Kimler gibi olmak isterim?
Bir televizyon röportajında, sunucu, “Yavuz Bahadıroğlu kimdir?” diye sorunca, kilitlenip kaldım…
“Hiç kimse” desem anlayacak mıydı? Hadi o anladı diyelim, seyirciler ne düşünecekti? “Amma da gururlu” diyecekler miydi?..
Yoksa “Adam (genelde “herif” derler) daha kim olduğunu bile bilmiyor” diye kanal mı değiştireceklerdi? Zeki insanlara hitap etmek kolaydır, zor olan ortalamayı tutturmak…
Sonunda kararımı verdim: “Anlamayan anlamasın, yanlış yorumlayan yorumlasın” diyerek, şöyle bir cevap verdim:
“Kim olduğumu değil de kimler gibi olmak istediğimi sorsanız, cevabı daha kolay verebilirim. Ben Hz. Ebubekir kadar fedakâr, Hz. Ömer kadar âdil, Hz. Hamza kadar sert, ama mert; Hz. Osman kadar mülayim; Hz. Âli kadar cesur; Mevlâna kadar âşık; Yunus kadar karmaşık; Gazali kadar âlim; Bediüzzaman kadar minnetsiz; Evliya Çelebi kadar gezgin, Sadi kadar hayalperest, Nasreddin Hoca kadar komik olmak isteyen biriyim…”
Başkalarına hadlerini bildirmek yerine, haddimi bilmek için dünyaya gönderildiğime inanıyorum. Halkın sevgi ve teveccühünü bir ikram-ı İlâhî olarak görüyor, şükrediyorum.
Kendimi bildim bileli üç okuyor, beş düşünüyor, bir yazıyorum. Geçen yıllar içinde yazdığım kitaplarımın sayısı boyumu geçti. Makalelerimin, hikâyelerimin, konferanslarımın sayısını ise bilmiyorum. Hâlâ yazıyor, geziyor ve paylaşıyorum.
Geriye nerede, ne zaman doğduğum, evli mi, bekâr mı olduğum, evliysem kaç çocuk ve torunumun olduğu filan kalıyor ki, bence yazarın nerede doğduğu, nerelerde okuduğu, ne zaman evlendiği, halen evli olup olmadığı, çocuklarının/torunlarının sayısı kimseyi ilgilendirmez, Zaten bunların bazıları değişken şeylerdir. Yazar, yaşadıklarıyla değil yaptıklarıyla, yazdıklarıyla, ürettikleriyle ve topluma katkılarıyla değerlendirilmeli.
Kaldı ki, özgeçmişler beni fazla ilgilendirmiyor. Klâsik anlamda ‘özgeçmiş’ önemsiz bir ayrıntıdır. Zaten benim kuşağın (1945 doğumluların) özgeçmişi filan da yoktur. Hatta doğru düzgün geçmişimiz bile yoktur. İdeolojik şiirlerle, sloganlarla, ders kitaplarına tıkıştırılan yalanlarla, abartılı övünme ve şişinmelerle bizim kuşağın çocukluğu çalınmıştır!
Oyuncağımız olmadığı için, doya doya oynayamadık. Bırakınız oyuncağı, doğru düzgün karnımızı doyurmaya yetecek ekmeğimiz bile yoktu. Diyelim ki bir şekilde karnımız doydu, oyuncağı da bulduk; yine oynayamazdık; zira millî bayramlarda okumak için bol bol ‘cumhuriyet-hürriyet’ kafiyeli şiirler ezberlemek zorundaydık.
Her bayram, altı delik lastik ayakkabılarımızı çamurlara vuraraktan çığlık çığlığa şiir bağırırdık: “En büyük cumhuriyet/ Bize verdi hürriyet...”
Cumhuriyetin hürriyet demek olmadığını, hürriyet olması için insan hakları ve demokrasi ile bütünleşmesi gerektiğini neden sonra öğrendim. Öğrendiğimde de aldatıldığımı, yanıltıldığımı düşündüm.
Ha bir de Atatürk’ü Samsun’a götüren “Çürük Bandırma Vapuru” vardı tabii; Başöğretmen Hikmet Bey, ‘ağladı ağlayacak’ gözlerle yana-yakına o hikâyeyi anlatır, hikâyenin sonuna doğru gerçekten de ağlardı…
Bandırma Vapuru’nun çürük olmadığını, Osmanlı Hükümeti’nin İşgal Kuvvetleri’nden aldığı belgeyle Atatürk’ün Samsun’a çıktığını, bu emri Sultan Vahideddin’in imzaladığını öğrenseniz, siz ne yaparsınız?
Şaşkınlıklarımı aşıp gerçeklerle buluşmam hiç kolay olmadı.