AĞAÇ AŞ

Ergenekon suçlularına ne yapmalı?

11 Ağustos 2013 Pazar

Ergenekon ve derin yapıyı analiz etmeden önce moderniteyi ve Ak Parti’nin Türkiye’yi getirdiği noktayı iyi okursak, bana göre daha sağlıklı bir tespit yapmış olacağımızı düşünüyorum. Eski elitlerin tek parti döneminden beri sürdürdükleri yöntem ve yönettikleri Türkiye, darbeden beslenen derin bir yapıya yaslanmaktaydı. Bu derin yapının İslamcı bir iktidar tarafından çözülmesini bir türlü kabullenemiyorlar. Nasıl oldu da modern ve laik Türkiye dincilerin eline geçti? Diye feveran eden zinde güçler, yönettikleri halkın bir gün Türk Baharına yöneleceğini hesaba katmadılar. Öyle ya, onlara göre bu halk aptaldı! Bir çuval un ve on kilo şekerle garibanların oyunu alarak saltanat süren laik perestler, aynı halkın şimdilerde kömür ve gıda yardımına kanmasını yadırgıyorlar. Oysa mesele sadece kömür ve gıdadan kaynaklanan bir aşk mı? Bu halk kendisini adam yerine koyanları fark etmiyor mu?
Laik değerlere yaslanan seküler partiler Atatürk’ün kurduğu modern Türkiye’nin İslamcılar tarafından şekillendirilmesini hazmedemeyerek refleks gösteriyorlar. Bu refleksin tarihi süreci yeni değil ki! Menderes’in DP’si, Özal’ın ANAP’ı, Erbakan’ın MSP’si kurulduğunda da aynı refleksi göstermişlerdi.
Modern seçkinler özgürlük ve demokrasinin dindar bir parti tarafından sağlanmasını samimi bulmayarak, bu alanda başarı sağlamak için dini argümanları kullandığını ileri sürmektedir. Siyasetin ve sandığın doğal akışı onların istediği yönde gelişmeyince hırçınlaşıyorlar ve Gezi’de eylem yaparak vandalizme sapıyorlar. 10 yıldan beri yapılan seçimler, Türkiye’nin normalleşmesine karşı çıkan çevreler için mutsuzluktan başka bir şey getirmedi. Demokrasiyi ileri seviyeye taşıyan, özgürlük alanlarını genişleten; yol, baraj, fabrika, okul yapan bir iktidar onlar için tehdit unsuruydu. Hele de bu hizmetler İslamcı bir parti tarafından gerçekleştiriliyorsa, hiç zaman kaybetmeden darbeyle devrilmeliydi. Çok planlar yapıldı ama hiçbirisi tutmadı.
Darbe ve muhtıra dönemi kapanmalıydı. Bunun için Ergenekon ve Balyoz davaları başladı. Bayram arifesinde sonuçlanan dava neticesinde birçoğu müebbet hapse mahkum olan darbecileri kurtarmak için çatlak sesler duyulmaya başlandı bile. Bunların ilk katarını eski darbeci Hasan Cemal çekmektedir. “Kimse kızmasın ama kendimi yazdım”dan esintiler  sunarak, darbecilerin affedilmesi gerektiğine vurgu yapan eski tüfek darbeciyi Ceza Hukuku Uzmanı Prof. Sami Selçuk izledi. İlginç bir metaforla, insan aklının, milyon sayfayı bulan dava dosyasını çözecek kapasitede olmadığını ya da davanın bir karmaşa boyutuna taşındığını vurgulayan Selçuk’a göre de tek çözüm af.
Darbecilerin ıslah olduklarına, dolayısıyla affedilirlerse bir daha asla bu yola başvurmayacaklarına bizi inandırmaya çalışan bu kalemşorlar ne yapmaya çalışıyor acaba? Darbeciler suçsuz ise niye yargılandı? Eğer suçlularsa neden affedilmelidirler? Oral Çalışlar’ın da belirttiği gibi; askeri darbenin koşulları büyük ölçüde ortadan kalktı. Ama “Bu ülkeyi yalnızca biz yönetebiliriz” fikir ve iddiası, bir kesim içinde sürüyor. Ergenekon davası, işte bu anlayış tarafından başvurulan ‘gayri meşru icraat’ın, yargı önünde hesabının sorulmasını hedefliyor. 10 yıl önce, böyle bir davanın açılabileceğinden söz etmek bile ‘hayalcilik’ olarak algılanırdı herhalde. Son açıklanan kararla birlikte, bir kesim içindeki ‘psikolojik travma’ yeniden belirginleşti. Bir eski Genelkurmay Başkanı’nın ömür boyu hapse mahkûm edilmesinin yol açtığı itirazlar, giderek derinleşmekte olan ‘genel hayal kırıklığıyla beslenerek yaygınlaşıyor. Bu kesimin şu günlerde içinden geçmekte olduğu psikolojik karmaşayı, belki ilerleyen yıllarda daha iyi analiz edebileceğiz. Savunma hakkına yönelik kısıtlamaları, kişisel mağduriyetleri, intikamcı dili, hukuk dışı yöntemleri eleştirdik. Eleştirmeyi sürdürmek zorundayız. Ama insaf edelim, Ergenekon bir ‘hayal ürünü’ müdür? Türkiye çok yakın bir tarihte ciddi bir iç çatışma döneminden geçmedi mi? Bu ülkenin önde gelen aydınları, devlet içindeki bu ve benzeri güçlerin tertipleriyle öldürülmedi mi? Yarın ellerine imkan geçse aynısını yapmaya yeniden kalkmazlar mı?”
Bendeniz darbecilerin bileğinin masada bükülü olarak beklediği kanaatindeyim. Onların ıslah olacağına ve demokrasiye balans ayarı vermekten vaz geçeceklerine inanmıyorum. Samimi olarak sorun bakalım; darbeciler, darbeci kimlikleriyle yüzleşmek istiyorlar mı? Hangi güç İlker Başbuğ’a darbeye teşebbüs ettiğini ve bir darbeci paşası olduğunu kabul ettirebilir? Evren’e söyletebilir misiniz darbeci olduğunu? Kamu önünde darbeci olduklarını ve bundan dolayı pişmanlık duyduğunu söyleyebilecek kaç babayiğit asker vardır? Pişmanlık duyduklarını ve bir darbeci olduklarını beyan etmeyeceklerse niçin af çıkarılsın? Hukukun amacı adaleti sağlamaktır. Adalet sağlanırken de sadece hukuki normlara bakılmaz. Toplumsal adaleti gözeterek ahlaki ve felsefi haklılık aranmalıdır. Bu noktada Prof. Halil Bahar’ın tespiti takdire şayandır:
 “Kolluk, savcı, hâkim ve infazdan oluşan modern ceza adaleti sistemi, kişisel intikam, kin, nefret ve öç alma duygusuyla değil, toplumda adaletin sağlanması amacıyla çalışır. Cezalandırma suçlu ve mağdur arasındaki bir mesele değildir. Kamu davası meselesi işte bu yüzden çok önemli bir konudur. Hâkimlerin kararını “Türk milletinin adına” vermesi üzerinde düşünülmesi gereken bir konudur. Adaleti sadece suçlu, mağdur, savcı, hâkim, mahkeme ve hapishaneye indirgemek, adaleti mekanikleştirmek demek. Toplumun dâhil edilmediği adalet, adalet değildir.”
İttihat ve Terakki’den beri devam ede gelen darbecilik hastalığı Ak Parti iktidarıyla boyunduruğundan yakalanmışken affa gidilmesi, iktidarın kendi ayağına ve toplumsal huzura kurşun sıkması anlamına gelmektedir.

YORUM YAZ