaçımız ıstırabını duymak şartıyla farkındayız?

İslam’ın bütün değer hükümlerinin ancak sağlam bir imanın üzerine tesis edilebileceğini nice tarihi tecrübeyle yaşamış olmamıza rağmen; hâlâ bu konularda ülfet ve ünsiyetten öteye geçmeyen kültür birikimleriyle iktifaya çalışmak nasıl bir gafletin, nasıl bir aymazlığının ifadesidir?

Önce imanı tahkiki gerekir kabulüyle özetlenen asırlık çalışmalara burun kıvırıp dudak bükenler acaba asırlık kündeye gelişimizden bu yana bir arpa boyu yol alamadıklarının farkındalar mı?

Dine olan sevginin, sırf Allah’a muhabbetten kaynaklanması gerekirken, dinin dünyayı da kazandıran yanına dilbeste olup bu meyli dindarlık sanan ya da dindarlığın yerine böylesi sinsi bir dünyeviliği ikame edenler, dine nasıl zarar verdiklerini bir düşünseler yeri değil mi? Biraz fırsat bulunca, eski mahrumiyetlerin intikamını almak istercesine dünyaya sarılanların, bir de bunu idealize etmeleri onları nasıl ve kimlerle aynı safa çektiğini ve böylesi bir saf değiştirmenin insana dünyada ve ahirette neler kaybettireceğini düşünmeye hiç mi vakitleri kalmadı? 

En küçük uyarılarda bile, kendilerine öğüt verenleri linç etmeye yeltenen, ilim, irfan ve edep yoksunu bir nesilden geleceğe ait bir ümit beslemenin boş hayalden başka ne anlamı olabilir ki?  

Cihat, bir ümmet harcı iken, onu tağilikle eş anlamlı hale getiren düşman oyunlarına kanıp cihadı telaffuz bile edemeyen; bir süre sonra da cihadı aptallık sayacak kadar aptallaşan konformizme yenik düşmüş bir nesil ya da topluluk aslında yitik bir nesil, kayıp bir topluluktur. Böylesi bir nesli ve topluluğu var sayıp onlar üzerine ümmet ütopyası inşa etmeye kalkışmak, imkânsızı mümkün kılma gayreti gibi kimseye faydası olamayacağı kesin bir abesle iştigaldir. Ne ki, İslam âlemindeki çalışmaların pek çoğunun böylesi bir abesle iştigal kategorisine takılı kaldığı da inkâr edilemez bir gerçektir.     

Kudüs davası bütün bir ümmetin meselesi olması gerekirken,  onu önce Arap-İsrail sonra da Filistin-İsrail meselesi haline getiren düşman taktik ve stratejisine kayıtsız mutavaattan başka hiçbir anlamı olmayan hassasiyetlerimizin ya da suskun kabullenişlerimizin (samit infial) bilançosu ortada iken, hâlâ uzun vadeli ve kalıcı çalışmalara bütün bir ümmet olarak iştirak edemeyişimiz bizim henüz var bile olamadığımızın göstergesi değil mi? Hakan Albayrak doğru söylüyor: İslam dünyası Filistin’in yardımını bekliyor. Cihat aşkının, cihat şuurunun bir kıvılcım halinde akıllarımıza, kalplerimize, ruhlarımıza düşerek bizi uyandırmasına, bizi kendimize getirmesine, bizi yeniden varlık sahnesine sürmesine ihtiyacımız hem de çok ihtiyacımız var.  

Dine verdiği zarar düşünüldüğünde FETÖ olayı da bütün ümmetin karşı durması gereken bir problem olması gerekirken, düşmanlarımızca önce Türkiye’nin bir iç meselesi gibi pazarlanmış, sonra da Gülen-Erdoğan çatışmasına indirgenerek düğümlenmek istenmiştir. Bu arada yaşanan 15 Temmuz kanlı darbe girişimi bile sulandırılarak konunun vahametine gölge düşürülmeye çalışılmıştır. Böylesi ağır bedeller ödeten bir darbe teşebbüsünün, kontrollü, yani yapay ve kurgu olduğu iddiasına varan yalanlara, iftiralara sığınma gibi alçaklıklara dahi düşülmüş ve böylece tarihimizde gördüğümüz en büyük ihanet belgesinin değersizleştirilmesi adına akla ziyan yollar denenmiştir. 

Ben, devletimizin FETÖ ile mücadelesinde gecikmeli de olsa isabetli adımlar attığını düşünenlerdenim. Fakat bu konuda değil İslam dünyasını, henüz ülkemiz insanını dahi tümüyle ve istenen ölçüde bu büyük belaya karşı uyarabilmiş değiliz. Millet-devlet el ele, orta ve uzun vadeli stratejiler geliştirmek zorundayız. Gündelik meselelerle yaka paça olmaya bir süreliğine de olsa ara vermemiz gerekiyor. Bu tedbir, en acil işimiz olsa gerek. 

 

  • İhsan Hocaİhsan Hoca13 sa önce
    Şubat 2017’de Sayın Cumhurbaşkanımıza arz ettiğim aşağıdaki yazıyı dikkate alarak binlerce mağdur Yardımcı Doçente yardımcı olmanızı istirham eder, saygılar sunarım. A-)7 Şubat 2017’de Sayın Cumhurbaşkanımıza arz ettiğim bir yazıyı sizlere sunmak istiyorum: “…Sayın Cumhurbaşkanım; Size, ‘Yardımcı Doçent’ Kadrosunda çalışan binlerce Öğretim Üyesi adına bir mağduriyetimizi arz etmek istiyorum: Emsallerimizin, ölünceye kadar atama işleminin dışında kullanmadıkları, bir ömürde bir defa, bir biçimde, Yabancı Dil Sınavı’ndan aldıkları 65 Puanını gösteren belgeyi alamadığımız için, yıllardır bulunmamız gereken Profesörlük kadrosuna bir türlü geçemedik. Emsallerimizin makaleleri varsa, bizim de var; emsallerimizin kitapları varsa bizim de var; emsallerimizin ‘Bilim Doktoru’ diploması varsa, bizim de var; emsallerimizin 20-30 yıllık üniversite hocalığı hizmeti varsa, bizim de var; ama emsallerimiz Profesör, biz Yardımcı Doçent kadrosundayız ve binlerce Yardımcı Doçent olarak 50 yaşımızı geride bırakmış olarak emekli olmak üzereyiz. Binlerce Yardımcı Doçentin anılan mağduriyetini, sizlerin yardımına ve takdirlerine saygıyla arz ediyorum. 07.02.2017…”B-)Yardımcı Doçentlik Kadrosunun Kaldırılması İle İlgili Öneriler: Yardımcı Doçentlik kadrosunda 5 yıl çalışmış olanlar Doçent yapılmalıdır. Yardımcı Doçentlik kadrosunda 5 yıl çalışmış olma süresi de dâhil en az 20 yıl öğretim elemanı olarak üniversitede çalışıp derse girmiş ve yaşı 50’yi geçmiş olan Yardımcı Doçentler de Profesör yapılmalıdır.