Muharrem ayını değerlendirelim!
Muharrem ayını değerlendirelim!
YAŞAR DEĞİRMENCİ
Devletimiz, milletimiz, ümmet ve insanlık için özel dualar edelim.
Bu içinde bulunduğumuz Muharrem ayını her yönüyle değerlendirelim. İbadetlerimizle, yaşanan ibret ve dersler çıkaracağımız olaylarla, öğreneceğimiz bilgilerle, “örnek Müslüman” olmaya çalışmamızla…
Peygamberimiz, “Ramazan orucundan sonra en faziletli oruç, Allah’ın ayı olan Muharrem’de tutulan oruçtur.” buyurmuştur. Muharremin onuncu günü oruç tutmuş, Yahudilere benzememek için ya bir gün önce veya bir gün sonra bir oruç daha tutulmasını tavsiye etmiştir. Bu ayda, bu sünneti ihya etmeyi unutmayalım.
Bir şeyi daha unutmayalım, ama tefrika çıkarmak, ümmeti bölmeye vesile kılmak için değil, ibret almak, bir akrep deliğine iki kere parmağımızı sokmamak için. Elîm, fecî, acılarla dolu, mümin ciğerleri yakan, ehl-i beyt aşıklarını ağlatan Kerbelâ Vak’ası’nı unutmayalım.
Peygamberimizin hicreti sanıldığı gibi Muharrem’de değil Rabiulevvel ayındadır. Diyebiliriz ki Hz. Peygamber’in dediklerini ve demediklerini öğrenmek suretiyle böyle zamanlar için uydurulan sözleri ayıklamaya çalışmak böyle günlerde yapılacak en güzel ibadetlerden biridir. Mübarek ayın mübarek günlerindeyiz. Değerlendirelim.
10 Muharrem 1438 Hz. Hüseyin Efendimizin şahadetinin yıldönümü. Hicretin 61. yılının 10 Muharrem günü Hz. Hüseyin ve yanında bulunan bir avuç insan (100 civarında) 5 bin kişilik Yezid ordusu tarafından kuşatılarak bugün Irak toprakları içerisinde kalan Kerbela’da hunharca katledildiler. Bu normal bir cinayet değildi. Katledilen Peygamberimizin sevgili torunuydu. Onun katli, değil bir peygamber torununa, hiçbir insana, hatta bir canlıya dahi reva görülemeyecek hunharlıkta gerçekleştirilmişti. Kerbelâ, İslam ümmetinin, bütün müminlerin asırlardır dinmeyen ortak hüznü ve kederidir. Dünyanın neresinde bulunursa bulunsun; mezhebi, meşrebi ne olursa olsun, kalbinde iman taşıyan, Rasulüllah Efendimizi, ashabını ve ehl-i beytini sevip sayıp onlara muhabbet besleyen her müminin ortak acısı ve kederidir.
Bu olay Müslümanların hafızasına adeta silinmez bir biçimde kazındı. İslam ümmetinin kolektif hafızası başta Müslüman Anadolu halkı olmak üzere birçok Müslüman halk, kendi cenazesinin taziyesine gelenlere helva ikram eder gibi, Hz. Hüseyin’i öz evinden çıkmış kendi cenazesi bilerek, onun adına aşureler kaynatıp dağıttı. İnsanlar Kerbela’da olanların hatırasını zihinlerde taze tutmak için çocuklarının adını Hüseyin ve Zeynep koymaktan bir an bile geri durmadılar. Özetle Hz. Hüseyin, bütün Müslümanların gönüllerinde yer tutan ortak sembollerden biri olmuştu. Bugün bize düşen, Kerbelâ’yı doğru okumak, doğru anlamaktır. Onu tarihte yaşanmış bir kıssaya, sıradan bir hâdiseye dönüştürmemektir. Bu müessif olaydan ders ve ibret çıkarmaktır.
Küffarın mezhep, meşrep, mektep demeden Müslümanların geleceğini toptan yok etmek için seferber olduğu böyle bir zamanda, Müslümanların ortak sembol ve değerlerinden ilham ve güç alarak geleceği inşaya yönelmekten başka çıkar yol yoktur. Her gün kanayan İslam coğrafyası, ülkemizde verdiğimiz şehitlerimizin kanları, zalimlerin zulmü altında inleyen insanlarımızın ızdırapları, makam/mevki düşkünü insanların halleri, kaybettiği mukaddeslerinin yerini alıp dünyevîleşenlerin içler acısı vaziyetleri, Kerbela’da yaşananlardan/yaşatılanlardan farksız mı? Irak. Suriye, Filistin, Mısır’da, Arakan’da, Rus ve Çin zulmüne uğrayan Türk dünyasına yapılanlar, yaşananlar/yaşatılanlar…
Hz. Hüseyin’in matemini yaşatma, onun hatırasını canlı tutma adına, kendini zincire vurmalar, zincirle dövme ve dövünmeler, karalar giymeler vs. Bu ve benzeri merasimlerin en tehlike arz eden tarafı, ‘meşrûiyet kazanması’na sebebiyet vermesi. Asıl tehlike burada! Bunu folklorik hale getirdiğimiz aşure dağıtımında da düşünebilirsiniz. 950 sene yaşayan ömrünü ‘İslam’a davet’e vakfeden bir peygamberin, yediklerinden mülhem kuş üzümünden narına, cevizinden diğer malzemelere varıncaya kadar yapılmış aşure mi ön planda, yoksa dinini yaymak için karada gemi yapan bir Peygamberin davası için parçalanması mı? Bu ay “aşure”den ibaret değil! Bu ayın idraki için de Aşure dağıtmak yetmiyor ne yazık ki!
Peygamber Efendimiz; Veda Hutbesi’nde ve hayatının son dönemlerinde Müslümanlara Ehl-i Beyt’i hatırlatmış, onların haklarına riayet edilmesini ve kendisinde emanetler olduklarını bildirerek onlara iyi davranılmasını istemişti.
Peygamberimiz ümmete, doğru yoldan sapmamaları için iki kılavuz göstermiştir: Allah’ın kitabı (Kur’an) ve “sünnetî”. Bu izi sürelim, yaşayalım yaşatalım.
Sebep ne olursa olsun böyle bir Ehl-i beyt’e bu kıyım, bu zulüm yapılabilir miydi, daha doğrusu Müslümanım diyen bunu yapabilir miydi?
Dünyada her şey fani, saltanat da gitti, sultanlar da gitti, geriye ibretlik hikâyeleri kaldı. İbret alınıyor mu acaba! İbret alınsa fani servet, şehvet, saltanat, iktidar, haksız menfaat… için ümmet böyle parçalanır, düşmandan ziyade birbirini kırar, zayıf düşerek düşmana yem olur muydu?
Haram-helal ölçüleri yok oldu, yerle bir oldu. İnsanlar, bütün İslâmî ölçüleri hiçe sayarak suç şebekeleri kurabiliyor; hırsızlık, soygun, rüşvet, yolsuzluk biçimlerini son derece normal para kazanma, rızık kapısı araçları olarak görebiliyorlar! Bu toplum, Müslümanlığın insanı karakter sahibi, adalet sahibi, kanaat sahibi, şahsiyet sahibi yapan o muazzam ilkelerini hiçe sayabiliyor, ayaklar altına alıyor, kendi sosyal yapısına ve dokusuna dinamit döşediğini göremeyecek kadar çürüyor, yozlaşıyor, ruhsuzlaşıyor. Dünyanın bize ekmek kadar su kadar ihtiyaç hissettiği bir zaman diliminde biz yok oluyoruz. Kurtuluşumuz için özel dua edelim!