Mevzu bizim oğlan!
Mevzu bizim oğlan!
REFİK TUZCUOĞLU
Köyün imamı bir gün kahvehanede oturmuş, etrafındakilerle derin bir ahlak sohbeti yapıyormuş. İmam sesini yükselterek, adeta kürsüdeymiş gibi göğsünü gere gere konuşuyormuş: "Ey cemaat! Bir insanın oğlu eğer hırsızlık yaparsa, haram yerse, o babanın imamlığı da namazı da sakatlanır. O haram para o eve asla girmeyecek!" Tam o sırada kahveye köylülerden biri nefes nefese koşarak girmiş: "İmam Efendi, İmam Efendi! Senin oğlan yandaki bahçeden karpuz çalarken yakalanmış!" İmamın birden yüzü düşmüş, sakalını sıvazlamış ve hemen köylüye dönüp şöyle demiş: "Yahu günahını almayın çocuğun. Gençtir, canı çekmiştir. Hem o bahçe sahibiyle hukukumuz var, yabancı sayılmayız. Müslüman Müslümanın malını izinsiz yiyebilir bazen, aramızda lafı mı olur?" Cemaatten biri dayanamamış, imamın omzuna dokunmuş: "Yahu hocam, az önce 'babanın imamlığı sakatlanır' diyordun, ne çabuk kitabına uydurdun?" İmam hiç istifini bozmadan cevap vermiş: "Yahu az önce genel konuşuyorduk, şimdi mevzu bizim oğlan!"
Medrese geleneğinde, talebelerin karakter eğitiminde dengeli insanlar olarak yetişmeleri için anlatılan bu fıkra bugün; özgürlük ve insan hakları üzerine mangalda kül bırakmayan çevrelerin içine düştüğü trajikomik durumu o kadar net özetliyor ki... Ne zaman ilkeler konuşulsa en yüksek perdeden ahlak dersi verenler, okun ucu kendi yakın çevrelerine dokunur dokunmaz hemen meseleyi çatallaştırıp "mevzu bizim oğlan" mantığına sığınıyorlar. Son günlerde komedyen Deniz Göktaş’ın gösterisi üzerinden alevlenen tartışma, tam da bu seçici seküler özgürlükçülüğün turnusol kağıdına dönüştü. İbre kendi hassasiyetlerine döndüğünde birer aydınlanma despotu kesilen kadroların, mevzu İslam’ın mukaddesatı olduğunda birdenbire "politik mizah özgürlüğü" havarisi kesilmesi ciddi bir ilkesizlik problemidir.
Hatırlayalım; daha birkaç hafta önce Rahmi Koç, etnik köken içeren bir fıkra anlattığında kıyameti koparan, "Haddinizi bilin, bu bir ırkçılıktır!" diyerek adliye koridorlarına koşan siyasi yapılar; mevzu Kur'an-ı Kerim ile alay edilmesi olunca birdenbire "politik mizah yargılanamaz, bu iktidar gülmeyi yasaklıyor" diye savunma bayrağı açıyor. Keza komedyen Pınar Fidan çıkıp kendi hassas oldukları toplumsal acılar ve Alevilik üzerinden bir mizah yaptığında ortalığı ayağa kaldıran, "Bunun adı mizah olamaz! Bu utanmazlık, bu rezillik!" diye kükreyen siyasi figürler, bugün Kur’an-ı Kerim tahfif edilmek istendiğinde; "Mizahtan, kahkahadan korkuyorlar!" diyerek adliye kapılarına koşuyorlar.
İşin daha da ironik olanı, kutsallara dil uzatırken sınır tanımayan o 'ofansif komedyenlerin', kendi mahallelerinin LGBT gibi yapıları tarafından boykotla tehdit edildiğinde o meşhur 'tabu yıkan fedailiklerinin' aniden sönüvermesidir. Bir anda süt dökmüş kediye dönüp, sosyal medyada özür metinleri yayınlayıveriyorlar. Demek ki herkesin çekindiği bir merci varmış! LGBT yapılarının boykotundan korkan bu hassasiyet, mukaddesat karşısında hoyrat bir cesarete dönüşüveriyor. Mevzu dindarların değerleri olunca hoşgörü maskesi ardına sığınıp, sınırları alabildiğine zorlamak mubah sayılmalıymış.
Oysa mizah, insan aklının en estetik tezahürlerinden biri. Hayatın keşmekeşi içindeki tuhaflıkları yakalamak, insanı incitmeden düşündürmek ve eğlendirirken bir hiza vermek ciddi bir entelektüel derinlik gerektirir. Eskiler boşuna "latife latif gerek" dememişlerdir. Yani şaka; ince, zarif, kırıp dökmeden, muhatabını ezmeden ve ruhunu zedelemeden yapılmalıdır. Ne var ki zekanın tükendiği, zarafetin yerini kör bir hırsa bıraktığı noktada, Herostratus Sendromu devreye girer. Antik Çağ’da adını tarihe yazdırmak için dünyanın yedi harikasından biri olan Artemis Tapınağı’nı yakan adam, bunu sırf "tarihe geçip konuşulmak" için yaptığını itiraf etmişti. Eskiler, liyakatle yükselemeyenlerin dikkat çekme çabasına "galebe-i rezil" yani "aşağı bir üstünlük" derlerdi. Bu yolla elde edilen sabun köpüğü şöhretlere ise "şöhret-i kâzibe" yani "yalancı ve sahte şöhret" adı verilirdi. Ortak hafızamızın "cami duvarına işemek" deyimiyle en çarpıcı şekilde özetlediği bu hal; sırf dikkat çekme adına haddi zorlama aymazlığıdır. Maalesef bu yöntemi, her çağda tercih edenler oluyor. Hayata, insani ilişkilere, modern çağın çıkmazlarına dair mizah üretecek binlerce alan tükendi mi ki, geriye mukaddesatla alay etmek kaldı? Milletin inanç değerlerini bir "etkileşim malzemesi" haline getirmek sanatsal bir özgürlük değil, şöhret arsızlığıdır. Nihayetinde, Müslüman mahallesine salyangoz tezgahı kurmanın toplumsal bünyede haklı bir reaksiyon üreteceği aşikar.
Üstelik bu seçici seküler tahammülsüzlük sadece sahnelerle de sınırlı kalmıyor. Kucaklaşma söylemleriyle çıkılan yollarda çarşaflı bir kadının seçim otobüsünden apar topar indirilmesinde ya da özgürlükçülük iddiasıyla sahil kıyısında dinlenen başörtülü hanımlara "buralara gelmeyin" diye saldıran sözde modernist muhitlerin katı ve dışlayıcı tutumunda da kendini ele veriyor. Üstad Necip Fazıl’ın bir dönemin inanan insanları için kurduğu "Öz yurdunda garipsin, öz vatanında parya!" cümlesinin o buruk ağırlığını bugün hâlâ bu topraklarda yaşayanlara hissettirme gayreti beyhudedir.
Büyük Arif Niyazi Mısri’nin asırlar öncesinden bu hali özetler gibi:
Her arife bir söz yeter, her kamile bir göz yeter,
Kutsalı hafife alanın, akıbeti pek tez biter.
Mizah kılıfı giydirip, dokunma dinin aslına,
Duvarı yıkan her gafil, döner bakar kendi yasına.
"Latifeyi latif olmaktan" çıkarıp birer hakaret silahına dönüştüren ve "şöhret-i kâzibe" peşinde koşan bu figürler, gönüllerde kök salamadıkları için sabun köpüğü misali bir süre sonra silinip unutulacaklar. Günün sonunda, popüler kültürün bu sığ dalgaları elbet durulacak; fakat bu toprakların mayasını yoğuran mukaddesatımız ebediyen baki kalacaktır.