İdamın gölgesinde vicdanın sınavı!
İdamın gölgesinde vicdanın sınavı!
ARZU ERDOĞRAL
Dünyada idam cezasının kaldırılması ya da sınırlandırılması, modern hukuk düzenlerinin en temel ilerlemelerinden biri olarak kabul edildi. Bu gelişme, yalnızca hukuki bir tercih değil; insan hayatının dokunulmazlığına duyulan saygının, devlet gücüne getirilen sınırın ve adaletin intikamdan ayrıştırılmasının bir göstergesiydi. Bugün ise bu kazanımların tersine çevrildiğine dair haberler, yalnızca bir bölgeyi değil, tüm insanlığı ilgilendiren derin bir endişe ve işgalci İsrail’e karşı haklı bir nefret oluşturuyor..
Filistinli mahkumlara “idam cezası” İsrail Meclisi’nden geçti. Filistinli esirler itiraz hakkı olmadan 90 gün içinde idam edilebilecek. İsrail hapishanelerinde şu anda 9 bin 500’den fazla Filistinli esir bulunuyor. Bu kişilerin 350’si çocuk, 79’u kadın. 3 bin 442 kişi ise herhangi bir suçlama olmadan tutuluyor.
İdam edilecekler arasında tek suçu insan hayatı kurtarmak olan Kemal Advan Hastanesi Müdürü Dr. Hüsam Ebu Safiyye gibi isimlerin olduğu da söyleniyor.
Aslında bu yasa ile idam edilemezler. Yasa kabul edildikten sonra geçerli olan olaylar deniliyor. Ama İsrail bu kılıfına uydurabilir, çocukları bile idam edebilir. Sonuçta katiller sürüsünden acımasız teröristlerden bahsediyoruz. Müslümanların hayatını inançları gereği hiçe sayan, Müslüman kanı akıtmaktan zevk olan bir topluluk bu.
İdam cezasının yeniden gündeme gelmesi, özellikle de Filistinli mahkumları hedef alan bir biçimde tartışılması, hukukun evrenselliği ilkesine ağır bir darbedir. Hukuk, kimliğe göre değiştiği anda adalet olmaktan çıkar; gücün aracı haline gelir. Ayrımcılığın yasallaşması, sadece bugünün mağdurlarını değil, yarının tüm toplumlarını tehdit eder.
Ailesini kaybetmiş, evsiz kalmış, travmanın en ağırını yaşayan insanların bir de idam tehdidiyle karşı karşıya bırakılması, hukuki değil; açıkça insani bir krizdir. Hele ki çocukların bu sürecin içine dahil edildiği yönündeki bilgiler, meselenin boyutunu daha da ağırlaştırmaktadır.
Uluslararası hukuk, savaş zamanlarında dahi sivillerin korunmasını açıkça düzenler. Çocukların korunması, adil yargılanma hakkı, işkence ve kötü muamelenin yasaklanması gibi ilkeler, tartışmaya açık olmayan temel normlardır. Bu normların ihlali, yalnızca bir ülkenin iç meselesi olarak görülemez; uluslararası toplumun ortak sorumluluğunu doğurur.
Bugün gelinen noktada asıl soru şudur: Hukuk, gerçekten evrensel mi, yoksa güç dengelerine göre mi şekilleniyor? Eğer bazı toplumlar için temel haklar askıya alınabiliyorsa, o zaman hiçbir hak gerçekten güvence altında değildir.
Bu süreç aynı zamanda küresel vicdanın da bir sınavıdır. Tepkiler, açıklamalar ve diplomatik söylemler çoğu zaman yeterli olmamakta; somut adımların eksikliği, yaşananların normalleşmesine yol açmaktadır. Oysa insan hakları ihlalleri karşısında sessizlik, dolaylı bir onay anlamına gelir.
İdam cezası, çocuğa tecavüz vs gibi suçlar dışında uygulandığında geri dönüşü olmayan bir uygulamadır. Hatalı bir kararın telafisi yoktur. Bu nedenle modern hukuk sistemleri, bu cezayı terk etmeyi bir ilerleme olarak görmüştür. Bugün bu noktadan geriye düşmek, sadece hukuki bir değişim değil; aynı zamanda insanlığın ortak değerlerinden uzaklaşmak anlamına gelir.
Sonuç olarak, yaşananlar yalnızca bir siyasi gelişme değil; insanlık tarihinin hangi yönde ilerleyeceğine dair bir göstergedir. Hukukun üstünlüğü mü, yoksa gücün hukuku mu? Bu sorunun cevabı, yalnızca bugünü değil, geleceği de şekillendirecektir.
İsrail istediği gibi soykırım yapıp şimdi de idamlar gerçekleştirecek ve dünya buna yine susacak mı?
İsrail mi kazanacak mazlumların hukuku mu üstün gelecek?
Katil İsrail’in her zamanki gibi kazanması demek insanlık adına hanelere yazılacak yeni bir utanç olur.
Unutmayalım ki Siyonizm bütün dünyanın baş belasıdır.