Kâbe ve Kubbe
Kâbe ve Kubbe
REFİK TUZCUOĞLU
Hac mevsimi geldi… Yüreklerde o kadim heyecan, Hac yollarında o mukaddes telaş yeniden başladı. Bugün uçakla saatler içinde aşılan mesafeler, bir zamanlar aylar süren, her adımı zikirle, hasretle atılan kutlu yürüyüşlerin güzergâhıydı.
Osmanlı döneminde bu heyecanın ve teslimiyetin kalbi Üsküdar’da atardı. Üsküdar’dan dualarla, gözyaşlarıyla uğurlanan Sürre Alayları, sadece Haremeyn’e gönderilen maddi yardımları değil, koca bir medeniyetin kalbini taşırdı. Bu kutlu kervanın en nadide emanetlerinden biri de Kahire’de dokunan Kâbe örtüsüydü. Osmanlı idaresindeki Mısır’da, usta ellerde aylar süren bir emekle, dualar ve salavatlar eşliğinde dokunan o altın sırmalı siyah örtü (Sitâre-i Şerif), Sürre Alaylarının riyasetinde çölleri aşar ve Mekke’ye vasıl olurdu. Sitare-i Şerif’in Kâbe ile kucaklaşması, aslında maddenin en asil haliyle mana âlemine teslim olmasıydı.
İşte hacıların o uzun ve meşakkatli yolculuğun sonunda varıp yüz sürdükleri Kâbe, bu teslimiyetin yeryüzündeki en somut, en ihtişamlı mimari tezahürüdür. Medeniyetlerin taşa, toprağa ve ahşaba fısıldadığı sırlar vardır. İslam medeniyetinin sırrı, kâinatı bir bütün olarak okuma gayretinde, yani "Tevhid" inancında gizlidir. Bu inanç, insanın yeryüzündeki var olma gayesini de şekillendirir. Bu yürüyüşün mimarideki en ihtişamlı özeti, Kâbe'nin köşeli duruşundan, kubbenin sonsuz döngüsüne uzanan o muazzam geçiştir.
İslam mimarisinin kalbinde yer alan Kâbe, yeryüzünün, sabitliğin ve dört yönün temsilidir. İslam düşünce geleneğinde, özellikle Muhyiddin İbnü'l-Arabî gibi mutasavvıfların varlık okumalarında Kâbe'nin dört köşesi (erkân-ı erbaa), sadece fiziksel bir yönü değil; tabiattaki dört unsuru (toprak, su, hava, ateş) ve melekût âlemini temsil eder. Bu dört cihet, aynı zamanda insan-ı kâmilin hikmet, adalet, iffet ve şecaat gibi dört temel vasfına izafe edilir. Madde âlemi yönler, boyutlar ve sınırlarla kaimdir. Bu yüzden Kâbe'nin o sade, köşeli ve kübik formu, maddenin ve yeryüzünün durağanlığını, insanın yeryüzündeki sınırlarını simgeler.
Ancak İslam medeniyetinin mimarları, mabedi inşa ederken bakışlarını sadece yeryüzüne kilitlemez; insanın ruhsal yükselişini mekâna yansıtmak ister. Bir camiin yeryüzünü temsil eden kare/kübik bir ana gövdesinin üzerine, gökyüzünü ve Yaradan'ın birliğini (Vahdet) temsil eden yuvarlak kubbenin oturtulması tesadüfi bir tercih değildir. Müslüman mütefekkirler; kare ve küp şekli yeryüzünün, daire ve küre ise göklerin ve ruhun sembolüdür şeklinde değerlendirmişlerdir. İslam sanatında küpten kubbeye geçiş; bedenden ruha, "kesret"ten (çokluktan) "vahdet"e (birliğe) geçişin kozmolojik bir sembolüdür. Kare gövdeden yuvarlak kubbeye geçerken köşelere yerleştirilen mukarnaslar (petek örgüler) insan ruhunun o ilahi ve sınırsız birliğe ulaşırken tırmandığı manevi basamaklardır.
Bu ilahi kurguyu taçlandıran en önemli unsur ise, mekâna ahenk katan sonsuza açılımlı geometrik desenlerdir. Biz bu geometrik ahengi ahşap bir kapıda, taş bir minberde veya çinilerle bezenmiş bir mihrapta görürüz. İslam mimarisinde geometri, asla kuru bir matematiksel hesaplama değildir; kâinattaki ilahi nizamın estetik bir tefsiridir. Bunun en güzel örneği, ecdadın ahşap kapılardan çini panolara kadar her yere nakşettiği Sekiz Köşeli Selçuklu Yıldızı'dır. İki karenin (dünyevi ve maddi olanın) birbiri üzerine çapraz şekilde oturtulmasıyla elde edilen bu yıldız, Cennet'in sekiz kapısını simgeler. Sekiz köşe; merhamet, şefkat, sabır, doğruluk, sır tutmak, sadakat, cömertlik ve şükür erdemlerini temsil eder. Ecdat, taşa ve ahşaba bu yıldızları işlerken aslında "Cennete giden yol, bu erdemleri kuşanmaktan geçer" mesajını iletmiştir. Bu yıldızlar, kendi etrafında sonsuz bir döngüyle birbirine bağlanarak, tıpkı Kâbe'nin etrafında tavaf eden Sürre kervanının hacıları gibi duvarda sessiz bir zikre dururlar.
Bir de bu kozmik mimarinin ruhunu aydınlatan renklerin dilini okumalıyız... İslam sanatında renk, maddenin değil, doğrudan doğruya ışığın, yani "Nur"un yansımasıdır. Bunun en asil temsilcisi şüphesiz Firuze (Turkuaz) ve mavinin derin tonlarıdır. Semerkant'ta, Buhara'da ve Anadolu'nun bağrında yükselen çinili minarelere, o devasa turkuaz kubbelere baktığınızda, gökyüzünün yeryüzüne indiğini hissedersiniz. Firuze, sonsuzluğun ve ilahi rahmetin rengidir. Taşın dünyevi kütlesi, firuze çinilerle kaplandığında adeta yerçekiminden kurtulur ve gökyüzüyle kucaklaşır. Mimarimizde yeşil, Mescid-i Nebevî'nin "Kubbe-i Hadra"sından süzülen manevi esintiyle yeniden dirilişin; beyaz ise saflığın ve teslimiyetin duru halidir.
Bugün maalesef "renk körü" ve "geometri yoksulu" bir çağda yaşıyoruz. İnsanı küçülten, topraktan ve gökyüzünden koparan, hiçbir aşkın (müteâl) mesajı olmayan gri beton yığınları arasında ruhumuz daralıyor. Çünkü bizler; Üsküdar'dan yola çıkan o kutlu kervanların heyecanını, Kâbe'den kubbeye uzanan ontolojik yürüyüşü, cenneti müjdeleyen Selçuklu yıldızlarının ahlakını ve sonsuzluğu fısıldayan firuzenin o sessiz zikrini kaybettik.
Şehirlerimizi yeniden yaşanabilir kılmak, sadece yeni imar planları yapmakla değil; taşı, rengi ve geometriyi Yaradan'ın bir ayeti olarak okuyabilen o ince irfanı yeniden hatırlamakla mümkün olacaktır. Bu sebeple, özellikle yerel yöneticilerimizin ufuklarını şehre ruh veren kadim medeniyet tasavvurumuzla yeniden derin bir bağ kurmaya yöneltmeleri tarihi bir zarurettir.
Bugün, o kadim Sürre Alaylarının izinden giderek yollara düşen, kainatın kalbinde, o simsiyah sitârenin gölgesinde secdeye varan tüm hacılarımıza selam olsun...