• İSTANBUL
  • İMSAK
    00:00
    GÜNEŞ
    00:00
    ÖĞLE
    00:00
    İKİNDİ
    00:00
    AKŞAM
    00:00
    YATSI
    00:00
  • 0.0
  • 0.0
  • 0.0
Rasim Bolbol
Rasim Bolbol
TÜM YAZILARI
02 Ağustos 2020

Dilipak’a, AK Parti’den dava…

Pınar Gültekin’in alçakça katledilmesinin hemen ardından kadın cinayetleriyle İstanbul Sözleşmesi arasında paralellik kurulması, bizi hakikaten fazlasıyla endişeye sevk etti. 

Evet, mahut cinayet öne sürülüp “İstanbul Sözleşmesi’nin iptal edilmesi halinde, kadına şiddet daha da artacaktır. Bu yüzden Türkiye İstanbul Sözleşmesi’ni askıya almamalıdır” denilmesi gerçekten akıl alır gibi değil.  

Rakamlar ortada. İstanbul Sözleşmesi hayata geçtiğinden bu yana kadına yönelik cinayet ve şiddet olaylarında azalma değil, bilakis artış yaşanmış. 

O halde dert ne? 

Dert, belli ki “kadın cinayetlerini önleme” gibi kimsenin karşı çıkmayacağı bir kılıf altında, aile kurumunu hedef tahtasına oturtmak. İstanbul Sözleşmesi ile eşcinsel ilişki biçimlerini Türkiye’de de yaygınlaştırmaya ve meşrulaştırmaya çalışmak.

Çok sinsi bir oyunla karşı karşıyayız. Asıl üzücü olan ise, kendisini “mukaddesatçı-muhafazakâr” diye tanımlayan AK Parti iktidarının en baştan beri bu oyuna alet olması. 

Aslında fazla söze gerek yok. Abdurrahman Dilipak’a İstanbul Sözleşmesi ile ilgili bağlamından kopartılan bir uyarısı sebebi ile AK Parti tarafından dava açılacağının açıklanması tuzun koktuğunu gösteriyor zaten. 

Oysa Dilipak benzer ikazları hükümet Yeni Ekonomi Programı için ABD’li McKinsey danışmanlık şirketi ile anlaştığında da yapmıştı. O dönemde kimsenin sesi-soluğu çıkmazken, Dilipak tepkisini ortaya koyup “McKinsey’in FETÖ’den farkı yoktur. ENRON’a danışmanlık yapan bir kirli şirketi Türkiye’ye sokamazsınız” deme yürekliliğini göstermişti.

Hatırlayın, ne olmuştu o işin sonunda? 

Ne olacak canım. Cumhurbaşkanı Erdoğan “Tüm arkadaşlarımıza söyledim. ‘Bunlardan fikri danışmanlık bile almayacaksınız’ dedim. Gerek yok, biz bize yeteriz” demiş ve böylece McKinsey’le olan anlaşma çöp sepetine atılmıştı.

Peki neden aynı şeyi İstanbul Sözleşmesi için de yapmıyoruz? İlgili ve yetkililer, İstanbul Sözleşmesi’nin asıl amacının kadına yönelik şiddet/cinayeti önleme olmadığını yazıp söyleyen Dilipak gibi dava adamlarına kulak vermek yerine niçin dava açmayı tercih ediyor? Bakın, Polonya Avrupa’ya rest çekip İstanbul Sözleşmesi’nden çıktı. Bizim de Polonya kadar cesur davranıp çeşitli kılıflarla şirin gösterilmeye çalışılan bu sözleşmeden bir an önce imzamızı çekmemiz lazım. 

Aksi bizim için tam bir felaket olur.

SOSYAL MEDYA DÜZENLEMESİ TAM İSABET

Adeta kanayan bir yara haline gelen sosyal medya terörüne son verecek olan düzenleme, Meclis’te kabul edilerek yasalaştı nihayet. Nihayet diyoruz, zira uzun zamandan beri hasretle bekliyorduk bu düzenlemeyi.

ABD Kongresi’ne çağrılıp paşa paşa ifade veren sosyal medya devlerinin Türkiye’de kafalarına göre takılması, ne yalan söyleyelim, ağırımıza gidiyordu. İşte mezkur düzenlemeyle birlikte, en başta bu dokunulmazlığın önüne geçilmiş oldu. 

Evet, bundan böyle internet kullanıcılarının kişisel başvurularında veya kamu kurumlarının bildirimlerinde bir zorlukla karşılaşıldığında, sosyal ağ sağlayıcılara “Gel bakalım” denilebilecek. Bunlar kanunlarımıza uymazlarsa, anında idari para cezası kesilebilecek.

Siz bakmayın muhalefet partilerinin ve bir kısım “istemezükçülerin” “İnternete sansür geliyor” hezeyanlarına.

Baştan aşağı palavra söyledikleri.

Neymiş, iktidar muhalifleri susturmak için mekanizma kuruyormuş. 

İyi de birader, sizin bahsettiğiniz bu “mekanizma” hemen hemen bütün ülkelerde var. 

Örneğin Avrupa Birliği “sorunlu” olarak tarif ettiği içeriklerin kaldırılmasını, kullanıcıların hesaplarının dondurulmasını veya iptal edilmesini sosyal ağlardan isteyebiliyor. 

Bu sansür mü oluyor şimdi? AB, bu yaptırımlarla muhalifleri susturmak mı istiyor yani?

Bırakın bu işleri. 

Adamlar sosyal medya kullanıcılarını yayınladıkları içeriklerden sorumlu tutuyor. Şiddeti öven, yalan haber yayan, insanları kışkırtan hesaplar olursa da takır takır kapattırıyor. 

Peki, bizim de bunları yapacak olmamız niçin bazılarının zoruna gidiyor?

Avrupa’da sosyal medya düzenlemelerini ihlal eden kişilere 5 milyon euroya kadar, şirketlere ise 55 milyon euro para cezası öngörülürken Türkiye’de de bu konuda birtakım yaptırımlar uygulanması için harekete geçilmesi neden birilerini rahatsız ediyor?

Kim ne derse desin, atılan adımların sansürle uzaktan yakından alakası yok. Yapılan, sahte hesapların ardına gizlenip “klavye delikanlılığı”na soyunanlara önlem almaktan ibaret. 

Şurası çok iyi bilinmeli ki, bu düzenleme, hak kaybına uğratan değil, bilakis vatandaşların hakkını koruyan bir düzenleme. 

“İnternet terörü” inşallah bu düzenlemeyle birlikte sona erecek. 

Azgın azınlığın kara propagandalarına kulak asmayın siz.

 

Haberle ilgili yorum yapmak için tıklayın.

Yorumlar

Veysel

Reis bu işi uzattıkça iş çetrefilleşiyor.Herkes rengini belli etti reis yeter artık..
  • Yanıtla

Şaban Abacı

Sayın Abdurrahman Dilipak'a destek veriyorum ve sözlerinin arkasındayım. Ak Partinin kendisine artık bir çekidüzen vermesi gerekiyor. İş işten geçiyor.
  • Yanıtla

WhatsApp İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23

Bip İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23

Bip İhbar Hattı