• İSTANBUL
  • İMSAK
    00:00
    GÜNEŞ
    00:00
    ÖĞLE
    00:00
    İKİNDİ
    00:00
    AKŞAM
    00:00
    YATSI
    00:00
  • 0.0
  • 0.0
  • 0.0

Aralarında Karar ve Milli Gazete de var! İmamoğlu fonladığı gazeteleri sıraladı

Aralarında Karar ve Milli Gazete de var! İmamoğlu fonladığı gazeteleri sıraladı

4 Yorum
Haberle ilgili yorum yapmak için tıklayın.

Erkam

Bu sayılanlar dışında kalan ve yazılı basının büyük kısmını oluşturan medya organları nerelerden nasıl fonlanıyor, bunu da araştırabilirseniz size büyük saygı duyacağım. Aynı şeyleri başkaları yapınca sert tepki gösterip kendi kat be kat fazlasını yaptığında pişkin şekilde davranmak en hafif tabiriyle ahlaki değildir.
  • 1 Saat Önce

Recep Aydın / Sosyal Bilimci yani

GAZETECİLİK Mİ, MANŞET TİCARETİ Mİ? Kalemini paraya teslim edenlerin, bağımsız gazetecilikten söz etmeye ne kadar hakkı vardır? Gazetecilik bir zamanlar hakikatin peşinden koşmanın, gerektiğinde bedel ödemenin, güçlülerin karşısında dimdik durabilmenin adıydı. Gazeteci dediğin, kalemini vicdanına emanet eder, haberini belgelere dayandırır, kimsenin hatırı için gerçeği eğip bükmezdi. Yanlış kimden gelirse gelsin yanlış der, doğruyu söyleyen kim olursa olsun hakkını teslim ederdi. Peki, bugün ne oldu da gazetecilik mesleğinin itibarı bu kadar tartışılır hâle geldi? Ne oldu da bazı gazetelerin manşetleri, haberin değerinden çok siyasi hesaplarla anılır oldu? Ne oldu da halkı bilgilendirmesi gereken basın kuruluşlarının kimler tarafından finanse edildiği, hangi ilişkiler içerisinde bulunduğu ve hangi çıkarları gözettiği konuşulur hâle geldi? İşte asıl üzerinde durmamız gereken mesele budur. Ekrem İmamoğlu'nun bazı gazetelere destek verilmesi yönündeki açıklamalarının gündeme gelmesi, basın dünyasında yıllardır tartışılması gereken önemli bir soruyu yeniden önümüze koydu: Gazetecilik ile siyasi ve ekonomik çıkar ilişkileri arasındaki sınır nerede başlayıp nerede bitiyor? Bir gazetenin okuyucularından destek istemesi elbette başlı başına yanlış değildir. Bağımsız yayıncılığın ayakta kalabilmesi için okur desteğine ihtiyaç duyulabilir. Ancak mesele, siyasi güç odaklarıyla basın arasındaki ilişkilerin şeffaflığına geldiğinde durum değişir. Çünkü halkın bilmeye hakkı vardır. Bir gazetenin finansmanını kim sağlıyor? Bu destek karşılığında herhangi bir beklenti bulunuyor mu? Haberlerin seçiminde, manşetlerin hazırlanmasında veya eleştirilerin yönünde ekonomik ve siyasi ilişkilerin etkisi oluyor mu? Bu soruları sormak gazeteciliğe düşmanlık değil, tam tersine gazeteciliğin itibarını koruma mücadelesidir. Düşünün bir kere... Bir tarafta doğruları yazdığı için baskıya uğrayan, tehdit edilen, ekonomik zorluklara rağmen mesleğini sürdüren gazeteciler var. Diğer tarafta ise gazeteciliği siyasi mücadelelerin propaganda aracına dönüştürme tehlikesiyle karşı karşıya bırakan ilişkiler tartışılıyor. Böyle bir ortamda vatandaş kime güvenecek? Sabah eline aldığı gazetenin manşetini okurken, karşısında gerçekten araştırılmış bir haber mi bulunduğunu, yoksa birilerinin siyasi hesaplarına hizmet eden bir metin mi okuduğunu nasıl anlayacak? İşte gazeteciliğin asıl felaketi burada başlıyor. GAZETELER YALANCI ÇOBANA MI DÖNÜŞTÜ? Eskiden bir haberin doğruluğunu anlatmak için tek bir cümle yeterliydi: “Gazete yazdı!” Bu iki kelime, insanlar için neredeyse bir güvenceydi. Çünkü gazete denildiğinde akla araştırma, doğrulama, ciddiyet ve meslek ahlakı gelirdi. Peki, bugün ne değişti? Bugün öyle bir noktaya geldik ki, insanlar artık “Gazete yazdıysa doğrudur” demek yerine, “Gazete yazdıysa acaba ne kadarı doğru?” diye sormaya başladı. Hatta daha da ileri gidenler var. Artık “Gazete yazdıysa yalandır!” diyen insanlarla karşılaşıyoruz. Düşünebiliyor musunuz? Bir zamanlar doğruluğun teminatı olarak görülen gazeteler, bugün bazı insanların gözünde şüphenin kaynağı hâline gelmiş durumda. Bundan daha büyük bir mesleki itibar kaybı olabilir mi? Çünkü kimi yayın organları, gerçekleri olduğu gibi aktarmak yerine kendi siyasi görüşlerine uygun hâle getirmeyi tercih ediyor. İşine geleni büyütüyor, işine gelmeyeni görmezden geliyor. Aynı olayı bir gazete zafer, diğeri felaket olarak sunabiliyor. Vatandaş da doğal olarak soruyor: Hanginize inanacağız? Hani çocukluğumuzda dinlediğimiz bir yalancı çoban hikâyesi vardı ya... Çoban sürekli “Kurt geldi!” diye bağırır, köylüleri kandırırdı. Sonunda gerçekten kurt geldiğinde kimse ona inanmazdı. İşte bugün gazeteciliğin karşı karşıya bulunduğu en büyük tehlike de budur. Bazı gazeteler öylesine yalancı çobana dönüştü ki, yarın gerçeği yazdıklarında bile kendilerine inanacak insan bulamayabilirler. Bu durum yalnızca gazetelerin değil, toplumun da kaybıdır. Çünkü basına güvenin ortadan kalktığı bir ülkede yalanla doğru birbirine karışır. Gerçek haberler bile şüpheyle karşılanır. Oysa gazetecilik güven mesleğidir. Güvenini kaybeden gazetenin tirajı olabilir, reklamı olabilir, güçlü destekçileri olabilir; fakat toplumun vicdanında bir karşılığı kalmaz. Şunu da unutmayalım: Her gazeteyi ve her gazeteciyi aynı kefeye koymak, mesleğini dürüstçe yapanlara haksızlık olur. Ancak dürüst gazetecilerin itibarını korumak istiyorsak, bu mesleği çıkar ilişkilerine teslim eden anlayışa da sessiz kalamayız. Çünkü gazetenin yalan yazmasından daha büyük bir felaket varsa, o da doğru yazdığında bile kimsenin ona inanmamasıdır. BASIN ÖZGÜRLÜĞÜ SADECE SİZİN GAZETELERİNİZ İÇİN Mİ? Daha da düşündürücü olanı, basın özgürlüğünü yalnızca kendisine yakın yayın organları için savunan anlayıştır. Kendisine destek veren gazeteyi bağımsız, kendisini eleştiren gazeteyi yandaş ilan etmek nasıl bir çelişkidir? Bir gazete sizin siyasi görüşlerinizi desteklediğinde özgür basın oluyor da sizi eleştirdiğinde neden birdenbire itibarsızlaştırılması gereken bir yayın organına dönüşüyor? Gazeteciliğin ölçüsü siyasi yakınlık değil, doğruluk olmalıdır. Bugün bir siyasetçinin yanlışını yazan gazeteciye alkış tutup yarın aynı gazeteci kendi desteklediğiniz siyasetçiyi eleştirdiğinde ona saldırıyorsanız, sizin savunduğunuz şey basın özgürlüğü değil, tarafgirliktir. Unutmayalım ki gazetecilik, siyasilerin alkışçılığına soyunmak değildir. Gazetecilik, toplumun gözü, kulağı ve gerektiğinde itiraz eden vicdanı olabilmektir. Gazeteci kalemini satarsa yalnızca kendi itibarını kaybetmez; toplumun doğru bilgiye ulaşma hakkına da zarar verir. Parayla manşet hazırlamak, menfaat karşılığında haberin yönünü değiştirmek, gerçekleri gizlemek veya olayları bilinçli biçimde çarpıtmak gazetecilik değildir. Bunun adı, mesleğin saygınlığını kişisel çıkarlara feda etmektir. Elbette böylesine ağır iddialar somut delillerle ortaya konulmalıdır. Hiçbir gazete, yalnızca bir siyasetçinin adını anması veya okurlarına destek çağrısında bulunması sebebiyle satın alınmış ilan edilemez. Fakat aynı şekilde hiçbir basın kuruluşu da kendisini eleştiriden muaf göremez. Benim itirazım tam da bu noktadadır. Bu milletin aklıyla alay edilmesin! Bu milletin önüne hazırlanan siyasi propagandalar tarafsız habercilik diye sunulmasın! Halkın gerçekleri öğrenme hakkı, siyasi hesapların ve ekonomik menfaatlerin gölgesinde bırakılmasın! Gazetecilik gerçekten bağımsız olacaksa herkese karşı bağımsız olmalıdır. İktidara karşı da muhalefete karşı da sermaye çevrelerine karşı da aynı mesafeyi koruyabilmelidir. Bir gazeteci gerektiğinde kendisine yakın gördüğü siyasi anlayışı da eleştirebilmelidir. Çünkü hakikat, siyasi aidiyetlerden daha değerlidir. Ben yıllardır şuna inanırım: Bir insanın değeri, gücün yanında durmasıyla değil, doğru bildiğini menfaat beklemeden savunabilmesiyle ölçülür. Bu ölçü gazeteciler için de geçerlidir. Bugün basın dünyasının ihtiyacı daha fazla siyasi taraftarlık değil, daha fazla ahlak, daha fazla vicdan ve daha fazla mesleki dürüstlüktür. Çünkü güven bir defa kaybedildiğinde, onu ne büyük manşetlerle ne milyonluk reklam bütçeleriyle ne de siyasi desteklerle geri kazanabilirsiniz. SON SÖZÜM ŞUDUR Gazetecilik, manşet pazarlama mesleği değildir. Gazete, birilerinin siyasi çıkarlarını korumak için kurulmuş bir propaganda bürosu olmamalıdır. Kalemini menfaatine göre kullanan kişi ne kadar yüksek sesle bağımsızlıktan söz ederse etsin, önce kendi vicdanına hesap vermek zorundadır. Ve herkes bilmelidir ki gerçek gazetecinin patronu siyasetçi, sermayedar veya herhangi bir güç odağı değil; hakikat ve kamu vicdanıdır. Kalemin mürekkebi tükenebilir, fakat gazetecinin vicdanı tükenmemelidir. Çünkü satılık manşetlerle belki bir süre algı oluşturabilirsiniz; ama hakikati sonsuza kadar gizleyemezsiniz. Ve unutmayın... Bir millet gazetelerine güvenini kaybederse yalnızca gazetecilik kaybetmez; hakikat de kendisini duyuracak bir ses bulmakta zorlanır.
  • 1 Saat Önce

Saffet

Halk pazarında işci ve işci emeklisi vatandaş cöplükten gecinme derdindeyken İmamoğlu içki masasında fonladı AKP de C ittifakı Allaha şükür dedi caldı veya götürdü diye düşünüyorum
  • 1 Saat Önce

Fikret oğuztürk

Hacı hacıyı bulur Mekke de, şıh şıhı bulur tekke de hırsız hırsızı bulur iki dakikada.
  • 2 Saat Önce
x

WhatsApp İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23