Mescidi Aksa’nın açılmasıyla sorun bitti mi?
Mescidi Aksa’nın açılmasıyla sorun bitti mi?
AHMET VAROL
Siyonist işgal hükümeti Kudüs’teki Mescidi Aksa’yı, İran’la savaşı bahane ederek “güvenlik” gerekçesiyle 40 gün kapalı tuttuktan sonra, 15 günlük geçici ateşkes sağlanmasının ertesi gününün sabahı yani 9 Nisan Perşembe sabahı yeniden ibadete açtı.
İşgal hükümetinin burada da sinsi bir taktiğe başvurduğunun dikkatten kaçmaması gerekir. Lübnan’ın ateşkese dahil olmadığı iddiasında bulunarak, ateşkesin ilan edildiği geceyi takip eden Çarşamba gününün akşamı Lübnan’a yönelik geniş çaplı saldırılar gerçekleştirdi ve korkunç bir katliam yaptı. Bu yüzden Arap dünyasında ve genel olarak İslam âleminde tansiyon yükseldi. İşgal rejimi de o akşam Kudüs’teki İslami Vakıflar İdaresi’ne, müteakip sabah namazında Mescidi Aksa’nın herhangi bir kısıtlama olmadan açılacağı bilgisi vererek bir bakıma bu işlemi, Lübnan’daki katliam karşısında yükselen tansiyonu düşürmenin ve havayı biraz yumuşatmanın aracı olarak değerlendirmeye çalıştı. İşgal rejimi bu tür taktiklere geçmişte de sıkça başvurmuştur.
O yüzden işgal rejiminin bu tür taktikleri karşısında dikkatli olmamız; saldırgan tutumu ve katliamlarına karşı keskin ve kesin tavrımızı muhafaza etmemiz gerekir.
İkinci olarak siyonist işgalciler akşamdan yaptıkları “herhangi bir kısıtlama olmadan Mescidi Aksa’nın ibadete açılacağı” yönündeki sözlerinde de durmadılar. Bilakis kısıtlama yaptı, namaz vaktinden önce, Aksa’ya çıkan caddeleri ve haremi şerifinin bütün kapılarını asker ve polislerle doldurdu; gelenleri tek tek aradı, kimliklerini kontrol etti ve birçoğunun girmesini engellediler. O yüzden namazda içeride sadece 3 bin kişi toplanabildi. Eğer ki engelleme olmasaydı belki bu sayı 10 bini geçebilirdi.
Namazdan sonra da içeride kalmak isteyen bazı kişilere ve özellikle gönüllü murabıt olarak beklemek isteyen kadınlara saldırdı ve bazılarını da gözaltına aldılar. Gözaltına almadıklarına da çirkin bir şekilde hakaretlerde bulundular.
Asıl sorun ise Mescidi Aksa’nın bu kadar uzun süreli kapatılmasında yatmaktadır. Çünkü işgal rejimi bu kez Mescidi Aksa’yı 40 gün süreyle kapalı tutmakla bir deneme çalışması yapmış ve gelecek tepkileri ölçmüştür.
Bununla alakalı olarak öncelikle şunu belirtelim ki işgal rejiminin, gerek uluslararası hukuka ve gerekse bizzat kendisinin kabul ettiği ikili anlaşmalara göre Mescidi Aksa’yı kapatma yetkisi yoktur. Çünkü Mescidi Aksa işgal hükümetine değil, Kudüs İslami Vakıflar İdaresi’ne bu kurum da Ürdün’ün Vakıflar ve İslami İşler Bakanlığı’na bağlıdır. Bu husus Ürdün ile işgal rejimi arasında diplomatik ilişkilerin başlatılmasına kapı açan Akabe Anlaşması’nda da kayıt altına alınmıştır. Ama ne yazık ki Ürdün, işgal rejiminin 28 Şubat’ta bu kutsal mabedi kapatması ve 40 gün süreyle kapalı tutması karşısında elle tutulur hiçbir şey yapmadı.
Ürdün hükümetinin, işgal rejimiyle yaptığı ikili anlaşmadaki yetkisini kullanmak için bir girişimde bulunmaması, İslam âleminin de sadece “kınama” açıklamalarıyla yetinmesi işgalci siyonistleri cesaretlendirmiştir.
Bu uygulamayla işgal rejimi bir bakıma, Ürdün’le yapılan anlaşmada belirlenen prosedüre rağmen Mescidi Aksa’nın kapatılabileceği mesajı verdi.
Yerleşimci çetelerin Mescidi Aksa baskınları da böyle başladı. Prosedüre ve anlaşmalara göre yerleşimcilerin dini ritüeller ve faaliyetler için buraya girmeleri yasaktır. Ancak işgal rejimi, önce birtakım “aşırı” cemaatlere mensup yahudi yerleşimcilerin baskınlarını engellemeyerek bunun kapısını açtı. İşin peşini takip etmesi gereken Ürdün yönetimi de bigane kaldı. Müslüman halkın engel olmaya kalkışması durumunda da işgalci askerler saldırıda bulundu, hatta katliam yaptılar.
Başlangıçta arada bir yapılan baskınlar, sonra ayda bire, sonra haftada bire, sonra günde bire çıkarıldı. Şimdi ise Cuma ve Cumartesi hariç her gün, bir öğleden önce bir de öğleden sonra olmak üzere günde iki kez gerçekleştiriliyor.
İşte bu stratejiden dolayı kapatma uygulamasının arkasındaki niyeti iyi okumak ve dikkatli olmak gerekiyor.