İstanbul’dan Ankara’ya, “Zülfazıl”dan “Solfasol”a...
Ankara’nın “Solfasol” denen bir semti var...
Osmanlı döneminde “Zülfazıl”dı, “Solfasol”a dönüştürüldü...
Sebebi malum: “Zülfazıl” “çok faziletli” demektir...
“Solfasol” ise anlamsız harfler yığınıdır...
Cumhuriyet Türkiye’si, kelime olarak bile “fazilet”e tahammül edemediğinden midir nedendir bilinmez, semtin ismini “solfasol”a çevidi.
“Solfasol”: Anlamsızlık!..
Fazilet: Değer üreten. meziyet (kişiyi yücelten nitelikler) sahibi; ilim, irfan, iman ve şefkat ile ulaşılan yüksek derece. Dini ve ahlaki vazifelere riayet etme...
“Zülfazıl ismi o semte Hacı Bayram-ı Veli’nin orada dünyaya gelmesinden dolayı verilmişti. Bir bakıma Veli’nin fazileti semte isim olmuştu.
Kelime olarak bile “fazilet”e tahammül edemeyen anlayış yüzünden isim değiştirildi: Semt anlamsızlığa teslim edildi...
Dahası var: “Fazilet” kelimesine dahi tahammül edemeyenler yüzünden, “fazıl insan” yetişmez oldu, kendimizi faziletsiz şaklabanlara mahküm ettik...
Şimdi, bu semtin (ve tüm Türkiye’nin) aslına rücu’ (dönüş) zamanıdır!
Hacı Bayram-ı Veli olarak her daim selâmladığımız muhteşem “Yürek Adam” 1352 yılında bu semtte (köyde) dünyaya geldi.
Babası “Koyunluca Ahmed” diye meşhurdu.
Asıl adı Numan olan Hacı Bayram-ı Veli, sağlam bir medrese eğitimi aldı. Eğitimi bittikten sonra ise çeşitli medreselerde ders vermeye başladı. Nihayet doğduğu şehirdeki Kara Medrese’ye tayin edildi.
Dünya karışık bir dönemden geçiyordu. Yıldırım Bayezid, Çubuk Ovası’nda Timur Han’a yenilerek esir düşmüş, bunun bir sonucu olarak Anadolu birliği dağılmış, eski beylikler Timur Han tarafından hortlatılmıştı.
Arkasından kardeş kanının oluk oluk aktığı bir “Fetret Devri” yaşandı. Yıldırım Padişah’ın oğulları arasında taht ve baht kavgası Anadolu’yu yıllar yılı kasıp kavurdu.
Anadolu’da bu sancılı süreç yaşanırken, Hacı Bayram, bunlardan kurtulmak ister gibi, Şam yoluyla hacca gitti. Oradan Aksaray’a döndü. Bir durum değerlendirmesi yaptı. Nihayet eski bölgesine, Ankara’ya dönmeye karar verdi: Oradan başlayan dağılma, yine oradan başlayacak “hizmet”le toparlanacaktı.
Roma devrinden kalma eski Augustus Kilisesi’nin yanıbaşına yerleşti. M.Ö. II. Yüzyılda yapılan ve İmparator Augustus’a adanan bu tapınak, Bizanslılar tarafından kilise olarak kullanılmıştı. Hacı Bayram, Anadolu’nun Pagan dönemlerinden başlayarak yaşadığı dönüşümün içinden, geleceğe buradan mesajlarını verecekti.
“Bayramiye Tarikati” denen “irşad mektebi”ni kurdu ve irşada başladı...
İnce eleyip sık dokuyor, dervişlerini âdeta “aşk”ın ve “fazilet”in imbiğinden geçiriyordu. Amacı, ruhsal plânda insanları olgunlaştırıp “ebedi âbide”ye dönüştürmekti. Temel prensibi “çok çalışmak”tı. Tekkede miskin miskin oturulmayacak, hayatın tüm lâbirentleri keşfe çıkılacaktı.
Bayram-ı Veli, çalışıp üretmek suretiyle insanın değerlendiğini, yaradılış hikmetine daha uygun bir kıvama geldiğini savunuyor, çalışıp helâlinden kazanmak ve tabii “Fail-i Hakiki”ye şükretmek suretiyle Anadolu’nun yeniden toparlanacağına inanıyordu.
Dervişlerinin hepsi iş-güç sahibiydi: Kimi çiftçi, kimi esnaf, kimi zanaatkârdı. Kendisi de çiftçilikle uğraşıyor, dervişleriyle birlikte ekip biçiyor, elde edilenin bir kısmını tekkeye ayırdıktan sonra, gerisi ihtiyaç sahiplerine bölüştürüyordu.
Veli’nin şöhreti müthiş bir hızla yayıldı. Kısa süre içinde Ankara’nın sınırlarını aşıp Sultan II. Murad’a kadar ulaştı. Gelen haberlerin çoğu olumluydu, ama olumsuz fısıltılar da vardı: Fitne boş durmuyordu.
“İnsan kaynakları çok güçlü” diyorlardı, “günün birinde isyan edip, saltanat davasına kalkışmasından korkulur!”
Bu söylentilerin çoğu, halkın Hacı Bayram’a olan derin ilgisini ve sevgisini kıskanan bazı dervişler çıkarıyordu. İşin içine hased (kıskançlık) girmişti.
Hadi televizyon diliyle söyleyelim: “Devamı az sonra!”...
Bir sonraki yazımızda yani.