İktidar olabilirsin, muktedir olamazsın!
İktidar olabilirsin, muktedir olamazsın!
YAŞAR DEĞİRMENCİ
Yusuf Kaplan hocamız; tıp fakültesi ikinci sınıfta iken bırakıp niçin “Güzel Sanatlar”a geçti. Tefekkür edelim. Sonra da kültürümüzü, medeniyetimizi hayatımıza hâkim/egemen kılalım. İnşallah bizler de o zaman “Bugün milletimiz hem iktidar hem muktedirdir!” başlıklı yazılar yazarız.
İktidardaki AK Parti mensupları, sözcüleri şu hatırlatmada bulunuyorlar:
“İktidar olabilirsin, muktedir olamazsın” dediler. Yıllarca beynimize bunu çaktılar. ‘Biz yönetiriz’ dediler. Bugün milletimiz hem iktidar hem muktedirdir.” Bu söylemler/nutuklar, gerçeklerden kaçıp hamasi konuşmalar hakikati perdeliyor/örtüyor. Bu yazımda perdeyi/örtüyü kaldırmak istiyorum bir yazıyla da olsa. Yazımın başlığı da vatanını, milletini seven, bayrağımızı indirtmek isteyenlere, ezanı susturma düşüncesinden vazgeçmeyenlere ve vatanı bölmek/böldürme güruhuyla mücadele/mücahede edenleri samimi olarak ikazdır.
Mevcut eğitim sistemi, ülkesine, değerlerine yabancılaşmış, ülkesini terk edecek kuşaklar yetiştirerek ülkenin altını oyuyor! Ülkede AK Parti iktidarda ama eğitim sistemi silme CHP’li yetiştiriyor! Elbette CHP’lisi de olacak, başka siyasî / ideolojik yönelimleri benimseyeni de. Ama mevcut sistem, baştan sona CHP’li kuşaklar yetiştiriyor. (“Uğraşan örnek Bakanlık” sergileme gayretindeki Yusuf Tekin’e 24 yıllık iktidara rağmen)
Tabii kültürümüz de bir milletin değerleri, aidiyeti, diğer milletlerden farkını ortaya koyan (giyim kuşamdan, tutum ve davranışlara varıncaya kadar) milletin yaşayış tarzı değil mi? Kültür deyince; dinimiz, kendi değerlerimiz akla gelmez mi? Kültür, bir toplumun ruhu değil mi? “Dilini yitiren, dilinin konuşulduğu ortamın dışına savrulan ya da atılan kimse, her şeyden önce bir kimlik bunalımına düşüyor.” Boşuna mı söylendi.
“Bir toplumun ruhu yani hem geçmişi hem şimdisi hem de geleceği’dir. Hiçbir toplum, kültürüne tecavüz edilmesine, geçmişinin, şimdi’sinin ve geleceğinin yok edilmesine, göz yummaz, yumamaz! Hiçbir toplum kendi ruhunu kendi elleriyle yok etmez!
Bunun örneği yok tarihte bizden başka! Bütün kesimler, bütün partiler bu toplumun kültürünün, dolayısıyla ruhunun korunması ve güçlendirilmesi konusunda azamî dikkati, rikkati, özeni ve gayreti göstermek zorundadır. Yoksa dünyaya söyleyecek bir sözümüz, insanlığa verecek bir şeyimiz olmaz.” Kültürünü yitiren bir toplum, köleleşmekten ve yok olmaktan kurtulamaz denmiyor mu, dememişler mi? İster dindar ister laik herkesin, özellikle de bütün kesimlerin aydınlarının (yaşasın yaşamasın) kendi değerlerine, kültürüne sahip çıkması, yapılanlara tepki göstermesi gerekmez mi?
İslâm’a, Kur’ân’a ve Hz. Peygamber’e her Allah’ın günü her yerde inanılmaz küfürler ve hakaretler ediliyor. Hassasiyetlerimizi kaybettiğimizden kimsenin kılı kıpırdamıyor. Alıştırıldığımız, ‘algı operasyonları’na uğradığımız için “inandığımız gibi yaşama yerine yaşadığımız gibi inanıyoruz.” Bu hâle geldik/getirildik. Öncelikle uygun bir usul ve üslupla (hangi düşüncede olursa olsun) aydınlarımızla, kutsallaştırılan Kemalizm ve Laiklik sorgulanmalı/yargılanmalı! Putçuluk ve putperestlik de bırakılmalı!
Muhafazakâr ailelerin oturduğu ilçe olarak bilinen yerlerde bile çarşıda, pazarda, umumi vasıtalarda, vs. Genç kızlarda göbek gösterme, plaj kıyafeti, laubalilik iyice yaygınlaştı. Edeb ve hâyâ kalmadı. Değişime karşı değiliz, olamayız da. Aidiyetimizi unutmadan değişemez miyiz? BİZ kalarak değişim olmaz mı? Kalpsiz ve ruhsuz bir dünya. İnsanlığın genleriyle oynanan bir dünyada yaşadığımızı unutmayacağız. Her şeyin altüst edildiği, bütün değerlerin değersizleştirildiği bir dünyada yaşıyor olmak bizleri mazeretler üretmeye götürmemeli. Allah’a kulluğun yerini alan, hevâü hevese kulluğun yapıldığı bir dünyadayız.
Ülkeye, kültürüne, inancına, medeniyetine aidiyet bağlarını ve bilincini yitirmiş, böyle bir ruhsuzlukla nasıl yaşanır, yaşatılır? Bir de bunlara bizden gözüken ‘bizim aydınımız’ geçinenlerin yaptıkları; ithamlar, suçlamalar, karalamalar, kışkırtmalar, kötülemeler, nefretler, inatlar içinde, kendi insanının değil de ‘şer güçler’in ittifakının yanında bulunmalarının izahı var mı? Her söylediğimiz sözün her yazdığımız satırın manevi sorumluluğu yok mu? Bazı doğruluk ölçülerine inanıyorsak, fazilet değerlerine bağlıysak, kendimizi milletimize borçlu hissediyorsak, bu manevi sorumluluğu yüreğimizde hissetmeliyiz. Milletlerin taşıyıcı sütunları dil, din, kültür, sanat, edebiyat ve tarihtir. Bir milleti asimile etmek isterseniz, önce diliyle oynarsınız. Sonra inanca müdahale eder, kültürün yatağını değiştirirsiniz. Onu sanat, edebiyat ve tarih izler. Toplumsal değişim, kültürel dönüşüme dönüşür. Belki de bundan dolayı, yeni istilalar kültür ve sanat emperyalizmi şeklinde oldu, oluyor. Toplumların gelenek ve değerlerini kültür ve sanat üzerinden değiştirmeye, asırlık ezberleri bozmaya çalışıyorlar. Siyaset günlerinden ve piyasa şartlarından bir türlü kurtulamıyoruz. Bütün bunlar önceliklerimizi de beraberinde götürüyor.
Kültür ve sanat; edebiyat, tiyatro, sinema, müzik ve resim üzerinden ilerler. Kültür ve sanat, bireyden ziyade, muhitler ve devletler üzerinden ilerleyen bir toplamdır. Muhitler, eserin önemini gösterir, duyurur. Gazali; “İnsan çevrenin mahsulüdür/ürünüdür” der.
Sanat denilince, birçok kişinin aklına, sadece şarkı ve türkü geliyor. Sanırım bu yüzden, resmî kurumların himayesinde, her gün onlarca konser düzenleniyor. Sadece müzik değil, sinema, tiyatro ve resim de sanata dâhildir. Her türlü desteği, fazlasıyla hak etmektedir. “Ülkede görünüşte AK Parti iktidarda ama gerçekte CHP’nin Kabalist, Sabetayist zihniyeti iktidarda! Kültüre, sanata, sinemaya, müziğe, ülkenin ruh dünyasına bu zihniyet şekil veriyor!” diyen Yusuf Kaplan hocamız; tıp fakültesi ikinci sınıfta iken bırakıp niçin “Güzel Sanatlar”a geçti. Düşünmeliyiz yetmez. Tefekkür edelim. Sonra da kültürümüzü, medeniyetimizi hayatımıza hâkim/egemen kılalım. İnşallah bizler de “Bugün milletimiz hem iktidar hem muktedirdir!” başlıklı yazılar yazarız.