• İSTANBUL
  • İMSAK
    00:00
    GÜNEŞ
    00:00
    ÖĞLE
    00:00
    İKİNDİ
    00:00
    AKŞAM
    00:00
    YATSI
    00:00
  • 0.0
  • 0.0
  • 0.0

21 Eylül 2026: Günün Ayet ve Hadisi

Kulaklarımıza küpe olsun. Sizler için hazırladığımız, Günün Ayet ve Hadisi ile Günün Sözünü, Günün Fotoğrafını istifadelerinize sunuyoruz... (21 Eylül 2026)

2 Yorum
Haberle ilgili yorum yapmak için tıklayın.

emre

eksi verdim çünkü secde suresi 19 ayet hazır olarak onları bekleyen varmı ayette?
  • 2 Ay Önce

Recep Aydın / Sosyal Bilimci

KUL HAKKI KISKACINDA DEDİKODU! Dedikodu ve gıybet, bir toplumun birlik ve beraberliğini içten içe kemiren, güven iklimini yok ederek toplumsal bunalımlara zemin hazırlayan en tehlikeli ahlaki hastalıklardan biridir. İnsanların birbirinin arkasından konuşmayı, gizli hallerini araştırmayı (tecessüs) ve kusurlarını yaymayı sıradanlaştırdığı bir vasatta, toplumu ayakta tutan adalet, sadakat ve hüsnüzan gibi temel sütunlar çökmeye başlar. Dinî literatürde net bir dille haram kılınan ve Kur'an-ı Kerim’de "bir ölünün etini yemeye" benzetilen gıybet eylemi, sadece bireysel bir günah değil, zaman kaybına sebep olan ve toplum hayatına atılmış zehirli bir bombadır. Kul hakkının en yaygın ve en sinsice ihlal edildiği bu zemin, bireyler arasındaki sevgi ve saygıyı yok ederek yerini derin bir kuşkuya, hileye ve fitneye bırakır. İnsanların birbirine güvenmediği, herkesin bir diğerinin açığını aradığı bir toplulukta ise huzurdan ve toplumsal barıştan söz etmek imkansız hale gelir. Toplumsal güven bunalımı, dedikodunun bir virüs gibi her kuruma sirayet etmesiyle başlar. Aile içinde başlayan fısıltılar akrabalık bağlarını (sıla-i rahim) koparır; iş yerlerinde dönen kulisler kul hakkına girmeye, adaletin ve liyakatin çiğnenmesine yol açar. Mahallede, şehirde ya da sosyal mecralarda yayılan asılsız fısıltılar ve iftiralar (bühtan), masum insanların itibarını zedelerken toplumu da kamplaştırır. Dinimiz, müminlerin birbirlerinin ayıp ve kusurlarını örtmesini, bir müminin gıyabında onu savunmasını ve ona karşı hüsnüzan beslemesini emreder. Oysa dedikodu mekanizması bunun tam tersini yaparak suizannı, yani başkaları hakkında kötü niyetli kalıplar üretmeyi bir yaşam biçimi haline getirir. Kalplerin suizan ve kinle dolduğu bir toplumda, bireyler kendilerini güvende hissetmez ve sürekli bir savunma mekanizması geliştirerek yalnızlaşır. Ortak bir sohbet anında, orada bulunmayan bir kişi hakkında konuşurken ölçü aslında son derece nettir: Eğer o insan söylenenleri duyduğunda bundan rahatsızlık hissedecek, üzülcek ya da incinecekse, yapılan şey net bir biçimde dedikodudur. Bu eylem, masum bir zaman geçirme aracı ya da sıradan bir dertleşme olarak hafifletilemez. Karakteri ve entelektüel düzeyi olgunlaşmış, gelişmiş bir insan, bir başka bireyi kötüleyerek, onun açıkları üzerinden bir muhabbet kurarak kendine alan açma ihtiyacı duymaz. Başkalarının olumsuz yönlerini diline dolamak, aslında kişinin kendi iç dünyasındaki yetersizliklerin, özgüven eksikliğinin ve üretemediği değerlerin bir yansımasıdır. Kendini geliştiren ve erdemli bir duruş sergileyen bireyler, enerjilerini kavramları, projeleri, sanatı ya da bilimi tartışmaya ayırırlar. Olayın en dehşet verici boyutu ise, bu dil hafifliğinin uhrevi hayatta insanı karşı karşıya bırakacağı ağır hüsrandır. Gıybet, dikey bir kul-yaratıcı ilişkisinden ziyade, yatay bir kul hakkı (hukûku'l-ibâd) meselesidir. Allah, kendi haklarını affedebileceğini ancak kul hakkını, hakkı ihlal edilen kul affetmedikçe bağışlamayacağını beyan etmiştir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.), ashabına "Müflis kimdir bilir misiniz?" diye sorduğunda, ashab dünyalık malı mülkü kalmayan kişiyi tarif etmiştir. Ancak Allah Resulü, gerçek müflisi şu sarsıcı ifadelerle açıklamıştır: "Ümmetimden müflis o kişidir ki; kıyamet günü namaz, oruç ve zekatla gelir. Ancak şuna sövmüş, buna iftira atmış, şunun malını yemiş, bunun kanını dökmüş ve şunun arkasından konuşup gıybetini yapmıştır. Neticede onun iyiliklerinden (sevaplarından) alınır ve hak sahiplerine verilir. Eğer haklar ödenmeden iyilikleri tükenirse, hak sahiplerinin günahlarından alınarak onun üzerine yüklenir ve sonra tepesi üstü cehenneme atılır." İşte bu hadis-i şerif, dünyada bir iki dakikalık eğlence ya da deşarj olma bahanesiyle yapılan gıybetin, ahirette bütün bir ömür boyu biriktirilen salih amelleri nasıl sıfırlayabileceğini açıkça göstermektedir. Bu denli büyük bir uhrevi ve dünyevi vebalden kurtulmanın fıkhî şartları da son derece hassas ve ciddidir. Gıybet eden bir kimsenin tövbesinin kabulü için öncelikle samimi bir pişmanlık duyarak Allah’tan af dilemesi (istiğfar) gerekir. Ancak gıybet bir kul hakkı ihlali olduğu için, yalnızca Allah'tan af dilemek bu günahın temizlenmesine yetmez; fıkhen hak sahibiyle helalleşmek şarttır. İslam alimlerinin beyanına göre, gıybet edilen kimse bu durumdan haberdar olmuşsa, kişinin bizzat ona giderek yaptığını itiraf etmesi, özür dilemesi ve helallik istemesi gerekir. Eğer gıybet edilen kişinin bu durumdan haberi yoksa ve öğrenmesi halinde aradaki düşmanlık, kırgınlık ya da fitne daha da büyüyecekse, fukaha doğrudan helalleşmek yerine o kişinin gıyabında iyilikler yapılmasını, ona hayır dualar edilmesini ve gıybetin yapıldığı aynı meclislerde bu sefer o kişinin iyi yönlerinin anlatılarak itibarının iade edilmesini şart koşar. Sonuç olarak, toplumsal bağları ayakta tutan en güçlü harç karşılıklı güven ve saygıdır. Gıyapta konuşulan ve muhatabının rızası olmayan her olumsuz kelime, bu harcı un ufak eder. Gelişmiş bir insan, dilini ve zihnini başkalarının hayatlarını didiklemekten uzak tutmayı başaran kişidir. Muhabbeti insanları kötüleyerek değil, hayatı ve fikirleri güzelleştirerek kurmak, hem bireysel onurun hem de toplumsal huzurun vazgeçilmez bir şartıdır. Kendi iç dünyasında barışı sağlamış ve olgunluğa erişmiş her fert, dedikodunun sunduğu o ucuz ve geçici tatminden uzak durarak, dilini bir muhafaza altına alır ve erdemli bir yaşam sürmeyi seçer.
  • 2 Ay Önce
x

WhatsApp İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23