İtibar, Güven Duygusu, Ordu ve Cerablus
Manasını bilerek yapılan sade bir dua, Türkçe karşılığı bilinmeden yapılan tumturaklı Arapça dualardan çok daha değerlidir nazarımda. Haa! Arapça’dır ama makbul bir orijini, lafız ve mana itibarıyla fevkalade güzelliği vardır ve Türkçe karşılığı da bilinmektedir, o aliyyül âlâ tabii.
Ben Arapça bilmediğim için dualarımı genellikle kendi dilimle ve içimden geldiği gibi yaparım. Bu şekilde hâlimi, yaratana daha iyi anlattığımı düşünürüm. Bu bağlamda dua isteyen arkadaşlarıma da rahmetli anamın duasını armağan ederim: “Allah’ın duası üstüne olsun.”
Anacım bir de buna “Birden bine kadar” diye bir cümle ilave ederdi ki bununla Allah adına yapılan bütün (güzel) duaları muhatabına bahşederken, üstüne bir de ecnebi deyimle “süperlatif” yapmış olurdu kendince.
Rahmetlinin bu harikulade duasına şimdilerde, geçmişte iyiliğim dokunmuş bir kişiyle yaptığım bir telefon görüşmesinin sonunda kullandığı tek cümlelik harika bir dua daha eklendi; “Allah itibarını artırsın.”
Bugüne dek hiç duymadığım bir dua-dilek-temenni idi bu; Doğulu vatandaşlarımızın tabiriyle “çok hoşuma geldi!”. Bir müddet manasını düşünmeye, yerini, değerini ölçmeye çalıştım. Madde ve mana dünyasında karşılığı ne idi acaba?
Ansiklopedilere göre “itibar”; bir kişi, grup ya da kurum hakkında millet nezdinde oluşan genel kanı, değer, önem, şan, şöhret yanında asıl olarak da güvenilir ve saygın olmak durumunu ifade ediyor. Sanat camiasında daha çok şan-şöhret söz konusu iken, siyasette, kurumlarda, devlette “güven ve saygınlık” öne çıkıyor. İtibar kelimesinin Anadolu’da kazandığı özel mana ise kişinin, grubun ya da kurumun hatırının sayılması, sözünün geçmesi, makbul farz edilmesidir.
Kişi, grup, kurum dedik ama bir de bunların fevkinde olan “devlet itibarı” var ki o da bambaşka bir şey; ancak sanat, kültür, teknoloji, ekonomi, askeri güç, siyaset, ülkenin topyekûn tarihi mirası vs. ile ölçülebiliyor.
Şu paragraf ne kadar da güzel anlatıyor devlet itibarını: “…Öyle ki mesela geçmişte hac kafilesinin ve Surre Alayı’nın güvenli bir şekilde (kutsal topraklara) yolculuk etmesi ve Hac mevsiminin de başarılı geçmesi Halife Sultan’ın itibarı ve otoritesi adına büyük önem arz ederdi. (Bu mesele) Hem dini hem de siyasi bakımdan hayati bir mesele olduğundan…” (Murat Kargılı, Kart Postallarla Haç Yolu, s: 57)
İtibar zor kazanılan ama çok çabuk kaybedilebilen bir değer. Şüphesiz ki bu noktada itibarı getiren de götüren de güven duygusudur. Örneğimizden yola çıkarsak, eğer Surre Alayı’nın güvenliği sağlanamasa ve kafileye maddi manevi herhangi bir halel gelmiş olsa koskoca Osmanlı padişahının atalarının mirası, itibarı sarsılacak!
Güven duygusunu daha önce “En Derin Yaramız” diye başlayan makale serisinde işlemiş, özellikle de “orduya güven” konusunda şu cümlelerin altını çizmiştim (Mankurtlaşan Türkiye, Barış Kitap, s:169-189):
Bu öyle bir yara ki ruhlara işlemiş; imanı zayıflatıyor, vücudu hasta düşürüyor. Kişisel ilişkilerden kurumsal olanlara, gündelik işlerden devlet katındakilere, inanç gruplarından halklar ve devletlerarası münasebetlere kadar her yanımızı sarmış. İlaç niyetine muadili de yok.
Bu yara; “ölümcül bir yara”, müsebbibi görünmez bir virüs; adı, “güvensizlik”. Hastalığın adı ise “güven sorunu.”
(Bugünlerde) Tam anlamıyla bir güven bunalımı yaşıyoruz; güvensizlik artık dışa vuruyor. Eskiler benzer durumlarda “buhran” kelimesini kullanılırdı; düşünce üretiminin durduğu, hayattaki dengelerin bozulduğu, girilen dar boğazların aşılamadığı depresif halleri anlatmak için.
Ve ilave etmiştim;
Aslında bu güven(mek) meselesi öteden beri hep merak edilen bir konudur. Bunun için ülkemizde de dünyada da zaman zaman anketler düzenlenir ve “En çok güvenilen kişiler-kurumlar” sıralaması yapılır. Bazen de bu araştırmalar meraktan değil bazı kişi ve kurumların itibarını yükseltmek (tabii bazılarını da aşağı çekmek) için yapılır; yani siyasi-ideolojik manipülasyon için kullanılır.
Bizde bu tür anketlerde eskiden beri, nedense, en çok güvenilen “Ordu-Komutanlar, Yargı, Cumhurbaşkanı”, en az güvenilen de “Siyasi partiler, Politikacılar” gibi bir sonuç çıkar(dı)!..
Ordumuz ile ilgili olarak şöyle devam etmiştik makaleye:
“İşin daha kötüsü Ordu mensuplarının kendilerine olan güveni (en azından önemli bir kısmında) kaybetmiş olmalarıdır. Kimse kusura bakmasın; görüntü öyle… Söylemlerdeki o çelişkiler, açıklamalardaki o yalpalamalar, davranışlardaki o kararsızlık, ses tonlarındaki o iniş çıkışlar hep bu yüzden. O eski asker duruşundan eser yok…
Evet, dün öyleydi ama bugün artık değil; bir silkiniş, millete güven veren yeniden bir diriliş söz konusu.
Dün, “kendine güven duyma” ve “millete güven verme” duygusu epeyce zayıflamış olan, bununla paralel olarak itibarını da özellikle 15 Temmuzda silahının namlusunu millete çevirip hiçbir değer tanımadan ateşleyen, kendi komutanlarını derdest eden alçak bir grup vesilesiyle büyük ölçüde kaybetmiş olan ordumuz Cerablus harekâtıyla adeta küllerinden yeniden doğmuştur; kendine güveni gelmiş, milletine güven vermiş, hem kendine hem de devletine uluslararası arenada itibar kazandırmıştır.
Söz konusu olan, tarihte emsalsiz zaferlere imza atmış şanlı ordumuzun sayısal büyüklüğü yanında 30-40 tank, 400-500 askerle yapılan küçük bir operasyon gibi görünse de Cerablus Harekâtı’nın büyük manası ve kazandırdığı müthiş tarihi değer budur.
Şimdi ben, o sevdiğim iki duayı birleştiriyor ve diyorum ki; Allah ordumuzun itibarını arttırsın, birden bine kadar.